Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Eski Türkiye'den bir bakanın söyleşisi üzerine

Eski Vali ve Bakan Akın Gönen’in kendi zamanlarını öven söyleşisini okuyunca bunları anımsadım. Yenisinden kurtulmak adına eski Türkiye’nin 'liyakatlılarını' unutmadığımızın bilinmesini isterim.

Necati Yentürk*

Yayın Tarihi: 21.04.2023 , 11:04 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

*Necati Yentürk, Eğitim-İş (İlk) ve Eğitim Sen Kurucu Merkez Yönetim Kurulu Üyesi'dir
 

17 Nisan 2023 tarihli Sözcü Gazetesi’nde Devlet Eski Bakanı ve öncesinde Çankırı Valisi olan Akın Gönen’le yapılmış bir söyleşi okudum. Gazeteci Saygı Öztürk’ün yaptığı bu söyleşi de eski bakan, “Eski Türkiye’de mülakat değil liyakat vardı” diyor. Bunu okuyunca, Akın Gönen’in Çankırı Valisi olduğu ve benim de Çankırı’nın Ilgaz İlçesi’nin Balcı Köyü’nde öğretmenlik yaptığım yıllardaki bir anımı hatırladım.

Yıl 1983 ve Bursa’da öğretmenlik yaparken tutuklanıp bir yıl kadar “misafir” edildiğim Gölcük Askeri Cezaevi’nden çıktıktan sonra eski görev yerime döndürülmeyip Çankırı’ya sürüldüm. Köyde elektrik olmadığı gibi oturup sohbet edilecek kahvehane türü bir yer de yoktu. Akşamları hali vakti iyi olan kişilerden birinin evine konuk olunup çay içilir ve sohbet edilirdi.          

Yıl 1983 ve aylardan şubat… Böyle bir akşam muhtar Arif’in evinde çayımızı içip sohbetimizi yaparken bir taraftan da radyodan akşam haberlerini dinliyoruz. Konuşan dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam. Diyor ki “biz geldikten sonra Türkiye’de okulsuz köy, öğretmensiz okul kalmadı”. Bunu duyan muhtar, “yalancının…” diye başlayan bir küfür salladı ortaya. Bu tepki benim de hoşuma gitti.  Zira bu köyde okul yoktu. On altı yıl önce köye bir mühür bir müdür gönderilmiş ama okul yapılmamıştı. O günden beri birazdan tarif edeceğim, altı ahır olan derme çatma bir yerde ders yapılıyordu.

Muhtarın bu tepkisinden sonra ona dönüp dedim ki; “muhtar istersen bizim köyde okul olmadığını Kenan Evren’e bir mektupla bildirelim, belki okul yaparlar.” Muhtar önerimi kabul etti. Tabi muhtar adına da olsa mektup yazma görevi bana aitti. Sonra oturup okulun halihazırdaki durumunu Muhterem Paşam diye başlayan bir mektupla o zamanki tek adama ilettik. Mektup şöyleydi:

“Falanca gün radyoda haberleri dinlerken Milli Eğitim Bakanımızın, “biz geldikten sonra Türkiye’de okulsuz köy, öğretmensiz okul kalmadı” dediğini duydum. Oysa bizim köyde on altı yıldır okul yok ve altı ahır üstü okul olan bir binada öğretmenimiz, katırların anırmalarından fırsat buldukça ders yapmaya çalışıyor.

Hepsi de ormandan getirildikten sonra, sadece dalları budanarak üst üste çivilenmiş ağaçlardan oluşan bu yapının ne zaman yapıldığını köyde bilen kimse yok. Yapı iki katlı ve zemin katı ahır olarak kullanılıyor. Doğal olarak da alt kattaki eşek ve katırların anırmaları nedeniyle, öğretmenimiz dersi kesmek zorunda kalıyor. Derslik olarak kullanılan odadan derme çatma tahtalarla ayrılmış olan bitişik oda ise köy konağı olarak kullanılmaktadır. Oradaki konuşmalar kelimesi kelimesine sınıfa da yansımaktadır.

