Sayfa yolu
Díaz-Canel: Zulme sessiz kalmayacağız; ilerlemeye, geleceğe ve erdemli olmanın değerine inanacağız
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 02.03.2025 , 15:09 Güncelleme Tarihi: 07.03.2025 , 11:39

José Martí Uluslararası Dayanışma Projesi adını taşıyan organizasyon tarafından çağrısı yapılan konferans, emperyalizm çağında dünyada yaşanan eşitsizlik ve dengesizliğin gerçek nedenlerini ve çözüm yollarını tartışan bir forum niteliğinde. Bu yıl altıncısı düzenlenen konferansa 98 ülkeden 400'ün üzerinde delege katıldı.
Konferansın kapanışında Küba Komünist Partisi Birinci Sekreteri ve Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel Bermúdez tarafından yapılan konuşma, Küba'nın gösterdiği olağanüstü yaratıcı direncin, ülkenin ulusal kahramanı José Martí'nin düşünce ve eylemine uzanan tarihsel kökenleri üzerine ipuçları sunuyor.
Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri ve Küba Cumhuriyeti Başkanı Miguel Mario Díaz-Canel Bermúdez tarafından Devrimin 67. yılında, 31 Ocak 2025 tarihinde Kongre Sarayı’nda düzenlenen “Dünyanın Dengeye Kavuşması İçin” başlıklı VI. Uluslararası Konferansın kapanışında yapılan konuşma
Sevgili dostlar,
Dünyanın dengesini sağlamak için fikir silahıyla, insanlığı kurtarıp özgürleştirebilecek tek silahla savunan sevgili Martí’nin izinden gidenler,
Sözlerime, bu etkinliğe katılımınızdan dolayı sizlere teşekkür ederek başlamak istiyorum. Bu buluşmayı sağlayan kişi, 172 yaşında olmasına rağmen asla yaşlanmayan bir insan: José Martí, ebedi bir insan. Küba'da bunu anlatmaya gerek yok, çünkü onun varlığını her yerde hissediyoruz.
Ve özellikle bu salonda bulunanlar önünde anlatmaya gerek yok, çünkü Havana’da geçirdiğiniz bu "Martí günleri" boyunca en çok konuştuğunuz şey, José Martí’yi bizim çağdaşımız ve henüz doğmamış çocukların da çağdaşı yapan bu ölümsüzlük oldu.
Sözlerime, her zaman olduğu gibi, Küba ile dayanışmalarını bizzat gösterme cesaretini sergileyen ziyaretçilerimize teşekkür ederek başlamak istiyorum. Çünkü bunu yalnızca yolculuk ve konaklama masraflarını karşılayarak değil, yalnız bırakılmamızı sağlamak için özel olarak tasarlanmış tehdit ve cezalara göğüs gererek de yapıyorlar. Küba’ya boyun eğdirmek için hiçbir silah işe yaramadı; Fidel ve Raúl Castro’nun liderlik ettiği kuşak, Martí’nin mirasını yaşatarak bunu kanıtladı.
Bu konferansa 98 ülkeden binin üzerinde kişi ve 400’den fazla Kübalı delegenin katılması, Küba halkı için muazzam bir moral kaynağı. Çünkü bu, insanlık için giderek daha tehlikeli hale gelen dengesiz bir dünyada bile onurlu duruşunu koruyan kahraman halkımızın direnişinin takdir edilmesi anlamına geliyor. Günümüzde, onurun bile pazarlık konusu haline geldiği bir dünyada yaşıyoruz.
Küba şunu çok iyi biliyor; 66 yıldır paha biçilmez olmasının ağır bedelini ödüyor. Çünkü bizi burada bir araya getiren ebedi insanın da dediği gibi: "Yoksulluk geçicidir, ama insanların yoksulluğu bahane ederek yaptıkları onursuzluk kalıcıdır."
Kübalı şair José Lezama Lima, Martí’yi "bize sürekli eşlik eden gizem" olarak tanımlamıştır. Bu ifade, onun bilgi ve sevgisinin derinliklerinin ne kadar büyük olduğunu ve asla tamamen anlaşılamayacağını ima ediyor olabilir.
Ve bu çok doğrudur: Martí, Kübalıların yanındadır, her zaman bizimledir. Onun varlığı okullarımızda, atölyelerimizde, fabrikalarımızda ya da hastanelerimizde ona adanmış mütevazı büstlerden, şiirlerini veya 21. yüzyıl için yazılmış gibi görünen sözlerini okurken hissettiğimiz hayranlığa kadar her yerde hissedilir. Onun düşünceleriyle eylemleri arasındaki tam uyumu keşfettiğimizde hayranlığımız daha da artar.
