Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Édouard Louis ve emperyalizm

Netanyahu önderliğinde uygulanıp ABD ve BM tarafından desteklenen Gazze’deki soykırımla, Édouard Louis’nin işaret ettiği toplumsal işleyişin üretmekte olduğu şiddet arasında nasıl bir ilişki olabilir?

Cem Demirok

Yayın Tarihi: 28.06.2025 , 01:26 Güncelleme Tarihi: 28.06.2025 , 01:27

Geçtiğimiz günlerde işçi sınıfının yeni sesi olarak adlandırabileceğimiz Fransız yazar Édouard Louis İstanbul’u ziyaret etti ve bir tanesi Moda Sahnesi’nde olmak üzere çeşitli söyleşilere ve okur buluşmalarına katıldı. Louis, şiddet olgusuna ve tahakküm ilişkilerine getirdiği bütüncül açıklamalar sayesinde, dünya çapında işçi sınıfı mücadelesinde aktif olan ya da kendini LGBTQ veya feminizm aktivisti olarak tanımlayan pek çok kişinin dikkatini çekebilmiş başarılı bir edebiyatçı.

Sınıfsal çelişkilerin yarattığı gerilim ile aile içi şiddetin, homofobinin ve eril tahakkümün arasındaki ilişkiyi görünür kılmayı, en iyi bildiği yoldan giderek, doğrudan kendi çocukluğunda maruz kaldığı şiddet türlerini analiz ederek başarıyor. Ve bunun neticesinde bizi, günümüzde unutulmuş sayılabilecek bir şiddet çözüm yöntemiyle tanıştırıyor: Bireyleri değil sistemi değiştirmek!

Bunun içinse önerisi, kimlik siyasetinin taşıyamadığı sınıfsal kanalları açabilmek. Yazılarında yaptığı tam da bu. Neoliberalizmin içine doğmuş Y kuşağından gelen gencecik bir yazar olarak gerçek insan hikayelerine dönüşün önemini vurguluyor.

***

Bu bağlamda bu yazının amacı da Édouard Louis’nin şiddet tanımından yola çıkarak bireylerin şiddete olan yönelimiyle, emperyalizmin kitlesel ölçekte uyguladığı şiddet arasındaki ilişkiden söz etmek olacak.

Bilhassa Şiddetin Tarihi ve Babamı Kim Öldürdü adlı romanlarına odaklanarak şu sorulara cevap arayacağız: Bugün Trump’ın eşcinsellere ve göçmenlere yönelik yürüttüğü saldırgan siyaset, emperyalizmin iktisadi işleyişine nasıl bir katkı sağlıyor olabilir? Ya da soruyu tersinden soracak olursak; Netanyahu önderliğinde uygulanıp ABD ve BM tarafından desteklenen Gazze’deki soykırımla, Édouard Louis’nin işaret ettiği toplumsal işleyişin üretmekte olduğu şiddet arasında nasıl bir ilişki olabilir?

***

Cevap aramaya geçmeden önce merkeze alacağımız kitapların içeriğine kısa da olsa değinmekte fayda var.

Şiddetin Tarihi’nde bireysel bir travma anlatısından ziyade Fransa’da ırk, sınıf ve cinsiyet etrafında örülmüş şiddet biçimlerinin kesişimsel bir teşhirini görüyoruz. Yazar, yılbaşı gecesi tanıştığı bir göçmen tarafından uğradığı tecavüzü anlatıyor.

Romanda bir yandan yazarın faille tanışmalarından itibaren olayların nasıl geliştiği konu edilirken bir yandan da ablasının yaşanan şeye alaycı ve yargılayıcı denebilecek bir üslupla yaklaşmasının esas suçlunun saklanmasına nasıl imkân sağladığına değiniliyor.

Polis merkezindeki görevlilerin ırkçı ve homofobik yaklaşımları detaylandırılırken, aynı zamanda failin yazarın kendisini bir burjuva olarak görmesiyle ilişkilendirilebilecek detaylar da sunuluyor. Failin Arap göçmeni olmasının yarattığı öfke sayesinde taze kalabilen nefretinin, tecavüzü kolaylaştırabileceğine işaret edilerek, şiddet türleri arasındaki yoğun fakat görülmesi zor ilişkilerin bir şeması çıkarılmış oluyor.