Beş sınıfın da bir arada olduğu okuldaki sıra, masa sandalye ve diğer araçlar tarafımızdan yapılmıştır. Bazıları tek kişilik bazıları ise beş altı öğrencinin oturabileceği şekilde yapılmış sıraları ilk kez gören birisi, kesinlikle bu okulun başkente iki saat ötedeki bir ilimizin sınırları içinde olabileceğini düşünemez.

Duvarlarda sıva yoktur ve de duvar yerine kullanılan üst üste yığılmış çam ağaçları arasında bir parmaktan fazla aralık vardır. Bu durum nedeniyle sınıfı ısıtmak mümkün değildir. Birçok ana baba sırf bu nedenle, yani üşütüp hasta olacakları kaygısıyla soğuk günlerde çocuklarını okula göndermemektedirler.

Binanın duvarına tahtalarla iliştirilen tuvalet ise, sağlık konusunda ayrı bir tehlike kaynağıdır. İçinde suyu dahi olmayan bu sözde tuvaletten de ancak erkek öğrenciler yararlanabilmekte, kızlar ise ihtiyaçlarını alttaki ahırda gidermektedir. 

Şu an köyde okul çağında kırk yedi çocuk bulunuyor. Fakat sınıfın üç duvarına da seki yapmamıza rağmen bunların ancak yirmi birini okula alabiliyoruz. Geriye kalan yirmi altı çocuk ise ne yazık ki okuma olanağından yoksundur. Durum böyle giderse korkuyoruz ki gelecek yıl on dört on beş yaşındaki çocuklara da okuma-yazma kursu açmak zorunda kalacağız.

Muhterem Paşam, radyodan, gazetelerden öğrendiğimize göre devlet-millet iş birliği ile köylerde okullar yapılmaktadır. Köyümüz ilçenin en yoksul köyü olmasına rağmen köylümüz okul yapımı için elinden gelen özveriyi göstermeye hazırdır. Hatta aslen Bursalı olan ve eşi ve çocukları da Bursa’da bulunan öğretmenimiz bana, yaz tatilinde memleketine gitmeyip okul inşaatında köylüyle birlikte çalışacağını söylemiştir.”

Sonu “ellerinizden öper başarılar dilerim” cümlesiyle biten bu mektubun altında köy muhtarının adı soyadı imzası ve muhtarlık mührü bulunuyordu.

Bu mektubu bir zarf içine koyarak gönderen kısmına muhtarın adresini, alıcı kısmına da “Sayın Kenan Evren, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Çankaya /ANKARA” ibaresini yazıp muhtara verdim. Muhtar ilçeye ilk gidişinde mektubu postaya vermiş.

Aradan bir hafta on gün geçti geçmedi iki jandarma gelip muhtarı götürdü. Muhtar köye döndüğünde olup biteni bana da anlattı. Kendisini Çankırı Valisi Akın Gönen’in makamına götürmüşler. Odada, valinin dışında Çankırı Sıkıyönetim Komutanı ile Çankırı İl Milli Eğitim Müdürü de varmış.  Ona önce bu mektubu kimin yazdığını sormuşlar. O da doğal olarak benim ismimi vermiş. Sonra anlatılanların doğru olup olmadığını sormuşlar. Doğru olduğu yanıtını aldıktan sonra da köylünün okul yapımında bilfiil çalışacağına dair bir sözleşme imzalamışlar ve vali tarafından bana yönelik tehditkâr bir cümle ile göndermişler.

