Sayfa yolu
Dünyamızdan bir Kadir Cangızbay geçti
İlke dündar
Yayın Tarihi: 12.08.2023 , 21:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Kadir Hoca, kendisini tanıdığım günden son görüşmemize dek ölüm gerçekliğine gönderme yapmayı ihmal etmedi. Son yıllarda ise yaşını belirterek daha fazlası zor minvalinden bir kabule yanaşmaya yönelmişti, sonunda da korkulan oldu ve Hoca, artık yok.
“Ulan madem yarattın, öldürme, ne ayıp bir şey,” derdi Kadir Hoca eğer varsa şerhini düşerek seslendiği Allah’a ve eklerdi: “Yaşarken benim test etme şansım olamadı ve olamayacak ama siz, eğer ölürsem, Tanrı’nın olmadığından emin olabilirsiniz çünkü eğer varsa [kendini göstererek] böyle bir şeyi öldürmez.”
Ölüm olgusuna felsefî bazda takık olmasının ötesinde, kendi özelinde, zihninin biricikliğinden kaynaklı olacak şekilde yok olup gideceği gerçeğine tahammül edememesi söz konusuydu. Ölümle ilgili espri formundaki söylenmelerinin temelinde yer alan motivasyonu buydu.
Ne şüphe, Hoca’nın kendisi de zihni de biricikti ve onu bilen, tanıyan kimsenin aksini iddia edeceğini sanamıyorum. Ayrışma, işbu biricikliğin anlamlandırılması noktasında yaşanageldi. Yekten ifade etmek niyetindeyim: Hoca’nın fikirlerini ve teorik katkılarını bir yana bırakıp esprilerini, tuhaf davranışlarını, tuhaf alışkanlıklarını ön plana çıkartanlar her zaman için çoğunluğu oluşturdular ve adını koymak gerekirse bu, özünde ilgili biricikliği yadsıma olan, obskürantist ve/veya mistifiye edici bir yok sayma operasyonuydu.
“Yadsıma ve bunun üzerine kurulan, gerçek olguları karşıtına çevirme fantezisi acı veren bazı dışsal izlenimlerden kaçmak imkansız hale geldiğinde kullanılır.”1
Doğrudur, Hoca’nın fikirleri de ahlâkî tutum ve davranışları da acı verici bir deneyime dönüşebiliyordu. Acıyı var eden, kişinin mevcut konumunu (fikir düzeyinde olsun pratikte olsun) sorgulamaya, yeniden ele almaya iten bir tür zorlantı hâli idi. Aşınmadan, çizik bile almadan, gerek sıvışarak gerek sürünerek gerek yokmuş gibi yaparak iman ettiği faydacılığın rehberliğine tüm benliğini bırakanların şaşırtıcı olmayan tepkisi, kaçmak, yadsımak oluyordu.
Tevekkeli değil Hoca, ele aldığı mesele her ne ise buna yönelik olarak neyin ne olduğunu, neyin ne olması gerektiğini boşluk bırakmamaya yemin etmişçesine ortaya koyardı. Böylesine güçlü bir tutum en fazla tutarlılık sorgusuna tâbi tutulabilirdi ama bu sorguya da insanın en baştan girişesi bile gelmezdi: Düşünce sistematiği de yaşam pratiği de fikirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Hâl böyle olunca ortaya Kadir Hoca tipi bir ahlâkî tutum çerçevesi çıkardı. Buyurunuz bir örneği:
“…yıllarca Çin malı model araba almamaya gayret ettim, İtalyan mallarından çok daha ucuz oldukları halde, sırf küçücük kız çocuklarını -parmakları da ince olduğu için- karın tokluğuna ve Güney Afrika’nın elmas madenlerindeki siyahiler gibi -fabrika çıkışında en mahrem yerlerine kadar arayarak, iç piyasaya mal kaçırılıp ihraç fiyatları yükselmesin diye- çalıştıran sözde sosyalist/komünist alçakların suçuna iştirak etmiş olmamak için. Ancak, ne zaman ki çocuğumuz oldu, kendim şerefli kalayım diye ucuzundan üç tanesini alabileceğim oyuncaktan bir tanesi¬ne razı olmanın, aslında şerefimin bedelini başka birine ödet¬mek şeklindeki egoistçe bir kolaycılık olacağını düşünüp Çin mallarına boykotuma son verdim.”2
Her şeyin alınır-satılır olduğu ve değişim değerinin egemenliğini ilân ettiği bir dönemde bir insanın özgün fikirler üretmekle kalmayıp bunları son derece sağlam temellere dayandırırken diğer taraftan da hayatını -yukarıdaki örnekte de görüldüğü üzere işi şova dökmeden, gerçekçi zeminde kalarak- buna göre sürdürebiliyor olması, muhatapları için sindirmesi güç bir tutuma karşılık gelmekteydi. Zaten doğrusunu isterseniz Hoca’nın fikir düzeyinde pek az muhatabı olmuştur. Sorulsa, ya -bir anda bağırıp çağırabilen mizacına atıfla- “Hoca’nın ne yapacağı belli olmuyor ki” denir ya da zorlantılı bir gülümsemenin eşlik ettiği ve Hoca’nın mizahını muzipliğe çevirme çabası ile bezenmiş es geçme taktiğine müracaat edilir; “Hoca işte…..”. Tüm bunlar, Hoca’nın son derece iyi bir sosyolog olmasının doğal sonuçlarıdır.
