Sayfa yolu
Elveda burjuva olimpiyatları, merhaba işçi sınıfının spartakiyatları*
Musost Canbek
Yayın Tarihi: 22.09.2025 , 00:29 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 19:26
İsmail Sarp Akyurt’un yoğun emeğinin ürünü bir “sosyalist spor tarihi” okuması olan “Sporun Alternatif Tarihi - Rutin, Ritüel, Reddiye” kitabı, alanında önemli bir boşluğu dolduran ve derya metin olmayı hak eden kıymetli bir araştırma.
Özellikle genç okurlara hitap edebilecek çarpıcı tarihi detaylar her yaştan sporsever okurun da ilgisini bekliyor.
İsmail Sarp Aykurt'la soL’a özel bir söyleşi yaptık.
Kitabın yaygın bir önyargıyı da yıkma iradesinin dışavurumu. Sporun doğasında kıran kırana rekabetçilik olmadığı aslında sporun genel olarak işçi sınıfının dayanışmacı kültürünün temel harçlarından biri olduğu vurgusu ile başlayalım mı?
Bu güzel sorunuzla başlamak önemli ve bu soru için şunları söylemek mümkün. Evet, doğru bu dediğiniz. Önyargılar var ve bunların doğru olmadığını göstermek için bir hamle yaptığımı saklayacak değilim. Sporun doğası dediğimizde neyi, hangi bilinç düzeyini ve hangi toplumsal düzeni kastediyor oluşumuz oldukça önemli. Kapitalist sistemde, yani şu an içinde olduğumuz düzende, bir dayanışma kültürünün hegemonya kuramadığı açık. Ancak ben sporun özünde bir dayanışmacı, eşitlikçi bir tohumun bulunması gerektiğini iddia ediyorum. Bunun tarihte kimi özel zaman dilimlerinde gerçekleştiğini de vurguluyor bu kitap. Eşitlikçi bir düzenin hüküm sürdüğü ve dayanışmacı bir iklimin hâkim olduğu bir spor düzeninde rekabet olmayacak demiyorum. Ama bu rekabet, sporun sınırları içinde kalacak ve biz oyunlardan keyif almayı sürdüreceğiz. O nedenle rekabet kavramına da temkinli yaklaşmayı öneriyorum ben. Kapitalist anlamda bir rekabetle mücadele edecek ancak birbirimizle yarışmaktan da keyif alacağız. Burada bir çelişki olduğunu sanmıyorum.
Sporun Tarihi’ni sosyalist bir bakış açısıyla ele alan çalışmaların ülkemizde oldukça kısır kaldığı besbelli. Bu konuda neler söylemek istersin?
Evet, bu çalışmalar oldukça sınırlı ve bu çalışmaları genel bir tabirle sosyalist spor yazını olarak da adlandırabiliriz. Oldukça eksikli bir alan ve üzerine eğilmemiz gerekiyor. O nedenle sadece şikâyet etmenin de bir sınırı var ve bu artık kabak tadı vermenin ötesine geçti. Yeni bir çıkışı işaret etmedikten sonra ne anlamı var ki eleştirmenin? Son dönemde farklı bir spor düzeni isteyenlerin de elitist bir dil/söylem tutturduğunu görüyorum. Bunun zarar verdiği açık. Ancak kitabımda hayat bulan ya da benim hayallerimi süsleyen koşullar bunlar değil. Ben, emekçilerin keyfine varacağı, eşit fırsatların olacağı, dayanışmayla birlikte dostlarımızla rekabet etmekten de haz alabileceğimiz bir programı işaret ediyorum. Program sözcüğünü kullanıyorum çünkü bahsettiklerim ancak planlı bir şekilde hayata geçirilebilecek bir şey. Layıkıyla, esnemeden ve eğilip bükülmeden, eşitlikçi, toplumcu bir spor perspektifinin bunu yapabileceğini düşünüyorum. Yani var olan koşulların değiştirilmesi gerektiği açık değil mi? Hepimizin kafası şişmedi mi? Özetle, bu konuda evet üretimlerimiz kısır gözükse de hazırlık yapmak gerekli. Bunlar hiçbir zaman yeterli gözükmez ama ancak bu kitap dahi bir hazırlığın parçası olarak görülmelidir.
Bireysel spor türleriyle kolektif spor türleri arasındaki sınıfsal gerilimin belirginleştiği ilginç bazı olay örneklerinden bahsedebilir misin?