Bir diğer kitabı olan Babamı Kim Öldürdü oto-anlatısında ise yazarın hasta yatağında yatan babasıyla, geçmişe dair hesaplaşma üzerine kurulmuş bir monolog okuyoruz. Okur olarak, ataerkil bir ailede sevgisiz ve homofobik bir babanın eşcinsel oğlu olmanın hesabını sormasını beklerken yazar bizi, hem babasının ona yaptıklarını hem de siyasilerin babasına bu yaşam formundan başka hak tanımamış olduğunu anlayabildiğinden bahsederek şaşırtıyor.

Babasıyla ilişkisini fail/mağdur ikiliğine hapsolmadan, bir şiddetten kurtulmanın tek yolunun onu yaratan kaynağın kendisinden kurtulmak olduğunu ve aslında esas suçluyu, yani babasını kimin öldürdüğünü bildiğini söylüyor. Onu asıl hasta edenin düzenin kendisi olduğunu vurguluyor ve tüm eleştiri oklarını kapitalizme yağdırıyor.

***

İçeriği derinleştirmesi bakımından mercek altına aldığımız iki kitaptan da birer alıntı yaparak devam edelim:

Benden istendiği üzere Reda’nın eşkalini kabaca tarif ederken polislerden biri birden sözümü kesmişti: ‘Ha şu Araplardan.’ Keyiflenmişti…1

Ömrün boyunca Fransa’nın tek sorununun yabancılar ve eşcinseller olduğunu tekrar edip duran sen, şimdi Fransa'daki ırkçılığı eleştiriyorsun, sana sevdiğim adamdan bahsetmemi istiyorsun.

Üç-dört saniye bekledin bir şey söylemeden, bana baktın ve sonunda dedin ki: Haklısın. Haklısın, galiba bir devrim şart2

***

Édouard Louis’nin şiddet tanımına dair örnekler elbette çoğaltılabilir fakat biz bu kadarıyla yetinip hedef tahtasına tekrar emperyalizmi oturtalım ve soralım: Homofobiyi burjuva devletler üretiyor olabilir mi? Kadını eve hapsetmek bu burjuva devletlerin baskıcı politikalarından biri olabilir mi? Eğer bu doğruysa, emperyalistler bir iktisadi paylaşım savaşında kazanan tarafta olmak için gündelik yaşamdaki şiddetle neden bu kadar yakından ilgilenirler?

Lenin 1916’da yazdığı Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı kitabında emperyalizmin temelde demokratik meşruiyeti yok sayarak şiddeti öne çıkaran bir sistem olduğundan bahseder.3 Emperyalizmin kapitalizmin tekelci evresi olduğundan yola çıkarak, bu aşamada bankalar ve dev sanayi tekellerinin bir araya gelmesiyle kapital ihracının patlama yaptığını ve dünyanın büyük güçler arasında tekrar tekrar bölüşülmeye mahkum olduğunu anlatır. Yani emperyalizm kaçınılmaz olarak şiddet üretmek zorundadır, der.

Emperyalist savaşların; enerji şirketlerinin, silah tekellerinin ve savaş sanayilerinin varlığını devam ettirmesiyle birlikte, emperyalist güçlerin yeni pazarlara olan ihtiyaçlarına da bağlı olarak, bütünüyle iktisadi gerekçelerle ve üretim ilişkilerinin birer sonucu olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Bu bağlamda esasen bugün Orta Doğu’daki savaşların alevlenmesine, Rusya-Ukrayna savaşına ve gerilimi gittikçe artan AB-ABD ilişkilerine baktığımızda, aslında Lenin’in yaşanması kaçınılmaz dediği bu bölüşüm kavgasına tanıklık etmiş oluyoruz.

Tüm bu savaş ve şiddetin altında yatan “üst akılların stratejileri” dışındaki sebeplerini incelemek istersek de Gazze halkına ya da Suriye’deki Alevilere dönük soykırımların uygulanabilmesi için burjuva devletlerinin bir rıza yaratmak, o an için şiddetin hedefinde olmayan halkları bu şiddetten başka bir çözüm olmadığına ikna etmek zorunda olduklarını görebiliriz. Zira hiç kimseyi makul gerekçeler sunmadan başkasını öldürmekle ya da bu uğurda ölmekle görevlendiremezsiniz, şiddeti bir ölçüde meşru kılmak zorundasınız. Ve bunu sıcak savaşlar kapıya dayanmadan çok önce, günlük hayatın içinde, şiddeti insan doğasının değişmez bir unsuru olarak gerekçelendirerek ve kitleleri bundan başka bir yol olmadığına inandırarak yapmanız gerekir.