Ancak Martí yalnızca Kübalılara değil, bu dünyanın daha iyi ve daha dengeli bir yer olabileceğine inanan herkese eşlik eder. Ve bu insanlar, açgözlülüğün zirveye ulaştığı, açgözlülerin insanlığın acılarına tamamen kayıtsız kalarak sonsuz yeni acılar yarattığı bir dünyada, barbarlığa karşı direnerek mücadele ediyorlar.
Burada her şeyden önce, Filistin halkının maruz kaldığı soykırımdan, İsrail hükümetinin ve öldürme arzusunu körükleyenlerin elinden yaşanan zulümden bahsediyorum. Aynı zamanda, ekonomik dengesizliğin kırbacı altında ezilip göç etmeye zorlanan binlerce göçmenin, vahşi bir zulümle ve aşağılayıcı bir şekilde kelepçelenerek ve zincire vurularak sınır dışı edilmesinden de söz ediyorum. Buradan haykırıyoruz: Filistin özgür olmalıdır! (Alkışlar.)
Ve elbette, yüzlerce kez terör kurbanı olan ve buna karşın asil adı uydurma terörü destekleyen devletler listesine eklenen, çıkarılıp sonra tekrar eklenen Küba'dan da bahsediyorum. Bütün bunların amacı itaatkâr uluslararası bankaların Küba’nın ticari ve mali işlemlerini engellemesini, Küba halkının temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik her türlü çabayı baltalamasını sağlamak.
ABD’nin dostluk bahanesiyle toprağını çaldığı, dostluk sözünün gereklerini ise asla yerine getirmediği Küba’dan bahsediyorum. Bir asırdan uzun zamandır hukuksuz bir şekilde işgal altında tutulan bu toprak parçası, askeri üs ve işkence merkezi olarak kullanılıyor. ABD imparatorluğunun düşman ilan ettiği insanlar o toprak parçası üzerinde kanıt olmaksızın hapsediliyor ve yasal bir belirsizlik içinde tutuluyor.
Uluslararası mahkemeler tarafından defalarca mahkûm edilen bu alçaklık yetmezmiş gibi, şimdi de bize sınır dışı ettikleri 300 bin kişiyi ABD’nin Guantánamo’daki bu askeri üssüne göndereceklerini söylüyorlar. Bir kez daha yasa dışılıkla, uluslararası anlaşmaların hiçe sayılmasıyla ve bazı ülke ve insanların insanlığın geri kalanından daha üstün olduğu şeklindeki kabul edilemez fikirle karşı karşıyayız.
Ancak tüm bunlara rağmen, burada da söylediğimiz gibi, "her ne olursa olsun", dünyanın efendilerinin verdikleri fermanlara rağmen, zulme karşı sessiz kalmayacağız; insanlığın ilerlemesine, geleceğe ve erdemli olmanın değerine olan inancımızı kaybetmeyeceğiz! (Alkışlar.)
Martí, bize iyimserliğimizde de eşlik ediyor; çünkü onda, Papa Francisco’nun çağrısını yaptığı umutlu insanı görüyoruz. O, şu sözleriyle insanlık onurunun asla yok edilemeyeceğini ve daima küllerinden yeniden doğacağını ifade eden bir mücadele insanıdır: "İnsanlık onuru yok edilemez; ona boyun eğdirilemez. Hiçbir şey onu ortadan kaldıramaz ya da zayıflatamaz. Bir yerde bastırılıp soluklaşsa, bir başka yerde daha da güçlü ve alevlenmiş olarak ortaya çıkar."
İşte tam da bu yüzden Martí bizim için bir yol gösterici, günlük adalet mücadelesinde vazgeçilmez bir rehberdir. Bugün dünya açgözlülüğün baskısı altında can çekişirken, biz bu mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz! Pes etmiyoruz! Martí’den öğrendik ki acıdan ve bu acıyı sona erdirme zorunluluğundan doğan güç ve irade, en büyük zorlukları aşmak için yeterlidir.
Büyük şair ve Martí aşığı Fina García Marruz, durmaksızın Martí’nin eserlerini incelerken, onun siyasi düşüncesinin nasıl bir yol izleyerek radikalleştiğini anlamamızı sağlayacak bazı noktalara da işaret etmiştir.
Yine büyük bir Martí aşığı olan eşi Cintio Vitier ile birlikte çalışan Fina, Martí hakkında şöyle yazmıştır: "Devrimin örgütleyicisi hapishanede doğdu. Başarılı bir devrimi inşa etmenin yolunun nefretten geçmediğini orada anladı. Bizim mücadelemiz adalete dayanıyordu, intikama değil. Ateşli konuşmalarıyla en büyük düşmanını bile dost haline getirdi. Sevginin ateşini yaktı."