Bireysel olan ile kolektif olan arasındaki fark büyük ancak bunun toplumsal farkındalığı oldukça az. Evet, bireysel olarak icra edilen spor branşları var. Bu, o branşın doğum koşullarıyla ilişki, haliyle. Bu nedenle genelde bireysel olan, zengin sporu olarak da lanse ediliyor. Ancak artık kolektif yapılan, yani çoğul bir şekilde icra edilen spor dallarında da kapitalist spor ilişkileri hâkim. Futbolda bunu görmemek mümkün mü? Buradaki sınıfsal gerilim spor branşının tekil ya da çoğul yapılması da değil, neye ve hangi amaca hizmet ettiğidir. Futbol örneği belirgin olduğu için ele alıyorum, bu branş “finansal” düzlemde değerlendiriliyor ve kapitalist spor aklının en rahat yön verdiği dal konumunda. Sınıfsallığı her durumda hissetmek mümkün. İzleyenler, izleyemeyenler, tribünde maçın takip edildiği yerden tutun da taraftarlığın etkisi altına aldığı insan topluluklarına kadar müthiş bir etkiye sahip futbol. Yoksa tenis izleyen ile futbol izleyeni de kıyasladığınızda sınıfsal ayrımları fark etmek mümkün. İyi de futbolu takip edebilen daha mı proleter oluyor bu durumda? Böyle keskin, kitabi ve net yanıtlar vermenin de sakıncalı olduğu kanısındayım. O nedenle günümüzde değerlendirme yaparken ideolojik saikleri daha sağlıklı bir şekilde ele almak lazım diye düşünüyorum.
Kitabında Futbol Tarihi de ağırlıklı bir yer tutuyor. Şöyle bir vurguda bulunmuşsun: “Futbol yaygınlık kazandığı oranda ticarileşmiş, ticarileştiği ve piyasa kurallarına tâbi olduğu oranda da geçmişindeki kolektif kültüründen koparılmıştır.” Kolektif kültür vurgusunu biraz daha açımlayalım dilersen.
Evet, bu cümlenin doğru olduğu kanısındayım ve o nedenle kullandım. Finansallaşan futbol, kültürel olarak da yozlaşır. Bu bir ezber değil. Futbolun çürümediğini iddia eden var mı gerçekten? Hele ki Türkiye’deki futbol ikliminden hoşnut olan var mıdır? Alınıp satılan, piyasa kurallarıyla anılan herhangi bir spor dalının son tahlilde varacağı yer çürümedir. Futbol da yıllarca ideolojik olarak düzenin bir aparatı olarak konumlandırıldı. Bu, futbolun suçu değildi halbuki. O nedenle futbol oyununa düşman olmak da mantıksız. Ama ne oldu? Bu kadar büyük bir saldırıya maruz kalmadan önce futbol daha düzgün, kolektif, dayanışmacı bir çizgiyi temsil ediyordu. Bu bozuldu. Bireyselcilik ön plana çıktı; saf bir rekabet anlayışı, “başarılı olmayı” yeniden tarif etti ve biz futbola yabancı hâle geldik. İşte, kolektif kültür, bu yabancı olma halinin tam karşısındadır. Şimdilerdeki kanıksanmış düşmanlığın, dar taraftarlık algısının reddidir. Kolektif olan, kültürel birikime önem verir ve birlikte olmaktan keyif alır. Ticarileşen her olgu, kabul edelim ya da etmeyelim artık paranın ilgi alanındadır.
Futbola çok benzeyen Ragbi’nin tam tersine pek yaygınlaşmamış olması da son derece ilginç. Bunun sebepleri ne olabilir sence?
Bu, ilginç ve kıymetli bir soru. Şöyle ki ragbinin gelişme koşullarıyla futbolun tarihsel eğilimleri aynı değil. Futbol bir yoksul, emekçi oyunu olarak doğdu ve daha sonra burjuvazi tarafından ele geçirildi. Futbol, çok geniş halk kesimini etkileyen, kitlesel bir spor olarak olgunlaştı ve oldukça basit bir oyun olarak rağbet gördü. Ragbi ise öyle değil. Bu farklılığı nedeninin genelde daha orta-üst kesimlere hitap eden bir oyun olarak kaldığı olduğu da öne sürülür. Bunun temaslı bir oyun olarak gerek sağlık gerekse de aksesuar kullanımı açısından farklılık kazanabileceği de not edilmeli elbette. Ancak son tahlilde daha küresel olarak popülerleşen futbol oldu ve bu dal, yine son tahlilde burjuvazi tarafından ele geçirildi. Anavatanı İngiltere kabul edilen ragbinin sömürge ülkelerinde gördüğü rağbetse sınırlı kaldı. Bunun elbette oyunun kendi dinamikleriyle de ilgisi bulunuyor. Ragbi, Amerikan futbolu ve bildiğimiz anlamnda “futbol” arasındaki farklar biraz da ilgiden ve oyun anlayışından kaynaklanıyor. Bu, kabul edilebilir bir şey. Son olarak şunu diyebilirim ki oyunların tercih edilmesinde her zaman sınıfsallık etkili olmuştur ancak bunun biraz “tercih” ile ilgili olduğunu iddia etsek çok mu sevimsiz olur? Örneğin “Amerikan” futbolu, Rugby ile futbolun karışımından oluşur. “Soccer” ile “football” arasındaki fark da buradan geliyor. Bu, biraz da söylemsel. Çok da uzatmadan, demem gerekir ki futbolun toplumsal etkisi çok başka ve bunun farkında olan ve hiç azımsanmaması gereken bir sermaye kesimi var. Düğüm tam da burada...
