Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ferit Edgü’nün Doğu Öyküleri: 'Kim ki bu dağları görür, iflah olmaz'

"Dokuz ayın ardından ayrılma vakti geldiğinde, gelen ile dönen artık aynı kişi değildir. Genç adam, kendi ifadesiyle “ikinci doğumu”nu Hakkâri’de, bu köyde yaşamıştır."

Emre Falay

Yayın Tarihi: 18.08.2024 , 11:10 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Anadolu gerçekliğinden uzak genç bir aydın, 1964 yılında askerliğini Hakkâri’nin Pirkanis köyünde öğretmen olarak yapar. On üç haneli, yüz on dört nüfuslu, geceleri kurtların indiği, pek az yolcunun uğradığı bu köyde dokuz ay geçirir. Köyde geçirdiği zaman kısa sürede onun için bir serüven olmaktan çıkıp yeni bir yaşama dönüşür. Dokuz ayın ardından ayrılma vakti geldiğinde, gelen ile dönen artık aynı kişi değildir. Genç adam, kendi ifadesiyle “ikinci doğumu”nu Hakkâri’de, bu köyde yaşamıştır.

Hakkâri ve Pirkanis onu bırakmaz.

“Sonra, dağ ilen, taş ilen konuşuruz, diyor
İkinci Ses. Otlan, kuşlan konuşuruz. Sonra
artık buraları yaşar, yaşamaya başlar; buraları
anlar, anlamaya başlar; buraları dile getiririz.
Otlu peynirlerini yer, türkülerini, acılarını, acılı
türkülerini taşırız.
Taşırız, diyor Birinci Ses (hemen hemen
coşkuyla). Sözcüklerle. Hem bizim olan. Hem
olmayan. Sözcüklerimizle. Sözcüklerimizle, evet,
diyor İkinci Ses.”

Dokuz ay boyunca parçalı biçimde aldığı notları, yazdıklarını yıllar sonra “bir monolog’un, diyaloga dönüştürülmesi” çabası ve “anmak, ansımak, sormak, karşılık aramak ve özellikle yaşamı sürdürebilmek” gayesiyle 1976’da kitaplaştırır. Kitabın adı “Kimse”dir.

Hakkâri ve Pirkanis onu bırakmaz.

“Yattığın yerden kalkıp eline kalemi alıp yaşamadan ölenleri yaz.
Hadi, madem uyku tutmuyor, yak gaz lambanı, bu kez var gazı, sana geceler boyu yetecek kadar var gazı.
Hadi, çak kibritini, yazmak için
titrek ışığında lambanın
yazmak için
yaşamadan ölenleri
ölmekte olanları.
Hadi kalk.”

İkinci doğumunu ve bu doğumun coğrafyasına, insanlarına sevgisini anlatacağı bir yazmanın çabasına girişir yeniden. Bu çabadan 1977’de yeni bir yaratı, “O” ya da 1982’de sinemaya uyarlandıktan sonraki adıyla “Hakkâri’de Bir Mevsim” okurları ile buluşur.

Hakkâri ve Pirkanis onu bırakmaz.

“Kalktım. İçtiğim çayların parasını ödemek istediğimde, kahveci, bir kış boyu bu dağ başında yaşamış bir öğretmenden para almayacağını söyledi.
– Sen konuğumuzdun Hocam, dedi.
Doğruydu. Bir konuktum burada. Uzun bir kış mevsimi boyunca onların aralarında yaşamış, şimdi de günüm gelmiş, dönüyordum.
Bir daha görüşemeyeceğim bu adama teşekkür edip ayrılırken, o,
– Hiç merak etme Hocam, dedi. Sen gene gelirsin. Bu dağlar önünde sonunda insanı kendine çeker.”

“O / Hakkâri’de Bir Mevsim”in ardından neredeyse yirmi yıl geçer. Otuz yıl önce yeniden doğan o genç aydın, Ferit Edgü, 1995 yılında, katledilen dostu Onat Kutlar’ın anısına ithaf ettiği “Doğu Öyküleri” ile yeniden okurunun karşısındadır.

Dört öykü ve on yedi minimal öyküden oluşan kitabın girişinde şöyle yazar Edgü:

“Yıllar sonra, bu eski defterleri karıştırırken görüyorum ki orda, dillerinden anlamadığım o insanlarla anlaşmışız.
Bu ortak dilin ne olduğunu bilmiyorum.
Bilmek de istemiyorum.
Bu ortak dil onları değiştirmedi, ama beni değiştirdi kuşkusuz.
Her geçen gün, o dağ başındaki köydeki ortak yaşamımızın bende bıraktığı derin izleri görüyorum; yaşıoyorum.
Yıllardır karalayageldiğim bu sözcükler de, bu izlerin bencileyin yaralı sözcükleri.”

