Breadcrumb
'Erken Kış' filmine dair: Sınıftan kaçarken kendini patron masasında bulmak
Yayın Tarihi: 21.12.2025 , 14:41
Özcan Alper’in prömiyerini 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştiren, uzun metraj film yarışmasında en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan son filmi “Erken Kış”, Antalya'daki gösteriminin ardından çekimlerin de yapıldığı Doğu Karadeniz’de (Hopa ve Fındıklı) özel galalar yaparak bölge halkıyla buluştu ve 28 Kasım’da Türkiye genelinde vizyona girdi. Filmin odağında illegal bir şekilde taşıyıcı annelik yapmak için Türkiye’ye gelmek zorunda kalan yarı Ukraynalı, yarı Gürcü genç bir kadın Lia ve eşi Handan ile doğal yollardan çocuk sahibi olamayan fabrika müdürü Ferhat’ın kesişen hikayesi var.
Lia, yoksulluğun ve güvencesizliğin kendi bedenini metalaştırmaya sürüklediği birçok kadından yalnızca biri. Özellikle onun yaşamını sürdürdüğü bölgedeki insanların “güzel ırk” olarak görülmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takip eden ciddi yoksullaşma ve çöküş ile birleştiğinde, taşıyıcı annelik bölgedeki birçok genç kadının hayatta kalabilmek için çaresizce teslim olduğu bir “seçenek” haline gelmiş durumda.
Ferhat ise 50 yaşına merdiven dayamış, mühendislik okuduktan sonra günümüzde pek rastlayamayacağımız ve nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şekilde sınıf atlayarak tüm maddi isteklerini karşılayabilecek zenginliğe ulaşmış, sağa sola rüşvetle işini yaptırabilecek konuma erişmiş bir müdür, etrafıyla kurduğu ilişkide bir “patron” rahatlığına, faydacılığına ve umursamazlığına geçmiş. Ancak her şeye rağmen mutlu değil Ferhat, bir eli yağda bir eli balda olmasına rağmen hayattan keyif almadığı gibi gündelik rutinlerinin anlamsızlığıyla ve sebebini bilmediğimiz kötü evliliği ile boğuşuyordur. Problemli ilişkisini düzeltebileceği sanısıyla eşi Handan ile çocuk sahibi olmaya karar verirler. Ancak her yanlarına sinmiş olan üst sınıf benlikleri onların evlat edinmek yerine genetik mülkiyetine kendilerinin karar verebilecekleri yasa dışı taşıyıcı anneliği tercih etmelerine neden olur.

Bu noktada çiftin yolu Lia ile kesişir, bir sözleşme yaparlar, Ferhat Lia’nın rahmini satın alır ve bu ticaretinin sonucu Ada bebek doğar. Ancak o sırada Ukrayna – Rusya gerginliği patlar, savaş neden çıkmıştır, takdir-i ilahi midir, Lia’nın hayat hikayesiyle savaşın nasıl bir ortaklığı vardır bilinmez, filmde duyduğumuz Batı yanlısı birkaç haberden ibarettir savaş. Sıcak çatışma nedeniyle ülkesine dönemeyen Lia bir süre daha Türkiye’de kalmak zorunda kalır. Bu süreçte, yabancılaşma anneliğe mağlup olur, Lia beraber zaman geçirdikçe bebeği ile duygusal bir bağ kurar ve sözleşmeden vazgeçerek bebeğini kendi büyütmek ister.
Yeşeremeyen tohumlar
Bu noktada gerçek sınıfsal bir karşı karşıya gelişin filmde bizi nereye götüreceğini merakla beklerken yönetmen bütün bu çatışmayı sınıf dışı bir empati kavrayışına ve çok problemli bir romantizme mahkûm ederek bizi yüz üstü bırakıyor. Artık halk arasında şaka malzemesi haline gelmiş bir yoksul avuntusu olan, yer yer patronların da sömürüyü gizlemek için kullandıkları “zenginler de mutsuz”, “parayla mutluluk olmuyor” gibi söylemlerle örtüşen bir noktadan hareketle yönetmen, sınıf atlamış, burjuvalaşmış bir kişiliğin, izleyici için -kendisi de benzer bir deneyim yaşamadıysa- özdeşleşmesi pek mümkün olmayan “niş” dertleriyle, Lia’nın kendisini bebek ticareti yapmaya sürükleyen, daha sonra öğreneceğimiz üzere babasının ölümüne neden olan yoksulluk, göç ve savaş etrafında şekillenen hayatındaki gerçek sorunları bir tutarak bize bir empati paketi hazırlıyor.
Ancak bu paketin satılabilmesi için biraz daha süslenmesi gerektiği düşünülmüş olsa ki o noktada aslında Ferhat’ın bir beyaz yakalı öyküsüymüş gibi geçmişte Hopalı solcu bir gençken okul iş koşuşturmasıyla bu mutsuz hayata sürüklenmiş bir “mağdur” olduğunu öğreniyoruz. Öte yandan, Ferhat üzerinden anlatılan mutsuzluk, anlamsızlık, kapitalizmin yarattığı, gündelik yaşamda yönümüzü bulmamızı zorlaştıran kaos içinde istemediğimiz bir noktaya sürüklenme gibi problemler emekçiler için de mevcut olsa da bu anlatı Ferhat karakteri özelinde bir Hopa ve maalesef “Sonbahar” filmi romantizminden öteye gidemiyor. Çünkü hem bu sınıf atlama mevzusu bugün için artık gerçekçiliğini kaybetmiş bir olgudur hem de film boyunca lüks arabasıyla direksiyon sallarken gördüğümüz Ferhat, karakter özellikleriyle, davranışlarıyla ve tercihleriyle üst sınıfın bir parçasıdır. Filmi izleyen bir beyaz yakalının özdeşlik kurmaktan ziyade küfretmesi daha olası biridir.