“Küresel Spor Emperyalizmi" kavramı da son derece düşündürücü ve her daim güncel. Bu kavram hakkında neler söylemek istersin?
Öncelikle şunu ifade etmek isterim, emperyalizm elbette ki küreseldir; buna itiraz olabilir mi hiç? Ancak buradaki vurgum mutlak olarak spor içindi. Ben burada yeni bir “icat” çıkarmaktan öte “emperyalizm döneminde spor fikrini” vurgulamaya çalışıyorum diyebilirim. Ve evet burada bir hedef gösterme de var, bundan çekinmiyorum. Sporun birçok branşı ve kurumu, kapitalizmin emperyalist döneminde sistemin ideolojik olarak kabul görmesinde ya da meşruiyetinde önemli bir işlev görüyor. Ancak emperyalist dönemde spor, küresel kurumlarından yine küresel organizasyonlarına kadar müthiş bir ölçekte, kimi zaman para aklayan kimi zamansa parayla aklanan bir ritim tutturmuş durumda. Yeni dönemin yaygın söylemi “Sportswashing”tir. Katar’ından BAE’sine kadar spordaki yeni dönem ortadadır. Marksist teorisyen Althusser’in ifade ettiği gibi devletin ideolojik aygıtları arasında muhakkak ki spor da vardır ve içinde bulunduğumuz dönem, sporun bir meşrulaştırma aparatı olarak önem kazandığı bir momenti işaret etmektedir. Bu nedenle emperyalizmin küresel olarak kullanmayacağı şey yok, dikkat kesilmek gerek.
1925’ten başlayıp sonrasında reel sosyalizmin dünyasında da sporun dayanışmacı anlayışının örneği olan Spartakiyatlar (işçi olimpiyatları) geleneği günümüze nasıl bir alternatif tarihsel miras bırakmıştır?
Spartakiyatlar, sosyalist sistemin özel organizasyonları olarak öne çıkıyor. Çoğu zaman kapitalist spor organizasyonların ötesine geçen, kolektif örgütlenmeler olarak anlam kazanan ve “olimpiyat endüstrisine” karşı koyan bu sportif organizasyonların anlamı oldukça büyük. Tabii, bunun haricinde işçi olimpiyatları geleneği, şimdiki burjuva olimpiyatlarından çok daha fazla talep alıyor ve öne çıkıyor. Zaten resmi olimpiyatlar, buna önlem olarak ortaya çıkıyor. Örneğin işçilerin güdümündeki 1925’te Frankfurt’ta, 1931’de Viyana’da, 1937’de Belçika’nın Antwerp bölgesinde ya da Orta Avrupa’da Prag’da gerçekleştirilen işçi olimpiyatlarının konsepti ya da katılımcı sayısı oldukça çarpıcı ve etkileyici. Burada, Sportintern çok kritik bir rol oynuyor. Ancak 2. Savaş sonrası değişen bir yaklaşım var. Yine de ben spartakiyat geleneğini oldukça önemli buluyorum. Bu organizasyonlar gerçekten de “gerçek” bir alternatiftir. Olimpiyatları sayısal olarak geride bırakan bir organizasyondan öte yapılan bu tarihsel örnek bize kendi yaptıklarımızın önemini yeniden hatırlatıyor ve bize bir sorumluluk da yüklüyor.
Bu hacimli çalışmanın ülkemizde sosyalist spor tarihinin hatırlatılması ve gündeme gelmesi konusunda büyük emekleri olan İlker Maga, Veysel Atayman ve Metin Kurt gibi kıymetli komünist aydınlarımıza bir saygı duruşu olarak da apayrı bir anlama büründüğünü düşünüyorum. Eminim, Veysel Atayman hocamız ve Çizgi Metin’imiz bu eserini büyük bir coşkuyla karşılardı. Kitabının sonunda İlker Maga ile bir söyleşin de var. Neler eklemek istersin?
Öncelikle bu görüş için çok teşekkür ediyorum. Bu isimlerle birlikte anılmak oldukça kıymetli. Bu çalışmada eksik olan birçok başlık var ve haliyle her şeyi yazmanın da bir sınırı bulunuyor. Bu çalışma, bir şeyi tarif etme amacında ve her şeyi muntazam yaptığı iddiasına da sahip değil. Ama mecbur da değiliz ne izlemeye ne de katlanmaya bu spor rejimini. Resmi spor tarihinin dışında çok değerli bir alternatif spor bakış açımız ve değerlerimiz var. Sporu doğru anlamamız gerekiyor. Bu noktada ciddi eksiklerimiz var. Bu kitap, bu duruma bir meydan okumadır. Spor, zor bir alan ve günümüzdeki düşmanlaştırıcı konseptle mücadele etmemiz gerekiyor. O nedenle ayırt etmeden ve küçümsemeden entelektüel bir şiddet uygulamak yegâne yoldur, diye düşünüyorum.
(*) İşçi olimpiyatları.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.