Caydırıcı biçimde cezalandırılmayan hatta çoğu zaman sorunların çözümü olarak bizzat otoriter iktidarlar tarafından pazarlanmaya devam eden şiddetin, egemen sınıf adına hayati öneme sahip bir diğer işleviyse öfke kanalları yaratmaktır. Emperyalist politikalarla yoksullaşıp açlığa mahkum edilen insanlar için, birikemeyecek bir formda, hiyerarşik yapıda ve en önemlisi sistemi tehdit etmeyen öfke kanalları…

Dolayısıyla neoliberal politikalarla yok edilen sosyal devlet sayesinde bir yandan işçi sınıfının yaşam gücü elinden alınırken diğer yandan kapitalizmin emperyalizm aşamasındaki burjuva devletler tarafından halka ırkçı, homofobik ve ataerkil ideolojiler boca ediliyor ki bireysel ölçekteki gerilim artsın, şiddet olağanlaşabilsin ve istenen öfke boşaltım yöntemleri yaratılmış olsun.

Kapitalizmin işçi sınıfını bölmek ve nefreti yeniden yaratmak için elinde tuttuğu silahların belki de en başında söylem gücü yer alıyor. Ve devletler işçi sınıfını düzenli olarak, toplumsal hayata müdahale araçları olarak kullandıkları medya, eğitim sistemi ya da dini kurumlar üzerinden bu söylemlere maruz bırakıyorlar. 

“Biz medeni, onlar vahşi”

“Ahlak bizde”

“Kadın annedir; ona haddini erkek bildirir”

“Eşcinsellik sapkınlıktır, toplumun ahlakını bozar”

Bu söylemlerin yapay bir düzen yaratıp hiyerarşiyi meşru kılmayı hedeflediğini görebiliyoruz. Erkek-kadın hiyerarşisi, hetero-queer karşıtlığı ya da medeni-vahşi karşıtlığı, esasen aynı şeye hizmet ediyor; şiddetin yukarıdan aşağıya işlemesini doğal ve meşru göstermeye. Böylece nihayet olası bir savaş anına gelindiğinde, cephelerde can verecek olan yüz binlerce işçi sınıfı üyesinin önünde sadece iki seçenek kalmış oluyor; ya şiddeti uygulayan tarafta olmak ya da ona maruz kalmak.

Diğer yandan da biriken öfkenin devletlerin kendisine yönelmesinin önlemek amacıyla yine devlet aygıtlarının kültürel formları manipüle ettiğini görebiliyoruz.

Futbol üzerinden sunulan aidiyetler, popüler medyada yaratılan ve esas meselenin çok dışında kalan konulara dair tartışma zeminleri, reality şovlar ya da ihtiraslı yarışmacıların ahlaki kuralları yıkabildikleri yarışma programları aracılığıyla, seyirci konumundaki öznelere basitçe taraf olabilecekleri seçenekler sunuluyor. Ve böylece öfke, esas kaynağından uzağa yönelip fayda üretebilme imkanını kaybedip atıl kalmaya mahkum ediliyor.

***

Çözümün nerede olabileceğinden bahsetmeye geçmeden önce, devletlerin varoluş amacının temelde sınıf egemenliğini sağlamak olduğunun notunu düşmek gerekecek.

Burjuva devletler, bahsettiğimiz şiddet politikalarını iktidar hırsıyla dolu düzen partilerinin dönemsel hedeflerinden, günceldeki siyasi konjonktürden ya da liderlerin kişilik özelliklerinden bağımsız olarak, sermaye sınıfına ait zor aygıtının kendisi oldukları için uyguluyorlar.4 Sermaye sınıfı için kârlı olan sömürü düzeni yıkılmadıkça da devletin esas rolü bu olmaya devam edecektir.

Bu konu, yine görünen şiddet ve onun devletlerle olan ilişkisine odaklanarak yapılacak başka bir çalışmanın konusu olacak denli detaylı bir çalışmayı hak etse de, çözümün düzen partileri arasında yaşanacak bir tür iktidar değişikliğinde olduğu yanılgısına düşmemek adına devletlerin temel işlevine değinmek kritik bir öneme sahip.