Kadir Cangızbay bilimin asla ve asla tasvir etme çabasına feda edilemeyecek, nihai amacı “açıklamak” olan bir iş olduğunu vurgulayarak sosyologun işinin, farklı toplumsal öznelerin belirleyiciliği ile varlık kazanmış olan toplumsal gerçekliğin belirleyicilikler hiyerarşisini ortaya koymak olduğunu belirtir:3
“Her bir toplumsal gerçeklik, farklı toplumsal özneler arasındaki güç dengesi esasında biçimleneceğine ve bu öznelerin belirleyicilik paylarıyla egemenlik oranları arasında doğrudan bir ilişki bulunacağına göre, açıklamak’a yönelmeyip betimlemekle yetinen sosyolog da bilimin nihai amacından uzaklaşmasının ötesinde, incelediği nesne üzerinde belirleyiciliği ağır basan unsurların egemenliklerini meşrulaştıran bir ideolojik hizmetkâr durumuna düşecektir.
(…) … görevi, kendiliğinden dönmediğine göre mutlaka birileri tarafından döndürülen toplumsal dünyanın kimler tarafından nasıl döndürüldüğünü ortaya koymak olan sosyoloğun kendisi de aynı dönüşe kapılıp, dünyanın sabit, mevcut döndürülüş tarzının sonuçlarını da evrensel bir düzenliliğin zorunlu tezahürleriymiş zanneden gafil durumuna düşmek istemiyorsa, söz konusu egemenlik odaklarından olabildiğince uzakta durması, herhangi bir ahlâkî yükümlülük veya ideolojik/siyasî tercih değil, doğrudan doğruya meslekî bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.”
Sosyal bilimlerin metodolojisinin sosyoloji ve felsefe olmak üzere iki temel sac ayağı üzerinde yükseldiğini düşünenlerdenim. Dolayısıyla Hoca’nın yukarıda çizdiği çerçeveyi esas aldığımız zaman herhangi toplumsal meseleyi konu eden sosyal bilimcinin açıklama çabasını bir yana bırakıp tasvir etmekle yetinmesini, ilave bilimsel çalışmalarıyla aksini kanıtlamadığı müddetçe, ilgili toplumsal gerçekliğin belirleyicilerinden olan bir (veya birkaç) egemenlik odağına hizmet etmek olarak ifade etmek mümkün hâle gelmektedir. Bu durum bir yönüyle Hoca’nın sosyoloji ve sosyalizm arasında kurduğu bağ ile ilgilidir:
“Kendinden ortaya çıkmayacak olan bir durum veya nesneyi husûle getirmek, ortaya çıkarmak üzere harcanmış bilinçli çaba; -her seferinde bu kadar söylemeye gerek yok- bunun adı emektir. Toplumsal/beşerî varlık olarak insanın da temelinin emek olduğunu söyleyen, 1803 ya da 1804’te Saint Simon’dur ve bu nedenle sosyolojinin babasıdır. Bir sosyologun veya bu bilgiye sahip olan bir insanın, beşerî olan her şeyin evrensel ve yegâne temelinin emek olduğunu bilip de aynı zamanda bu ontolojik temelin etik anlamda da yegâne kriter, en üst değer olarak alınmasını istememesi, zihinsel veya ahlâkî bir şizofreniyle malül olmak olduğu anlamına gelir; ki, emeğin en üst değer, nihai değer olarak alınmasını istemekten de başka bir şey değildir sosyalizm.”4
Dolayısıyla “…sosyoloji, ya alt-üst edici (üsttekiler/egemenler açısından ‘yıkıcı’) olacaktır, ya da hiç olmayacaktır; ve sosyolog olmak için üsttekilerle kavgalı olmak, tabiî ki yetmez, ama gününü üsttekilerin düşmanlığını/gazabını üzerine çekebilecek hiçbir şey yapmadan geçirmiş olan sosyolog da o gün fiilen sosyologluk etmemiş demektir”5 ve hâliyle demografik verileri alt alta sıralamayı sosyolojik analiz diye yutturmaya çalışan kurnazlar, 15-20 anket sorusuyla toplumsal gerçekliği yakaladığını zanneden eblehler, siyasal tercihlerinin bir sonucu olarak mayın eşeği misali “açıklamak”tan imtina etmektedirler.
