Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Emekçilerin Cumhuriyeti'nde nasıl bir sağlık?

Hastaneleri işletmeye, hastaları müşteriye dönüştüren piyasacı sağlık düzeni toplumun sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. Toplumcu tıbbın ve kamucu Cumhuriyet'in gereği yalnızca hastalıkları tedavi etmek değil, insanları hasta eden sınıfsal eşitsizlikleri ve piyasa koşullarını ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Fotoğraf: ANKA Haber Ajansı

Bilgin Nasıf

Yayın Tarihi: 29.10.2026 , 12:18

Sağlık dendiğinde akla çoğunlukla hastaneler, tedavi olanakları, yeni teknolojiler ya da sağlık sisteminin nasıl örgütlendiği geliyor. Oysa bir toplumun ne kadar sağlıklı olduğunu belirleyen temel etkenler çoğu zaman hastane duvarlarının dışında şekilleniyor. İnsanların nasıl beslendiği, nerede barındığı, hangi koşullarda çalıştığı, temiz havaya ve suya erişip erişemediği, yoksullukla ne ölçüde kuşatıldığı sağlık üzerinde çoğu zaman tedavi hizmetlerinden daha belirleyici oluyor.

Bu aslında yeni bir tespit değil. 

Toplumcu tıbbın temel önermelerinden biri, hastalığın yalnızca biyolojik süreçlerle açıklanamayacağını anlatır. Hastalık çoğu zaman toplumsal ilişkilerin, üretim biçimlerinin ve eşitsizliklerin beden üzerindeki izi. Bir maden işçisinin pnömokonyoz geliştirmesi yalnızca klinik bir durum değil; çalışma koşulları ve üretim ilişkilerinin bir sonucudur. Bir tarım işçisinin kimyasal maddelere maruz kalması, vardiyalı çalışmanın insan bedeni üzerinde yarattığı yük, yoksulluğun kronik hastalıklarla ilişkisi ya da çocukların yetersiz beslenmesi birbirinden bağımsız sorunlar değil. Bütün bunlar bize aynı gerçeği gösteriyor: Sağlık toplumsal olarak belirleniyor.

Dolayısıyla sağlık meselesini yalnızca hastanelerin, hekimlerin veya tedavi olanaklarının sınırları içinde tartışmak, sorunun esas kaynağını gözden kaçırmak anlamına gelir. Çünkü sağlık, yalnızca hastalık ortaya çıktığında müdahale edilmesi gereken bir durum değil, aynı zamanda hastalığı ortaya çıkaran toplumsal koşulların değiştirilmesini gerektiren bir mücadele alanı.

Cumhuriyet'le hayata geçirilip bugün tasfiye edilenler...

Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte sağlık alanında atılan adımlar da bu açıdan tarihsel önem taşıyor.

Salgın hastalıklarla mücadele, koruyucu hekimliğin geliştirilmesi, Hıfzıssıhha Kurumu'nun kurulması ve sağlık hizmetlerinin ülke geneline yaygınlaştırılmasına yönelik girişimler, tüm eksikliklerine rağmen sağlık hizmetlerinin kamusal bir sorumluluk olarak ele alınmasının önemli örnekleriydi. Sonraki yıllarda, sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesiyle geliştirilen sağlık ocağı modeli de koruyucu ve tedavi edici hizmetleri bütünlüklü biçimde sunmayı hedefliyordu.

Elbette, Cumhuriyet'in sağlık alanındaki kazanımlarını değerlendirirken geçmişi kusursuz bir dönem olarak ele alamayız. Sağlık hizmetlerine erişimdeki bölgesel ve sınıfsal eşitsizlikler hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmadı. Ancak kamusal sağlık anlayışının gelişmesi, sağlığın bireylerin satın alma gücüne bırakılmaması gerektiği düşüncesinin güçlenmesi, tarihsel açıdan önemli bir ilerlemeydi.

Bugün ise bu kazanımların önemli bir bölümünün aşındırıldığı bir dönemden geçiyoruz.

AKP'yle giderek piyasalaşan sağlık sistemi: Hastaneler işletme, hastalar müşteri oldu

Türkiye’de, özellikle 1980 sonrasında hız kazanan neoliberal politikalar, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesini de köklü biçimde değiştirdi. AKP iktidarı döneminde uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Programı ise bu sürecin en kapsamlı aşamalarından biri oldu. Sağlık hizmetleri giderek piyasa ilişkileri içerisinde yeniden tanımlanırken, hastaneler hizmet üreten işletmelere, hastalar müşterilere, sağlık emekçileri ise performans göstergeleriyle değerlendirilen çalışanlara dönüştürülmeye başladı.