Ve –belki de şair ruhu, aşırı hassasiyeti ve derin analiz yeteneği sayesinde başkalarının kör kaldığı yerleri görebilen bir insan olması nedeniyle– düşünceleri zaman içinde öylesine kökleşti ki, sevgili kardeşi Manuel Mercado’ya yazdığı ancak tamamlayamadan hayata veda ettiği o ünlü mektubunda Küba’nın kaderi için hayati önemde olan şu satırları kaleme aldı –ki biz neredeyse bütün Kübalılar bu satırları ezbere biliriz:
"Artık her gün, ülkem için ve görevim için hayatımı verme tehlikesiyle karşı karşıyayım –zira bunu anlıyor ve gerçekleştirme cesaretini taşıyorum. Görevim, Küba’nın bağımsızlığını sağlamak ve böylece ABD’nin Antiller’e yayılmasını ve oradan tüm Amerika topraklarının üzerine çöreklenmesini engellemek. Bugüne kadar yaptığım ve yapacağım her şey bunun için."
Sanki gereken her şeyi söylemiş, tüm zamanlar adına konuşmuş gibi görünüyor; sanki dönemsel sınırları hiç olmamış gibi. Martí’yi okuyorsunuz ve fikirleri sonsuz bir yarar sağlamaya devam ediyor; oysa kahramanca savaşarak öldüğünde insanlığın tanık olduğu birçok keşfi görme şansı olmamıştı.
O, şimdi gözlerimizin önünde kontrolden çıkan bu tehlikeyi–hak ihlallerini ilahi bir emir adına meşrulaştıran, medeniyetin dengesini altüst etmeye hazır modern bir imparatorluğu– henüz doğum aşamasında görebilmiş olan ender insanlardandı.
Nitekim, sanki bugünü kastederek şöyle öngörmüştü: "İmparatorluklar refahlarının zirvesine ulaştığında, onları yutacak uçurumun eşiğine gelirler."
O, "bizi açıkça arzulayan açgözlü komşuyu" herkesten daha iyi tanımladı ve "güçlü ve eşitsiz bir komşunun muhtemel açgözlülüğüne karşı tetikte olmalıyız" diyerek uyarıda bulundu. Küba özelinde ise "doğanın dünyanın düğüm noktasına yerleştirdiği mutlu takımadanın bağımsızlığına" atıfta bulundu.
O, kökenleri nedeniyle Kuzey’dekiler parayı bastırıp satın alırken, biz Güney’dekilerin ağladığını görüyordu. Bu iki farklı iki kültürel evren arasında karşılıklı saygıya dayalı bir köprünün kurulabilmesi için bu temel ayrımın anlaşılmasının önemine vurgu yaptı.
Kuzey Amerika kıtasının iyi ve yetenekli evlatlarına karşı düşmanlık beslenmesini hiçbir zaman teşvik etmedi. Ancak, yeni doğmakta olan imparatorlukla eşitsiz bir ilişki içine girmeleri halinde, İspanyol İmparatorluğu’nun boyunduruğundan kurtulan ulusların ne gibi risklerle karşı karşıya kalacağını net bir şekilde ortaya koydu.
Bu fikir, onun paha biçilemez değerdeki eseri Nuestra América’da (Bizim Amerika) da açıkça görülebilir. Bu makalede şu uyarıda bulunuyordu: "Artık çiçek yüklü dallarıyla havada sürüklenen, ışığın kaprisli okşayışları altında şarkılar söyleyen, fırtınaların kamçısı altında kırılan o yaprak gibi halk olamayız. Ağaçlar sıraya dizilmelidir ki yedi fersahlık çizmeleriyle o dev geçemesin! Şimdi, hesaplaşma ve birlik içinde yürüme zamanıdır; And Dağları’nın derinlerinde yatan gümüş gibi sımsıkı bir düzen içinde ilerlemeliyiz."
Martí’nin bu uyarısı, bugün sadece bizim Amerika’mız için değil, tüm dünya için geçerlidir. Hepimiz, bir şekilde, XXI. yüzyılın Roma’sının açgözlülüğüyle yüzleşiyoruz; bu Roma, insanlığın sahip olduğu farklılıkların üzerinden kibirle basıp geçmekten çekinmeyen bir güç.
Muhtemelen bu Martí konferansında bulunan birçok kişi de dahil olmak üzere hepimiz, Martí’nin Küba’nın ve dolayısıyla da Antiller’in dünyanın dengesi üzerinde merkezi bir role sahip olduğu vurgusunu neden bu kadar çok yaptığını kendine sormuştur.