Ekolojik krizi kapitalizmin adını anmaksızın anlamlandırmaya çalışan bir akademisyene ardı arkası kesilmeyen itirazlarımı sunmamın sonucunda “Sen de her şeye bir laf buluyorsun…” türünden bir söz işittiğimde boşuna “Ben Kadir Hoca’nın öğrencisiyim.” dememiştim – Hoca’yı teorik bazda yanına alan rüzgârı da arkasına almış sayılmaktadır desek, yeri.
Ekoloji demişken, gerek dünyada gerek Türkiye’de ekolojik meselelere ilişkin olarak Hoca’nın “‘Habeas Corpus’tan ‘Habeas Oikos’a Ekolojizmin Zorunlu Güzergâhı”6 başlıklı metnin üzerine çıkacak başka bir çalışma var mı, hiç mi hiç emin olmadığımı belirtmek isterim. Bir örnek:
“…doğa, insanın bilinçli müdahalesine maruz kaldığı ölçüde artık doğal değildir. Bu durumda, insanla doğa arasındaki ilişkide ‘doğal denge’yi korumaya ya da yeniden kurmaya kalkışmak, vicdan temizlemeye yönelik bir ‘illüzyon’dan kaynaklanmıyorsa, belirli bir depolitizasyon programının en kurnazca tuzaklarından birine düşmekten başka bir şey değildir: insan doğal dengeyle tümüyle uyumlu kalsa, onu öyle bıraksa, zaten beşerî değil, zoolojik dizide yer alan, salt antropolojik bir varlık olurdu.”7
Kimleri bu ifadeleri okuyunca “Aa Zizek’in ifadelerinin neredeyse aynısı!” diyebilir; benim için ise tam tersiydi, Zizek’in benzer ifadelerini okuduğum anda “Aa, Kadir Hoca’nın yazdıklarını yazmış adam!” demiştim.
Benzer bir tepkiyi Alain Badiou’nun Etik’ini okuduğumda da vermiştim. Badiou’nun bu kitapta eleştiriye tâbi tuttuğu insan hakları ideolojisine ilişkin görüşlere, Kadir Hoca’nın “İnsan Hakkı Değil İnsan Olma Hakkı”8 başlıklı metninden zaten âşinâydım. Buyurunuz bu metinden de -uzunca- bir örnek:
“‘İnsan hakları’ insanın ‘özneleşme’sini engelleyen/engellemeye yönelik her türlü tasalluta karşı bir kalkan işlevine sahip olmalıdır’ dedik; yoksa ‘özne’liğine yönelik ya da ‘özne’liğini yok eden değil; zira, insanın özneliği, kendisi tarafından hazır bulunmuş, kendi içinde taşıdığı, salt insan olarak doğmuş olduğu için peşinen garanti edilmiş bir öznelik değildir. Daha doğrusu, eğer böyle olsaydı, zaten burada kendisinin özne’liğinden söz edilemezdi; zira insan, yoktan var eden, kendi kendisinin yaratıcısı da yine kendisi olan bir varlık, kısacası Tanrı olmadığına göre, doğuştan hazır bulmuş olacağı bir özne’lik, kendisine kendi dışından verilmiş, dolayısıyla, ister istemez kendi dışından belirlenmiş/var edilmiş/biçimlenmiş de olurdu ki, tümüyle kendi dışından belirlenmiş, bu belirlenmişliği içinde varlık kazanan, var olan, devinen, davranan bir varlık, kesinlikle özne değil, mutlak bir nesne konumunda bulunuyor demektir. Yani, insanın özne’liği, ya kendi ürünü olacaktır; ya da hiç mi hiç olmayacaktır.
