Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Düzenle bağları koparmak: Sevgi Soysal

Türk edebiyatının en önemli isimlerinden Sevgi Soysal 86 yıl önce bugün dünyaya geldi...

Nurdan Yıldırım

Yayın Tarihi: 30.09.2022 , 09:23 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

“Korkma, aydınlığı bir ucundan da olsa görenlerin işi değil korkmak. Karanlıktan çocuklar korkar. Biz ne çocuğuz, ne de her yer karanlık. Düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra zaten karanlıktan korkmayan biri olursun.”

Sevgi Soysal okumuş herkesin zihnine kazınmış birkaç cümle vardır. Kiminin aklında Tante Rosa’dan bir kadınca bilemeyiş kalır, kiminin aklında Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’ndan umut dolu bir anı. Ama en çok başka bir dünyanın mümkün olduğunu görebilmektir Sevgi Soysal.

Sevgi Soysal yaşasaydı bugün 86 yaşında olacaktı. 40 yıllık yaşamına gazete yazıları, cezaevi anıları ve öykülerinin yanı sıra üç roman ve bir tamamlanmamış roman sığdırdı.

Soysal’ın kitaplarını yayımladığı 60’lı ve 70’li yıllar, Türkiye’de edebiyatın büyük oranda politize olduğu bir dönem. Sevgi Soysal da böyle bir iklimde tüm yazdıklarında insanın kendi özneliğinin siyasi bir alan olduğuna, öznel olanın politik olduğuna dikkat çeker. Özellikle romanları Yürümek, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti ve Şafak’ta, siyasi mücadelenin yalnızca dışarıda, iktidara karşı çıkmayı değil; öznelerin kendi içinde, kendilerine dayatılan sınırlara karşı çıkmayı da içerdiğini, gündelik hayatla kavgaya girişmemiz gerektiğini hatırlatır bize. Bunu yaparken de hep bir değişimi, dönüşümü işaret eder.

Sevgi Soysal’ın yaşadığı toplumla her zaman bir derdi vardır fakat politik tavrının, topluma dair dertlerinin öne çıktığı 1970 sonrası eserlerine açılan kapıyı Tante Rosa ile aralar ilk kez. 14 kısa bölümden oluşan bu kitap kendi zamanında “bizim örf ve adetlerimize yabancı olmasıyla” eleştirilir. Fakat buradaki asıl yabancılık Tante Rosa’nın Alman olması veya Katolik olması değil, özgürlüğünü sahiplenen bir kadın olmasıdır. Çünkü Tante Rosa anne olmayı reddeder, iyi bir eş olmayı reddeder, hiçbir işte tutunamaz, hiçbir ilişkisi yürümez, yalnız başına ölür ve kimsesizler mezarlığına gömülür.

1970 yılında çıkan, TRT sanat ödülleri yarışmasında başarı ödülünü alan Yürümek ise çok geçmeden 1971 yılında müstehcen bulunarak toplatılır. Gerekçe olarak romandaki bir karakterin köyde eşeğe uyguladığı cinsel istismarın ayrıntılarıyla betimlenmesi gösterilir. Yürümek gerçekten “müstehcendir” fakat bu sebepten değil. Cinselliğin tabu olarak kurulmasını, aileden başlayarak örgütlenen ahlakı, kadının bedenine yabancılaşmasını, tüm bunların arkasındaki toplumsal ilişki ağını görmemizi sağladığı için müstehcendir Yürümek. Öte yandan romandaki karakter Ela’nın hayatında, denetim mekanizması işlevi gören, otoriter bir anne figürü vardır. Burada neden bir otoriter figür olarak kadın karakterin seçildiği ise aslında Sevgi Soysal’ın kadın sorununu algılayışına örnek gösterilebilir.

Sevgi Soysal’ın her zaman bir kadın sorunu vardır ve kitaplarında bunu tartışır. Romanlarında idealize edilmiş, her şartta güçlü, cefakâr, kahraman kadınlar yer almaz, toplumun içindeki gerçek karakterler yeniden yaratılır. Kadın sorununun çözümünü ise yarattığı karakter üzerinden toplumun geldiği mevcut durum ile açıklamaya çalışır. Kadın karakterlerin roman içindeki konumlarını toplum ile etkileşimi üzerinden ele alır. Roman ve öykülerindeki ana eksen ise açıkça kapitalist düzene, onun insanları, özellikle kadınları kuşattığı değerlere karşı duruştur. Ve bu kadın karakterlerin en önemli özelliği kendilerini kuşatan yaşam biçiminden kurtulma isteğidir.