Bugün daha büyük hastanelere, daha gelişmiş görüntüleme cihazlarına ve daha fazla tıbbi teknolojiye sahibiz. Ancak bütün bunlar toplumun daha sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü sağlık sisteminin başarısını yalnızca yapılan muayene, tetkik veya ameliyat sayısıyla ölçmek, sağlığın toplumsal niteliğini göz ardı etmek anlamına gelir.

g

Artan meslek hastalıkları, sağlıksız beslenen çocuklar, barınamayan emekliler de toplum sağlığının göstergesi

Bir ülkede hastanelerin sayısı artarken işçiler meslek hastalıklarına yakalanmaya devam ediyorsa, çocuklar yeterli ve dengeli beslenemiyorsa, emekliler sağlıklı barınma koşullarından yoksunsa, insanlar geçimlerini sağlayabilmek için sağlıklarını tehlikeye atan işlerde çalışmak zorunda kalıyorsa, orada yalnızca sağlık hizmetlerinin kapasitesini artırmak yeterli değil.

Üstelik sağlık hizmetlerinin piyasalaşması, yalnızca hastaların değil, sağlık emekçilerinin yaşamını da doğrudan etkiliyor. Performans baskısı, giderek ağırlaşan iş yükü, uzun çalışma saatleri, güvencesizlik ve mesleki tükenmişlik, sağlık alanındaki dönüşümün birbirinden ayrı düşünülemeyecek sonuçları arasında yer alıyor. Hekimlerin daha fazla hasta bakmaya, hemşirelerin daha ağır iş yükünü üstlenmeye, asistan hekimlerin eğitim süreçlerinden çok hizmet üretimine yönlendirildiği bir düzende, sağlık hizmetlerinin niteliğinin korunması da giderek güçleşiyor.

Burada mesele yalnızca sağlık politikası değil, aynı zamanda bir emek meselesi. Sağlık emekçilerinin yaşadığı sorunlar, işçi sınıfının genel sorunlarından bağımsız değil. Sağlık çalışanlarının emeğinin değersizleştirilmesiyle halkın sağlık hakkının aşındırılması, aynı ekonomik ve siyasal dönüşümün parçaları. Bu nedenle sağlık emekçilerinin mücadelesini yalnızca ücret, nöbet veya özlük haklarıyla sınırlamak da eksik kalır. Sağlık emekçilerinin insanca çalışma koşullarına kavuşması ile halkın nitelikli sağlık hizmetlerine erişimi, birbirini tamamlayan talepler.

t

Sağlık hizmetlerinin kamusal hale gelmesi sağlıklı bir toplum yaratmaya yeter mi?

Ancak burada daha temel bir soruyu sormamız gerekiyor: Sağlık hizmetlerinin tamamını kamusal hale getirmek, tek başına sağlıklı bir toplum yaratmaya yeter mi?

Elbette hayır.

Çünkü insanların sağlığını bozan koşullar varlığını sürdürdüğü müddetçe, sağlık hizmetlerinin yalnızca finansman ve örgütlenme biçimini değiştirmek sorunun tamamını çözmez. Bir işçi sağlıksız koşullarda çalışmaya devam ediyorsa, bir çocuk yoksulluk nedeniyle yeterli beslenemiyorsa, insanlar barınma sorunuyla karşı karşıyaysa; temiz suya ve sağlıklı çevreye erişim güvence altında değilse, hastalıkları ortaya çıkaran toplumsal koşullar da varlığını sürdürür.

İşte bu nedenle emekçilerin cumhuriyetinde sağlık, yalnızca bugünkü sağlık sisteminin daha iyi işleyen bir biçimi olarak düşünülemez.

Emekçilerin cumhuriyetinde sağlık hizmetleri kamusal, ücretsiz, eşit ve herkes için erişilebilir olacaktır. Sağlık hizmetlerinden yararlanmak yurttaşların gelirine, sosyal güvencesine veya yaşadığı bölgeye bağlı olmayacaktır. Sağlık hizmetleri kâr amacıyla değil, toplumun gereksinimleri doğrultusunda planlanacaktır. İlaç, aşı ve tıbbi teknolojilerin üretiminden hastanelerin örgütlenmesine kadar uzanan tüm süreçlerde belirleyici olan sermayenin karlılığı değil, toplum sağlığı olacaktır.

Ancak bundan daha önemlisi, sağlık politikalarının merkezine koruyucu hekimlik ve sağlığın toplumsal belirleyicileri yerleştirilecektir.

Birinci basamak sağlık hizmetleri güçlendirilecek; sağlık hizmetleri, yalnızca hastalıkların tedavi edildiği kurumlar etrafında değil, insanların yaşadığı ve çalıştığı tüm alanları kapsayacak biçimde örgütlenecektir. İşçi sağlığı ve iş güvenliği, çevre sağlığı, yeterli beslenme, sağlıklı barınma ve güvenli çalışma koşulları, sağlık politikasının ayrılmaz parçaları olacaktır.

Bir maden işçisinin akciğer hastalığına yakalanmasını önlemek, hastalandıktan sonra onu tedavi etmek kadar önemli olacaktır. Bir çocuğun sağlıklı gelişimini güvence altına almak, hastalandığında hastaneye ulaşabilmesini sağlamaktan daha geniş bir toplumsal sorumluluk olarak görülecektir. Yaşlıların, engellilerin ve kronik hastalığı bulunan yurttaşların sağlık gereksinimleri, yalnızca sağlık kurumlarının değil, bütünlüklü bir kamusal bakım sisteminin sorumluluğunda olacaktır.