(…) insan, nesnesi itibariyle değil, tam tersine, nesne olma durumunu gerilettiği ölçüde hak öznesi durumuna geldiğine göre, insanın nesne yanına, yani kendi dışından verilmiş/belirlenmiş/biçimlenmiş/biçimlendirilmiş yanına ilişkin hiçbir özellik hiçbir şekilde bir hak ölçütü olarak görülemeyeceği/vaz’edilemeyeceği gibi, insanın nesne yanına ilişkin hak ölçütleri öngören, vaz’eden her türlü düşünce, inanç ve bu esasta oluşmuş her türlü örgüt, hareket veya akım da, kendisini (din, kilise, devlet, mezhep, tarikat, cemaat, parti, ahlakiyet, töre vb...) ne kılıf altında/hangi çerçeve içinde sunarsa sunsun, insan hakları ve buna bağlı olarak insanın kendi inancına göre yaşama/örgütlenme özgürlüğü adına veya ‘demokrasi’,’çok-seslilik’, ‘çoğulculuk’, ‘sivil toplum’, ’farklılığa/farklılara hoşgörü’, ‘farklı olma/farklılaşma hakkı/özgürlüğü’ vb... türünden formüller aracılığıyla savunulabilir olmamanın ötesinde, insanın ‘insan olma hakkı’ndan söz edebilmek için kendileriyle en şiddetli, en kararlı ve en radikal şekilde mücadele edilmesi gereken birer insanlık suçu olmanın ötesinde hiçbir şey değildirler.
(…) …insanın kollektif olarak özneleşme sürecini de kapsar hale gelmesini de hedeflemeyen bir insan hakkı anlayışının, ancak ve ancak bugünün egemenlik ilişkilerini meşrulaştırıp, beşerî anlamda insan olmanın sadece bireysel bedenlerle sınırlı olduğu bir dünyayı yegane mümkün dünyaymış gibi göstermek suretiyle, insanları, birey olarak özneleşmelerinin kollektif olarak köleleşmeleri şartına bağlandığı bir paradigmaya hapsetmekten başka hiçbir işlevi olmayacağı açıktır.”9
Keza Kadir Hoca globalleş(tir)me çağında kişinin kendisini pazara değişim değeri üzerinden sunması suretiyle kendi kendisinin kapitalistine dönüştüğünü ifade etmişti10 fakat çoğu kişi bu saptamayı başka ifadelerle Chul Han’ın Psikopolitika kitabından11 okudu. Globalizasyonun etkilerine dair Hoca’nın çizdiği çerçeveyi çok daha önceden bildiğim için, sırf hakikat değersizleşsin diye kendiliğinden değersizleşiyormuş gibi bir anlatının12 anaforuna kapılmak yerine sözün de artık değişim değeriyle toplumsal hayatta yer aldığından hareketle -ve dolayısıyla Marksist düşünüş biçimini bir kenara itmeksizin- post-truth tartışmalarına bir katkı sunmam mümkün olabilmişti.13
***
Hoca, kendi çabasıyla bir araya getiremeyeceği sayıdaki öğrenciye ders vermeyi üzerine para vererek gerçekleştirmeye gönüllü olacağı bir faaliyet olarak görür ve devletin kendisine bu sebeple bir de para veriyor olmasını şakayla karışık tuhafsardı. Üniversitesine, ders vermeye bu denli tutkuyla bağlı olan ve çeşitli vesilelerle okulun efsanesi olduğu hemen herkesçe vurgulanan Kadir Hoca’ya, yaş haddinden emekli olmasının ardından, ders verdirilmedi. “Rektörlüğün kararı bu, biz ne yapalım.” cümlesinin arkasına sığınan pek çok kişi oldu. Üniversitenin ne olduğunu az buçuk bilen kimse tabiî ki de bu ve benzeri bahanelere itibar etmedi. Ama ne olduysa oldu, sonuç itibariyle Hoca’nın sonu böyle, yani ders vermesi engellendikten sonra başladı; ruhen ve bedenen hızla çöktü. Bu utançta kimin ne kadar rolü olduğunu bilen biliyor. Ben, başka bir şekilde ifşa olanı ile bahsederek yazıya devam etmek isterim.