Don vuran çiçekler
Sinemamızda toplumsal sınıf nosyonu yaratıcılardan o kadar uzaklaştı, karakterlerin toplumsal konumları, davranışları, hayata yaklaşımları arasındaki ilişki o kadar kopartıldı ki, kendi yüreklerinin solda attığını düşünen yönetmenler için bile sınıf çelişkileri bir karakterin iç dünyasındaki çelişkilerle ikame edilir oldu. Nesnellik ve öznellik arasındaki ilişki de neredeyse tamamen koptu ve tarihsel, toplumsal arkaplan, bir tayin edici etmen değil, iyi ihtimalle, karakterlerin davranışları için mazeret ve daha kötü ihtimalle, bir dekor haline geldi. Dönüştürme kaygısı taşımayınca, izleyicisini tanıma ve onunla aynı tarihselliği paylaşan bir yaratıcı olarak onu biçimlendiren koşulları anlama çabası da zayıflıyor ve siliniyor; yerini dijital platformlar ve festivaller aracılığıyla “tüm dünyaya seslenebilen”, yani anonimleşmiş bir müşteri kitlesine hitap eden yapımlar üretmek kaygısı alıyor. Yaratıcılar kendilerini böyle görseler de görmeseler de: karakterler için geçerli olan, yaratıcılar için de geçerlidir ve “piyasa” ve sermaye düzeni herkesi acımasızca biçimlendirmektedir. Hüzün ve empati değil mücadeledir burada söz konusu olması gereken…
20.yy İspanyol sinemasının önemli isimlerinden L. Buñuel 1950’lerde bir konuşmasında şöyle demişti: “Bana kalırsa, herhangi bir bireyin özel hikayesi, özel dramı, zamanımızın insanını ilgilendiremez; seyirci perdedeki bir kimsenin sevinçlerini, üzüntülerini, sıkıntılarını paylaşıyorsa bu ancak bunlarda bütün bir toplumun, dolayısıyla kendinin sevinç, üzüntü ve sıkıntılarının yansısını gördüğündendir. İşsizlik, güvencesizlik, savaş korkusu, toplumsal adaletsizlik, vb. bugün bütün insanlığı etkileyen şeylerdir, dolayısıyla seyirciyi de etkiler; ama Bay X, evinde mutlu değilmiş de, gönül eğlendirmek için küçük bir dost aramış da, en sonunda fedakârlık timsali karısına dönmek için dostunu yüzüstü bırakmış da... Bu şüphesiz töreldir, ders vericidir ama, bizi hiç ilgilendirmez. (...) Ben çağdaş insanı, özel bir durum olarak görmüyor, onu öbür insanlarla ilişkisi içinde görüyorum." Sinemamız, Buñuel’in sözlerini doğrularcasına, dekor haline gelmiş toplumsal arkaplanlar önünde izlediğimiz karakterlerin kişisel dramalarıyla empati kurmamızı bekliyor.
Ancak bu hatalı empati beklentisi “Erken Kış”ta o kadar güçlü ki hayatına her şeyi satın alarak devam eder konumdaki bir karakterin köyündeki aile evine döndüğünde hâlâ “Sonbahar”ın Yusuf’unu yaşatan o naif solcu delikanlı olduğuna ve “sol memenin altındaki cevahirin” hâlâ parladığına inanmamız bekleniyor – Ferhat onu da terk etmemiş miydi, aile ocağı gibi? Tavanı akan ve çökmek üzere olan, aile evi değil de, bir genç devrimcinin hatırası mıdır yoksa?
Daha fenası, normalde kendi vücuduna ve bebeğine parasıyla el koymuş bir adama karşı mücadele etmesi beklenen Lia’nın payına da celladına âşık olmak ve karısıyla ilk başta yaptığı ortak akıl yürütme çerçevesinde kendisini sınıra götürüp daha sonra ihbar etmeyi düşünen Ferhat’ı eşinden boşanmaya, bebeği de yanlarına alarak yeni bir yuva kurmaya ikna etmeye çalışmak düşmüş. Bize de bu empati paketini satın alarak Lia’nın yanında Ferhat’a ve aralarında 20-25 yaş farkı bulunan bu “mağdur” ikilinin son derece sağlıksız ve tartışmalı romantizmine, gerçekleşemeyen güzel bir ihtimal olarak üzülmek düşmüş.
Ancak her üstümüze düşeni yapacak değiliz!
Bir süredir sinemamızda çokça konuşulan insanın karanlık yönlerini anlama mevzusu elde bir rota olmayınca, sınıftan kaçmanın bir aracı haline geldikçe yol kaçınılmaz olarak mevcut olanla barışmaya ve onu aklamaya çıkıyor. Sonra da kendimizi burjuvazi ile empati yapmak zorunda bırakılmış buluyoruz. Kuşkusuz, insanı anlamak bütün bu karanlığı, pisliği, kötülüğü bir zemine oturtmadan mümkün değil ancak ortada bir savaş var, biz öncelikle kendi sınıfımızı anlayacağız ve dönüştüreceğiz ki bu zeminin ortadan kalktığı yeni bir dünya yaratabilelim.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.