Yaşam ve ölüm, her ikisine duyulan kayıtsızlık, öldürmek,  düş ve gerçek, yalnızlık, çaresizlik, korkular, yabancılık, anlama çabası, dil, anlamak ve anlatmak için yaşanan dönüşüm… Her biri Doğu Öyküleri’nin konusu, olgusudur. Her biri kahramanlarının dünyasında nasılsa, nasıl bir yaşam ve düşünme pratiğinin -ya da anlatıcı açısından- anlama uğraşının sonucu ise, öyle girer okurun dünyasına, öyle anlatılır. Kimi zaman tüm gerçekliği ile yalın, çırılçıplak, kimi zaman gerçeküstü bir anlatı evreninin parçası kılınarak, kimi zaman ikisinin iç içe geçtiği büyülü bir gerçeklik içinde…Kimi zaman yazgısına boyun eğenlerin suskunluğu, kimi zaman isyan edenlerin direnciyle…

Kitabın ilk öyküsü “Mirza”dır.

Ölenlerin ve kadınların anılmadığı dünyasında artık ihtiyarlayan Muhtar, taştan, iki katlı büyük bir ev yaptırmanın hayalini kurmaktadır. Bir gün oğlu Yakup’tan Mardin’den güzelliğini işittiği Mardin evlerinden birini yapacak bir usta getirmesini ister. Taş ustası Mirza, Yakup’un teklifini kabul eder ve Muhtar’ın köyüne gelir. Mirza taştan olmasa da kerpiçten yapılabilecek büyük bir ev için bütün yapılması gerekenleri anlatır, bir plan çizer, evin yapılması gereken yeri gösterir. Ayrılırken civarda varlığını duyduğu bir dolambacı (labirent) görmek istediğini söyler. Köylüler iki Süryani köyü arasında bir çukur yerde kalan, hakkında türlü efsanenin üretildiği, kimsenin girmediği, girenin de çıkamayacağını düşündükleri, in cin olmayan bu yapıya gitmenin anlamsızlığını düşünedursun, Mirza’nı yegâne isteği dolambaca gitmektir:

“Buraya çok uzak mı?”
Evet, çok uzaktı.
Atla da gidilemez miydi?
Gidilebilirdi. Atla her yere gidilebilirdi.
Kaf Dağına bile.
Ama gidip de ne yapacaktı ki?
“Merak” dedi Mardinli.

Mirza emekleri karşılığında bir koyun alır, atları eyerleyip Yakup ile dolambaca doğru yola çıkarlar. Vardıklarında Mirza Yakup’a köyüne geri dönmesini söyler:

Sen ne yapacaksın?” dedi Mardinliye.
 Mardinlinin gözlerinde dalgın bir gülümseme,
“Göreceğim” dedi, bir kez daha.
“İçine girecek misin?” dedi Yakup.
“Bunun için geldim buraya” dedi Mardinli.
“Ya çıkamazsan?” dedi Yakup.
“Deneyeceğim” dedi Mardinli.
Denemek. Bu sözcüğü de hiç duymamıştı o güne değin Yakup.
Sanki kendi dilinde bir sözcük değildi. Belki de değildi.
“Yolun açık olsun” dedi Yakup.
“Senin de çocuk” dedi Mardinli.

Mirza dolambaca girerken, onun daha çocukken burada bulunduğunu, yok olan Süryani köylerinden birinde yaşadığını, dolambaca çocukken girdiğini ve çıkmayı başardığını, yıllar sonra, o çocukluk anısının bir düş mü yoksa gerçek mi olduğunu hatırlamak için yeniden geri döndüğünü anlarız.

Ressam Saim Özeren'in Hakkari Sümbül Dağı tablosu, 1943.

“İbramın Oğlu İbramın Öyküsü”nde Halit ve onunla ava çıkan anlatıcı (öğretmen), Halit’in hapishane arkadaşı İbram’ın köyüne yaklaşırlar. Halit köye inemeyeceklerini, nedenini başka bir zaman anlatabileceğini söyler. Aradan günler geçer. Halit’in anlatma arzusu onu yiyip bitirirken öğretmen konuyu tekrar açmaz.

Hocam, ne meraksız adamsın, radyodan, dünyanın haberlerini dinliyorsun anlayıp anlamadığım dillerden de, burda, yanı başındaki insanları merak edip sormuyorsun.”
“Haklısın Halit, dedim. Biz kentliler böyleyizdir.”