Dönemin Gazi Üniversitesi rektörü Süleyman Büyükberber idi. Hakkında Sabah Gazetesi’nde Gazi Üniversitesi Paralelin Evi Oldu başlıklı ve 7.5.2014 tarihli bir haber mevcut:14
“Gazi Üniversitesi, gerçekleştirdiği haksız kadrolaşmayla cemaatin ikinci adresi oldu.”
Üniversitede Gülen örgütü 200’ü yönetimde 500 kişiye ulaştı.
2012 haziran ayında Gazi Üniversitesi’nde yapılan rektörlük seçimlerinde rektör adayı olan Prof. Dr. Süleyman Büyükberber (…) 188 oy alarak 5. oldu. Ancak (…) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından (…) sürpriz bir sonuçla rektör olarak atandı.
(…) Prof. Dr. Büyükberber, 2 bine yakın akademik kadrosu bulunan üniversitenin tüm dengelerini değiştirdi. 9 daire başkanından 6’sını değiştiren ve paralel yapıya yakın isimlere görev veren Büyükberber, rotasyon adı altında ise yüzlerce personelin görev yerini değiştirerek, tüm kadrolara paralel korkusu salmayı başardı.
(…) Kadrolar, Gazi Üniversitesi öğretim üyeleri arasında, ‘Cemaatçi yapılanma’ tepkilerine neden oldu. YÖK’e şikayet mektupları yağdı.”
Nitekim kendileri FETÖ soruşturmaları kapsamında görevden alındı ve 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Dönemin Dekanı, Nail Öztaş. Derslerine Zaman Gazetesi’nin kupürleriyle gelmesinden biliriz.
Dönemin Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı, Tevfik Erdem. FETÖ’nün kamudan temizlenmesine yönelik ihraçlarda ilk atılan araştırma görevlilerinden birisinin “kazandığı” sınavın jüri başkanı olma şerefi, kendisine ait. İlgili kişi sınava girmeye düzenlenen sahte evrakla “hak” kazanıyor. Yetmiyor, bir de ön değerlendirme sıralamasında birileri tarafından üst sıralara çıkartılıyor.
Diğer jüri üyesi, dönemin Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Hikmet Kavruk. Üçüncü jüri üyesini tahmin etmek zor değil; Nail Öztaş.
Bu kadar ayrıntıya ister istemez vâkıf oldum tabiî; sınava girenlerden biri de, Kadir Hoca’nın öğrencisi biçimindeki sakıncalı sıfatıyla, bendim.
Yeteneğiniz kısıtlı, beceriniz kıt, bildikleriniz yanıldıklarınızdan az, konumunuzu hak etmekten ise fersah fersah uzaksanız, ortamınızda bir “efsane” olsun istemezsiniz; hakkıyla efsane oluş karşısında boğulup da her karşılaşmada kendi gerçeğinizle yüzleşme acısı yaşamamak adına.
Kadir Hoca’nın “limon olmak” diye bir tâbiri vardı; mandalina yumuşaklığı, parmağı bir yerden sokunca diğer taraftan çıkmasına müsaade eden yapısı nedeniyle karaktersizliğe karşılık gelirken limon, 2 metre-150 kg’lık adamın bile yüzünü ekşitme potansiyeline sahip olması, parmakla delinmeye müsait olmaması nedeniyle karakterliliğin ifadesiydi. Buradan hareketle ise limon olmak, insanın Cemil Meriç’in tâbiriyle denizdeki herhangi bir dalga olmamasına denk düşmekte idi ve bu itibarla Kadir Hoca da kendisini limon olanlardan sayardı. Hoca da kendisini biliyordu, Hoca’yı üniversitesinden uzaklaştıranlar da.
İlgili aktörlerden birisi -Hoca kendisine “sürüngen” derdi- Hoca’nın Karşıyaka Mezarlığı’nda 23 Temmuz günü düzenlenen cenazesine de geldi. Büyük tesadüftür, tam o esnada değerli dostum Evren Demiryürek ile insanda utanma duygusunun nasıl yitirildiğini, alçalmanın ucu-bucağının olup olmadığını konuşmaktaydık.