Bütün bunlar, sağlık politikalarının ekonomi, eğitim, çalışma yaşamı, barınma ve çevre politikalarından ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyor.

Çünkü sağlık, toplumsal yaşamın bütününden bağımsız değildir.

e

Sağlık hakkı eşitliğin en somut göstergelerinden biri

Kapitalist üretim ilişkilerinin belirlediği bir toplumda sağlığın eşit biçimde güvence altına alınmasının önünde yapısal engeller bulunur. Bir yanda toplumsal zenginliği üreten milyonlarca emekçi, diğer yanda bu zenginliğin önemli bir bölümüne el koyan sermaye sınıfı vardır. Üretimin temel amacının toplumsal gereksinimler değil kâr olduğu bir düzende, insanların sağlığı da kaçınılmaz olarak bu çelişkinin içinde şekillenir.

Dolayısıyla sağlıkta yaşanan sorunları yalnızca yanlış yönetim tercihlerine, yetersiz bütçelere veya sağlık sisteminin örgütlenmesindeki eksikliklere indirgemek mümkün değil. Bunlar elbette önemli; ancak meselenin temelinde, sağlık hizmetlerinin ve insan yaşamının piyasa ilişkilerine tabi kılınması yatıyor.

Bu nedenle kamucu sağlık politikalarını savunmak, yalnızca özel hastanelere karşı kamu hastanelerini savunmak anlamına gelmemeli. Asıl mesele, sağlığı bir ticaret alanı olmaktan çıkarmak ve insanların sağlıklı yaşama hakkını toplumsal yaşamın bütününde güvence altına almak.

Bunun için sağlık alanındaki mücadelenin, emekçilerin eşitlik ve özgürlük mücadelesiyle birleşmesi gerekiyor.

Bugün Cumhuriyet'i yeniden ayağa kaldırmaktan söz ediyorsak, onun halkçı ve kamucu kazanımlarını savunmanın ötesine geçmek zorundayız. Cumhuriyet'in geleceğini yalnızca geçmişin kurumlarını yeniden kurmakta değil, halkın yaşamını belirleyen ekonomik ve toplumsal ilişkileri dönüştürmekte aramalıyız.

Çünkü Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi ya da tarihsel bir kazanım değildir. Cumhuriyet'in gerçek anlamda emekçilerin cumhuriyeti olabilmesi, yurttaşların yalnızca hukuk önünde değil, yaşamın bütün alanlarında eşit ve özgür olabilmesini gerektirir.

Sağlık hakkı da bu eşitliğin en somut göstergelerinden biridir.

Sağlık bir ayrıcalık değil, toplumsal bir hak...

Bir toplumda insanların ne kadar yaşayacağını, hangi hastalıklara yakalanacağını, nasıl besleneceğini ve sağlık hizmetlerine ne ölçüde ulaşabileceğini büyük ölçüde sınıfsal konumları belirliyorsa, orada eşit yurttaşlıktan söz etmek de güçleşir.

Emekçilerin cumhuriyeti, bu eşitsizlikleri yalnızca hafifletmeyi değil, onları ortaya çıkaran toplumsal ilişkileri değiştirmeyi hedeflemelidir.

Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en temel gerçek budur: Sağlık, esas olarak hastanede kurulmaz. İşyerinde kurulur, mahallede kurulur, okulda kurulur, sofrada kurulur. Güvenli çalışma koşullarıyla, yeterli beslenme, sağlıklı konutlar, temiz çevreyle ve bütün bunları güvence altına alan kamusal politikalarla kurulur.

Bu yüzden sağlık hakkını savunmak, yalnızca daha fazla hastane, daha çok hekim ya da gelişmiş tedavi olanakları talep etmek değil, aynı zamanda insanları hasta eden koşullara itiraz etmek, bu koşulları değiştirmek için mücadele etmektir.

Toplumcu hekimliğin en güçlü sözü burada karşılığını buluyor: Sağlık, yalnızca hastalıkların tedavisiyle ilgili değil, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizle doğrudan ilişkili bir meseledir.

Bizim istediğimiz Cumhuriyet, insanların hastalandıklarında tedavi olabildiği bir ülkeyle yetinmeyecek; sağlıklı yaşayabilmenin koşullarını bütün yurttaşlar için güvence altına alacaktır.

Çünkü sağlık bir ayrıcalık değil, toplumsal bir haktır. Bu hakkın gerçek anlamda güvence altına alınması, emeğin sömürülmediği, insan yaşamının sermaye kâarından üstün tutulduğu bir toplumsal düzenin kurulmasıyla mümkündür.

Emekçilerin Cumhuriyeti’nde sağlık, yalnızca hastalıkların değil, insanları hasta eden eşitsizliklerin de ortadan kaldırılması mücadelesidir.


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.