***

Şiddetin görünen yüzüne geri dönerek devam edecek olursak:

Şiddetle ilgili konuşulan şey babasından dayak yiyerek büyümüş olan kişinin ilerde kendi çocuğuna da aynı şiddeti uygulamaya yatkın olabileceği çıkarımından ibaret olduğu sürece, insanın kendi doğasını bir yaşama sığacak sürede değiştirmesi mümkün olmayacağından, kitlelerin şiddetin çözümsüz bir olgu olduğu sonucuna varması kaçınılmaz oluyor. Ama bu elbette ki bir yanılgı. Bu yanılgıdan kurtulabilmek için ilk önce konuştuğumuz şeyi değiştirmemiz gerekiyor.

Şiddetin öznel sebeplerini -burjuva ideologları sağ olsun- yeterince öğrendik. Artık bir erkeğin boşandığı eşini tüfekle vurmayı aklına getirse de bunu yapamıyor olmasını sağlamayı konuşmalıyız ve sistemi birinin sırf eşcinsel olduğu için sokak ortasında dövülerek öldürülmesini önleyecek yönde değiştirmenin mümkün olduğundan bahsetmeliyiz. Tabii bu değişimin kimler tarafından frenlendiğini de bilerek, düzenin mevcut halinin kimlere fayda sağladığını da unutmadan.

Aksi halde günümüzde olduğu gibi öfkeli ama çözümsüz kalabalıklar büyüyecek, baktıkları noktadan homofobik ve ırkçı liderlerin iktidara geldiklerini görmelerine rağmen, maruz kaldıkları şiddetle bu liderler arasında bir bağ kuramaz hale gelecektir.

***

Tekrara düşmek pahasına bir kez daha belirtmeliyiz ki; toplumun hiçbir üyesi tarafından şiddetsiz bir yaşamın tahayyül edilemiyor oluşu, bunun arzulanmasına rağmen değişip dönüşmenin hiçbir düzlemde mümkün olmadığının kanıksanması, her an kitlesel ölçekte şiddet uygulamalarına başvurabilecek kadar tetikte olmak zorunda olan emperyalist güçlerin varlığını sürdürmesi için birincil önemde yer alıyor.

Filistinli çocukların üzerine bomba yağdırmakla, eşini döven bir erkeğin ona “yerini bildirmesi”, bir babanın eşcinsel olan oğlunu aşağılaması ya da tecavüze uğrayan aile ferdinin “onu koruma” kisvesi altında susturulmaya çalışılması, aynı yapısal şiddetin farklı ölçeklerdeki tezahürlerini oluşturuyor. Biri dış politikayla, diğeri iç ideolojiyle ilgili ama aynı üretim ilişkisine hizmet ediyor, aynı yapısal düzenin iki ucunu oluşturuyorlar. Biri bombayla işliyor diğeri tokatla ama hedefleri aynı: sömürü düzenini ayakta tutabilmek.

***

Édouard Louis’nin şiddetle ilgili fikirlerinin özünde, onun toplumun alt katlarında patlak veriyor gibi görünmesine rağmen, asıl olarak yukarıdan aşağıya bir yapının sonucu olarak inşa edilmiş olduğu yatıyor.

Belki de buna bir ekleme yapmak gerekecek: Hem de en yukarıdan, emperyalizmin devamlılığına göbekten bağlı olan bir yapının sonucu olarak inşa edilir.

Dolayısıyla da nasıl anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunamıyorsa, emperyalizmle mücadele etmeden de eril şiddete, homofobiye ya da ırkçılığa karşı verilen mücadelede başarılı olmak mümkün değildir.

  • 1

    Louis, É. (2023). Şiddetin Tarihi (A. Erkay,     Çev.). İstanbul: Can Yayınları

  • 2

    Louis, É. (2020). Babamı Kim Öldürdü (A. Erkay, Çev.). İstanbul: Can Yayınları

  • 3

    Lenin, V. I. (2021). Emperyalizm: Kapitalizmin en yüksek aşaması (B. Oğuz, Çev.). İstanbul: Yazılama Yayınevi.

  • 4

    Lenin, V. I. (2022). Devlet ve Devrim (Çev. M. H Spatar- C. Üster). Yordam Yayınları.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.