Alçalma kavramı içerisinde bir yanılsama barındırıyor. Alçalma denince insanın aklında ilk oluşan, herhangi ilk durumdan görece mesafe farklılaşmasına gönderme yapan bir kelime ile karşı karşıya olduğumuzdan, alçalmanın düzeylerinin, ucunun bucağının olduğu. Fakat öyle değil. Alçalmadaki denklem 0 ve 1’den oluşuyor. Dolayısıyla “daha fazla alçalan” veya “daha az alçalan” diye bir şeyden bahsetmek imkânsız. Bir kere alçalan, tamamen alçalmıştır ve yapıp edeceklerinin sınır noktası o an ortadan kalkmıştır. Alçalma vakalarına yönelik “bu kadarı da nasıl olur” türünden şaşırmalarda kazanılması gereken olgun ve vakur bakış, tam olarak burada yer almaktadır: Alçalandan her şey beklenmelidir çünkü alçalma, dibi olmayan, illa ölçüsü lazımsa dünyanın bir yerinden başlayıp öteki ucundan çıkan bir kuyu misali, mandalinayı akıllara getirecek türden, bir boşluk hâlidir.
Alçak, bir kere kendisini aşağılık kompleksinden devşirdiği argümanlarla meşrulaştırdıktan sonra ona kendisi gibi olmayan herhangi insanın temas etme olanağı dahi yoktur. Yitirilen öz farkındalık, dışarıdan -psikiyatrik olanları haricinde- müdahalelerle geri getirilemez. Bu durum akıllara Hüseyin Yayman’ın zamanında yanlış hatırlamıyorsam 17-25 Aralık soruşturmalarının ilgili bakanlarından birine yönelik “sokma akılla akıllılık olmaz” ifadesini getiriyor. Hey gidi.
***
Hoca, ailesi, korkuları vs. olduğu müddetçe kimsenin salt zihinden ibaret, intellect olamayacağını ifade ederdi ama kendisi de salt zihin olmaya en yakın insanlarındandı. Hâl böyle olunca onu sevmek ağır bir ahlâkî yükün altına girmek anlamına gelirken ona karşı çıkmak, ilgili konuda en az onun kadar kafa yormuş olmayı gerektiriyordu. Hoca’nın mizahını ve garipliklerini fikirlerinin önüne koyarak onu zararsızlaştırmak biçimindeki kaçış yolu işte bu şekilde ortaya çıkmıştır. O nedenle “Hoca’nın şu konu hakkındaki şu düşünceleri şu şu nedenlerle sorunludur.” diyenine, bu kadar zaman oldu, rastlayamadım. Yalnız Hoca’nın ölümünün ardından esaslı bir eleştiri (veya tastamam bir hesaplaşma hamlesi) diğer bir hocam Ahmet Çiğdem’den geldi. Ahmet Hoca’nın geçimsizlik, huysuzluk vb. bir yana koyacak olursak (ki, iki hocayı da tanıyanlardan biri yazıda Kadir Hoca’nın adının geçtiği her yere yazarının adını koymanın anlamı hiç değiştirmeyeceğini ifade etmişti) Hoca ile ilgili düştüğü notlardan birisi aynen şöyle:
“Georges Gurvitch’in bilginin toplumsal ve tarihsel bağlamını öne çıkaran, diyalektiği bir aparatus olarak değil, bir süreç olarak değerlendiren görüşlerinden etkilenmişti (Gurvitch’ten sanırım Doğan Ergun aracılığıyla haberdar oldu). Ancak belirtmeliyim ki bu etkilenme Gurvitch’in sadece kendi çerçevesine sunduğu katkılarla sınırlıydı. Üniversite kütüphanesinde, Philip Bosserman’ın Dialectical Sociology: An Analysis of the Sociology of Georges Gurvitch [Diyalektik Sosyoloji: Georges Gurvitch Sosyolojisinin Bir Analizi] bulduğumda, kitabı okumadığını, hatta görmediğini söyledi açık yüreklilikle. Bir çok şeyi bilmeyi değil, bir şeyi iyi bilmeyi tercih ettiğini söyler, ‘sefil asistanların’ ilgilerini ‘bunlar malumatfuruşluk’ yargısıyla karşılardı. Dogmatizminde tutarlıydı, sanırım C. W. Mills’in Sosyolojik Tahayyül dışında değer vererek okuduğu başka bir bağlama ait metin yok denecek kadar azdı.”15
İkisinin de öğrencisi olduğumdan ötürü aralarına girmek istemem. Gelgelelim aralarına girmek zaten halihazırda imkânsız, birisi bu dünyadan göçtüğü için. Zaten hesaplaşma hamlesinin sıcaklığı geçtikten sonra muhatapsız kalakalmanın iç huzursuzluğunun üzerine çıkabilecek herhangi bir cümle kurulabileceğini zannetmiyorum. Ahmet Hoca, ölen biriyle hesaplaşmasını tamamlamanın gururu ne kadar yetiyorsa o kadar keyif sürebilir – dahası, garip bir sadakat anlayışımdan, ona rağmen onu sevmeye devam edenlerden olduğumdan ötürü, dünyada kaç çeşit keyif varsa tamamının kendisine eşlik etmesini gönülden isterim. Bize kalan, hüzün.