İbram’ın hikâyesinde ölümün ve öldürmenin varlığını sezen, neredeyse bilen öğretmen, bir yandan bu gerçeklikten kaçmaya çalışmakta, diğer yandan kendini içinde duyumsadığı tüm yabancılığına karşın bu gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu da bilmektedir. Ve kitabın başında yazarının dediği gibi, köyde yaşayanların yalnızlığı ile anlatıcının yalnızlığı aynı değildir.

Birini öldürmemiş miydi?” dedim.
“Evet” dedi.
“Siz ne biçim insanlarsınız, dedim, birbirinizi öldürmeden yaşayamıyor musunuz?”
Güldü.
“Bunun için mi, kimi zaman bizden uzak duruyor, ne soru soruyor, ne cevap veriyor, ne de dünya ahvalini anlatıyorsun bizlere?"
“Bilmiyorum” dedim.
“Ben de öyle, dedi, senin gibi… Sen burda bu odanın içinde uzaklara gidiyorsun, bense bunu yapamadığım için alıp başımı buralardan gidiyorum. Dağlarda, kendi kendimle konuşuyorum.”

İbram’ın babası İbram, komşusu Abdülhayın’ın oğlu Memo ile otlak sınırı yüzünden kavga eder. Memo’yu öldürür. Cinayeti oğul İbram üstlenir.

“(...) Arazi dediğim ekilip biçilmeyen bir otlak. İkisini toplasan elli dönüm etmez. De ki yüz dönüm eder. Bu da on koyun beslemez. Ama bizim burda inat vardır. Düşmanlık vardır. Herkes birbirine düşmandır. Arazi kavgası ekmek kavgası değil, içine sıçtığım hayınlık, düşmanlık  kavgasıdır. (...)”

Karısının ve babasının ilk zamanlarda sık olan hapishane ziyaretleri bir süre sonra kesilir. Bir gün Memo’nun babası Abdülhayın İbram’ı ziyarete gelir. Ona, babası İbram’ın karısını kadını bilip ondan çocuk yaptığını söyler. Babasını ve karısını iyi tanıyan oğul İbram, Abdülhayın’ın sözlerinin doğru olduğunu bilir. Hapisten çıkmasına daha on yıllar varken bir gün tahliye olan bir arkadaşı İbram’a babasının İbram’ın eski karısı ve çocukları ile birlikte köyden kaçtığını haber verir. Hikâyenin sonunda Halit’in hapisten çıktıktan sonra baba İbram’ı öldürdüğünü anlarız.

“İnsan Kokusu”nda öğretmen için artık dönüş vakti gelmiştir. Uzun kışın ardından şiddetli sağanak yağmurun dinmesini beklemektedir kahvede. Yağmur diner. Öğretmen yola çıkar. Yazar Hakkâri’ye, Sümbül Dağı’na, Zap Suyu’na, Hakkâri’nin insanlarına selam durur adeta.

“Yağmur, dinmek için, sanki bu konuşmayı bekliyordu.
İlkin yavaşladı, sonra bıçakla kesilmiş gibi birden diniverdi.
Sümbül Dağı, Nuh peygamberden bu yana ilk kez yıkanmış gibi karşımdaydı.
Bembeyaz doruğu üzerinde güneye doğru, bir anda, sanki tüm dağları, tüm yöreyi saran bir ebemkuşağı belirmişti.”

Öykü boyunca Çehov’un “Bozkır” öyküsü de öğretmenin okumasına paralel olarak yolculuğa eşlik eder. Otobüs Gezne Jandarma Karakolu önünde durur, iki jandarma şoförle konuşur ve otobüse bir kadın biner. Öğretmen, kadının varlığıyla birlikte, kentten ayrılmadan önce duyduğu fakat tanımlayamadığı bir kokuyu yeniden duyar. Kendi iç sesi ile konuşması başlar:

“Sen değiştin diyordum kendime. Bu dağlar değiştirdi seni.”
“Yalnız bu dağlar değil, diyordum, insanlar da.”
“Evet, diyordum, ama yalnız insanlar da değil, kurtlar da, köpekler de.”
“Hiç kuşkusuz, diyordum, bunlarla birlikte uzun, karanlık geceler de.”
“O uzun konuşmalarımız da” diyordum.
(...)
“Biliyorsun, pek bir şey yazmadık” diyordum.
“Ya mektuplar? diyordum. Ya o dilekçeler?”
“Onlar sayılmaz, diyordum. Hem bunları niçin hatırlıyorsun?”
“Onun için” diyordum.