Sevgi Soysal düzeni, yalnızca kendisinin de içinden çıktığı küçük burjuva kadınları yansıtarak sorgulamaz elbet. Balzac’ın “gözün gastronomisi” dediği kavramla; modern kamusal hayatın görsel haliyle, giyim kuşamdan, kamusal davranışlara kadar kentli orta sınıf tiplemeleri çıkarır karşımıza. Toplumsal olana bakarken özneyi de unutmamayı öğretir. Hepsinin ortak noktası, düzenle kurdukları bağ açısından farklı konumlarda yer almaları, farklı iktidar ilişkilerine dair ipuçları vermeleridir.

“Bir şeyi kavramak, istemek, hemen onun olması demek değildir, anlıyor musun? Böylesi güçlü bağlar bir Çarşamba günü kopmaz; bunu isteyip de, daha gerçekleştiremiyorsan, henüz günü gelmediğindendir. ... Günü gelecek be Olcay, yeter ki iste, yeter ki istemesini bil. Asıl yalan koparmadan, koparma günü gelmeden, kopardım sanmak…”

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nin leitmotifi olan kavak ağacı hem mevcut düzenin çürümüşlüğünü hem de yeni gelecek düzenin taşıdığı umudu barındıran bir simge olarak yer alır. Burada kavağın devrilmesi, düzenle bağları koparmak için doğru zamanın geldiğinin habercisidir. Kavak, Olcay ve Doğan’ın birer özne olarak değişimi üzerinde belirleyici bir rol oynar, düzenin çemberinde sıkışmış bireyler için özgürleşme umudunu barındırır. Anneleri Mevhibe Hanım’ın ev içi düzeninin bir uzantısı olan kavağın devrilmesiyle birlikte, bahsedilen güçlü bağların kopma günü gelir. Biz bu kırılmanın tümüyle gerçekleştiğine roman içinde tanık olamasak da Doğan ve Olcay’ın çemberlerini kırmaları için gereken şartların hazır olduğunu anlarız. Son olarak da asıl tüm çelişkiyi bağladığı yerde, kavak kapıcının üzerine devrildiğinde, devletin en tepesinden, bir apartman içindeki gündelik hayatın örgütlenme biçimine kadar ülkede iktidarın tezahür ettiği her yerde, emekçilerin ezilip kalmasına işaret ettiğini anlarız Sevgi Soysal’ın.

Yürümek’te yürüme eyleminin kendisi, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde devrilen kavak ağacı, Şafak’ta ise yeni doğan günün ilk ışıkları değişim umudunun simgesidir. Sevgi Soysal, okurları tam da bu simgelerin belirdiği yerde yalnız bırakır: Yürümek’te ana karakter Elâ alıştığı hayattan yürüyüp çıkarken, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde kavak ağacı devrildiği anda, Şafak’ta emniyetten salınanların günün ilk ışıklarında yeni hayatlarına doğru yola çıkarken sonlanır romanlar. Böylece bu simgeler aracılığıyla kurduğu değişim umudu ayakta kalır. Bize, yani okura bu noktaya kadar eşlik eder, karakterler umuda açılan eşiğe geldiklerinde ise, onları da bizi de özgür bırakır.

Sevgi Soysal’ın kişileri canlı ve gerçek, karakterleri ise hayatın kendisi gibi değişkendir. Onlar da bizim gibi ilişkileriyle var olur, gerçeklikleri kurdukları ilişkilerin niteliğine bağlıdır, duyguları, düşünceleri içinde bulundukları kendi gerçeklerinden bağımsız değildir. Ama bir yandan da yaşadıkları olayların içinde biçimlenir ve değişimleri davranışlarına yansır. Sevgi Soysal da umudu kaleminden hiç eksik etmediği için, bu ilişkiler bütünü sonucunda karakterler muhakkak dönüşüm yoluna girer. Bir kırılma noktası yaşayan karakter o kırılmanın üzerine gider, geriye düşmez, mücadele eder. Nazım gibi, “umut insanda” der Sevgi Soysal da. Ve onun karakterlerinin takıldığı engelle bugün de karşımızda duran aynı şeydir: Bu düzen yıkılmadıkça bizi kuşatan, köleleştiren yaşam biçiminden kurtulmamız mümkün değildir.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.