Not: Kadir Hoca’nın Anılar ve Portreler kitabında bahsettiği şarkıları şurada toparladım, yazının üzerine dinlenebilir.
İlke Dündar16
- 1Anna Freud, Ben ve Savunma Mekanizmaları, çev. Yeşim Erim, 2. Basım, İstanbul: Metis Yayınları, 2011, s. 70.
- 2Kadir Cangızbay, Kadıköy’den Emek-Bahçeli’ye, Aznavour’dan Cemil Meriç’e: Anılar ve Portreler, Ankara: Ütopya Yayınevi, 2018, s. 121.
- 3Kadir Cangızbay, Sosyolojiler Değil Sosyoloji, 4. Basım, Ankara: Ütopya Yayınevi, 2011, s. 9-10.
- 4Kadir Cangızbay, Türk Düşünce Hayatı: Sosyalizm-1, https://www.youtube.com/watch?v=CtjdxCfknfw&list=PL8jP_EHPgYSXRG4I-PFnARB-1xURj7lqX&index=8
- 5Cangızbay, a.g.e., 2011, s. 11.
- 6Kadir Cangızbay, “‘Habeas Corpus’tan ‘Habeas Oikos’a Ekolojizmin Zorunlu Güzergâhı”, içinde, Sosyalizm ve Özyönetim: Reel Sosyalizmden Sosyalist Realiteye, Ankara: Ütopya Yayınları, 2003, ss. 93-102.
- 7Cangızbay, a.g.m., s. 95-96.
- 8Kadir Cangızbay, “İnsan Hakkı Değil, İnsan Olma Hakkı” Birikim, sayı: 150, Ekim 2001, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-150-ekim-2001/2341/insan-hakki-degil-insan-olma-hakki/4245
- 9a.g.m.
- 10Kadir Cangızbay, Globalleş(tir)me Terörü, Ankara: Odak Yayın, 2003, s. 36-39. Byung-Chul Han, Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, çev. Haluk Barışçan, 2. Basım, İstanbul: Metis Yayınları, 2019, s. 15.
- 11Byung-Chul Han, Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, çev. Haluk Barışçan, 2. Basım, İstanbul: Metis Yayınları, 2019, s. 15.
- 12Anlatının en kötü örneklerinden biri için bkz. Yalın Alpay, Yalanın Siyaseti, 7. Baskı, İstanbul: Destek Yayınları, 2020.
- 13Bkz. Berk İlke Dündar, “Hakikatin Sırtındaki Yük: Siyaseten Doğruculuk” içinde, der. Bülent Özçelik, Hakikat Sonrası: Siyaset, Felsefe, Medya, Uluslararası İlişkiler, Ankara: Nika Yayınevi, 2021, ss. 147-184. https://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2014/05/07/gazi-universitesi-paralelin-evi-oldu
- 14Dönemin Gazi Üniversitesi rektörü Süleyman Büyükberber idi. Hakkında Sabah Gazetesi’nde Gazi Üniversitesi Paralelin Evi Oldu başlıklı ve 7.5.2014 tarihli bir haber mevcut:
- 15Ahmet Çiğdem, “Kadir Hocanın Ardından”, Perspektif, 24 Temmuz 2023, https://www.perspektif.online/kadir-hocanin-ardindan/.
- 16Dr. Öğr. Üyesi, Kapadokya Üniversitesi.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.