Bu olaydan on gün kadar sonra da okula bir ilköğretim müfettişi geldi. Oda benim gibi eski bir ilkokul öğretmeniydi haliyle. Okulu gezdi, dosyaları inceledi, öğrencilerle konuştu, yaptığım sahanda yumurtayı birlikte yedik ve uğurladım. Bir süre sonra da bana bu mektupla ilgili olarak bir savunma yazısı geldi. Savunmamda Anayasa’dan, Babayasa’dan ve öğretmenlere “muhtarlığın yazışmalarına yardımcı olmak gibi bir görev yükleyen Köy Kanunu’ndan falan söz ederek, mektubu benim yazdığımı ama bunun için suçlanamayacağımı söyledim. Tabi bunlar dinlenmedi ve bana Vali Akın Gönen imzalı bir idari ceza yazısı tebliğ edildi. Suçum yetkili yerleri gereksiz yere meşgul etmekmiş. Ne 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda ne de başka yasa ve yönetmeliklerde böyle bir suç tanımı yoktu ama olsundu. Madem gerçek durumu yukarılara iletmiştik, bu cezasız kalmamalıydı.

O yaz gerçekten yaz tatiline gitmeden ben de okul yapımında çalıştım. Bu arada üniversite sınavlarına girmiş ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştım. Aynı yıl içinde ciddi bir mide kanaması da geçirmiştim. Doktorun verdiği “sağlık ocağına yakın bir yerde görev yapmamın gerektiğine dair rapor” üzerine tayinim başka bir köye çıktı.

Okul yapılmıştı ama bu kez okulda öğretmen yoktu. Yıllardır okulsuz olan bir köye kendi zamanın da okul yapıldığı için üstlerinden takdirname aldığını duyduğum ilçe kaymakamı beni ilçeye çağırarak, “okulun bir törenle açılacağını, törene vali, sıkıyönetim komutanı, il milli eğitim müdürü gibi yetkililerin katılacağını ve televizyon çekimi yapılacağını” söyleyerek bir süreliğine o köye gitmemi ve çocukları törene hazırlamamı istedi. Tabi gereğini yaptım. Köylünün de katılımı ile bir tören düzenlendi ve lojmanı, bahçesinde çocuk parkı olan okul öğrenime açıldı. Okul yapıldı ama bu kez öğretmen yoktu! O zaman bayağı güzel olan bu okul son yirmi bir yılın ruhuna uygun olarak kapatıldı ve köylerde devleti temsilen sadece imamlar bırakıldı.

Ben fakülteyi bitirdim, Ankara’nın Bala ilçesine atandım ve oradayken TÖS kapatıldıktan sonra ilk memur sendikası olan ve 28 Mayıs 1990 da kurulan Eğitim İş’in kurucuları arasında yer aldım. Dönem “benim memurum işini bilir” diyen Turgut Özal dönemi idi. Personelden sorumlu Devlet Bakanı da bana “yetkili yerleri gereksiz yere meşgul ettiğim için” ceza veren Akın Gönen idi. Sendikayla ilk resmi görüşmeyi yapan bakan oydu. Bakanla yapılan bu görüşmede Genel Başkanımız Dr. Niyazi Altunya, Genel Sekreterimiz Erdal Çalı ve merkez yönetim kurulu sıfatıyla ben bulunmaktaydım. Bizi makamında kabul eden bakan, hoş geldiniz faslından sonra bizi tanımaya yönelik sorular sordu. Sıra bana geldiğinde çalıştığım yerleri sayarken Çankırı’yı da saydım haliyle. Çankırı adı geçince bakan, hangi yıllarda çalıştığımı sordu. Onun valiliği döneminde çalıştığımı öğrenince kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. Ben de tanıdığımı ve kendisinin bana bir de ceza verdiğini söyledim. “Memurlukta olur böyle şeyler” dedi ve konuyu geçiştirdi.

Eski Vali ve Bakan Akın Gönen’in kendi zamanlarını öven söyleşisini okuyunca bunları anımsadım. Yenisinden kurtulmak adına eski Türkiye’nin “liyakatlılarını” unutmadığımızın bilinmesini isterim.

Altı ahır üstü okulun fotoğrafı

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.