Kocası tarafından “boş ol” denerek boşanan ve Muş’a, köyüne dönen kadında koca bir kış, yaşadığı köy, sıcak yufka ekmek ve yanında otlu peynir, kurtlar, köpekler, ölen çocuklar, öğrenciler, köyün insanları, insan kokusu simgeleşir ve öğretmen ile birlikte taşınır. O, yaşadıklarının, öğrendiklerinin toplamıyla, dokunduğu insanlarla, yaptığı ve yapamadığı her şeyle değişmiştir. Yeni hayat buradan ve “onun için”, onlar için, anlatıcının kendisi için de yeniden kurulacaktır. Söz, sözcükler, hikâye bunun için vardır. Öykü, Çehov’un “Bozkır” öyküsünün sorusu ile sonlanır: “Bu hayat nasıl bir hayat olacak acaba?”

“Mutluluk” öyküsünde bir dağ köyünde iskân sorumlusu olarak görevlendirilen ve çoğu çökmek üzere olan mağaralarda yaşayan köylülere yeni konutlar yapmayı hedefleyen anlatıcı, köylülerin bu tasarıyı benimsemediğini görür.

Aralarından biri, en ihtiyarları, “Bize yeni konutlar yaparsanız, atalarımızın yaşadığı bu mağaralar ne olacak?” diye sordu.
“Onlar nasıl olsa yıkılacak” dedim.
“Peki, öyleyse niçin onları onarmıyorsunuz?” diye sordu ihtiyar.

Anlatıcı, altı yıl boyunca köylülerle birlikte çalışarak ve bu arada bağlı bulunduğu Bakanlığa düzmece raporlar yazarak konutları inşa etmek yerine mağaraların onarımını gerçekleştirir. Tüm mağaraların onarımı bittikten sonra ise bir daha ailesinin yanına dönmez. Geçmişi ile ilişkisini keser. Kendisine bu dağ köyünde yeni bir hayat kurar. O da köylüler gibi bir mağaraya yerleşir. Zaman zaman yaşadığı mağaradaki duvar resimlerine bakarak insanla, insanlıkla kurduğu bağı düşünerek mutlu olur.

Kitabın ikinci bölümü “Minimal Doğu Öyküleri” adını taşır. Ahmet Oktay, bu öyküler için “duyguyla düşüncenin kaynaştığı meseller” tanımlamasını kullanmış. Yabancılık, unutmak, göç, ölüm, yaşam, Tanrı, töre, arayış, varlık üzerine düşünceler Doğu insanının yaşamından fotoğraflarla anların üzerinde toplanıp anlatının en rafine hali ile karşısına çıkar okurun.


YIKILMIŞ

Yıkılmış köy. Öldürülmüş insanlar, atlar, köpekler.
– Bunlar Tanrı’dan korkmaz mı? diye bağırdım.
Bekledim.
Sesimin yankısı yok.
– Burası ne biçim bir yer Tanrım! diye ekledim.
– Tanrı’nın bu dağ başında işi ne? diye yanıtladı yanımdaki adını bilmediğim köylü. Biz burda işimizi kendi aramızda görüyoruz.
Sustuk.

Sonra uzaktan bir köpek havladı.


BU

– Bu ne bu?
– Kar.
– Böyle kar hiç görmemiştim.
– Burda daha neler göreceksin.
– Neymiş göreceklerim?
– Kurt, köpek.
– Başka?
– Ayı,tilki.
– Başka?
– İşin rast giderse, bir insanoğlu.
– Bu karda mı?
– Bu karda, eğer yolunu bulabilirsen. Ya da o, yolunu yitirmişse. Artık bahtına…


NE

– Tanrı’nın olmadığı bu dağ başında sen ne arıyorsun? diye sordu tanıdık bir ses.
Hiçbir şey aramıyordum.
Orda, dağ başında, o dağ başında yaşayan ve ölen insanların arasındaydım, hepsi bu.
Böyle dedim.
Bana,
– Onlardan biriymiş gibi konuşma, dedi. Sen, kendin niçin ordasın?
– Bilmiyorum, dedim. Belki, sizlerden değil, artık onlardan biri olduğum için.


Neredeyse tamamı diyaloglardan oluşan metinlerde yazmak eylemi bilgece bir tavırla yazanın, anlatanın kendi kendisini baştan inşa ettiği bir kavrayışa, söz ise bir tavra dönüşür. Yazar, anlatıcı, yaşadıklarından ve yazdıklarından sonra aynı kişi değildir artık. Ferit Edgü dilin olanaklarını bunu aktarmak için genişletir, alabildiğine kullanır. Söz artık okura aittir. O, hâlâ eski okur olarak kalabilir mi?..

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.