Bu “Dünyanın Dengeye Kavuşması İçin” başlıklı etkinliklerinin kurucusu Dr. Armando Hart Dávalos, bu soruya yazılarında ve konferanslarında defalarca cevap verdi. Makalelerinden birinde şöyle diyor:
"Kendimize sormamız gereken soru şu: Martí neden özgür bir Küba, özgür bir Antiller ve özgür bir Amerika istedi? Bu soruya öyle açık bir yanıt verdi ki, herhangi bir şüpheye veya kafa karışıklığına yer kalmamalıydı. 1894’te, Küba Devrimci Partisi’nin ikinci yıldönümü vesilesiyle yazdığı makalede şöyle diyordu:
'Amerika’nın dengesinin terazisinde Antiller bulunuyor. Antiller eğer esir olursa, imparatorluk cumhuriyetinin kıskanç ve üstünlük taslayan ve onun iktidarını reddetmeye hazırlanan dünyaya karşı meydan okuyacağı savaşta bir şamandıra, Amerikan Roma’sının basit bir ileri karakolu olacaktır. Ancak eğer bağımsız –ve adil ve emekçi özgürlüğüne dayalı bir düzen sayesinde onurlu– olursa, o zaman kıtadaki dengeyi, İspanyol Amerikası’nın hala tehdit altında olan bağımsızlığını ve büyük Kuzey Amerika cumhuriyetinin onurunu koruyacaktır. Çünkü bu büyük cumhuriyet, komşularını aşağılayarak ve onları ele geçirerek değil, –ne yazık ki şimdiden feodal hale gelmiş ve düşmanca bölgelere bölünmüştür– topraklarındaki gelişmeyi sağlayarak daha güvenli bir ihtişama ulaşacaktır. Aksi halde, bu bölgelerin kontrolü için dünya güçleriyle insafsız bir mücadeleye sürüklenecektir.'
José Martí'nin öngörülerini tam anlamıyla kavrayabilmek için vazgeçilmez isimlerden biri de burada bulunan ve Büyük Öğretmen’in Tam Eserlerinin Eleştirel Baskısı için sabırlı ve titiz bir çalışma yürüten Doktor Pedro Pablo Rodríguez’dir. Onun derinlemesine yazdığı “José Martí ve Dünyanın Dengesi Kavramı” adlı makalesi, Martí’nin dünyanın dengeye kavuşması konusundaki kaygılarının özüne inmek için mutlaka başvurulması gereken bir eserdir.
Şimdi, yazar Pedro Pablo’dan biraz daha uzun bir alıntı okuyacağım, çünkü aşağıdaki bölüm bana son derece önemli görünüyor:
“Aforizmalara dayalı ve çok-anlamlı bir üslup kullanan bir düşünür olarak Martí, New York’ta yaşamaya başladığı ilk günlerden itibaren ABD’de yükselen tekellerin genişlemeci tehdidine sistematik bir şekilde dikkat çekti. Bu tekeller, hükümetlerin en üst kademelerini giderek daha fazla kontrol altına alıyor, demokrasiyi yozlaştırarak siyaseti bir rant alanına çeviriyor ve Latin Amerika’nın hammadde ve gıda sağlayan ve Kuzey Amerika sanayisinin tüketicisi olan pazarları üzerinde kontrolcü bir dış politika uyguluyordu. Martí’ye göre halkın çoğunluğu için zararlı olan bu plütokratik çıkarlar, iktisadi üstünlüklerini pekiştirme amacında ne ticari ne de coğrafi sınır tanımıyor, yalnızca toprak işgali ile değil, iktisadi egemenlik yoluyla da Latin Amerika üzerinde hâkimiyet kuruyordu.
Bu tespitlerin şairane hayaller veya spekülasyonlar değil, dönemin gerçeklerine dair parlak bir analiz ve yakın geleceğe yönelik son derece net bir öngörü olduğunun kanıtı ise şudur: 1898 ile 1930 yılları arasında ABD, Küba, Porto Riko, Panama, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti, Haiti, Meksika ve Nikaragua’ya doğrudan askeri müdahalelerde bulunmuş, hatta bazılarını bizzat yönetmiştir.”
Daha sonra Pedro Pablo, günümüz dünyasında da halen geçerliliğini koruyan bir gerçeğe işaret eder ve şöyle devam eder:
“Panama Kanalı’nın açılmasının yakın olduğu öngörüsü, Martí’yi, dönemin birçok gözlemcisiyle aynı sonuca götürdü: Bu kanal, Karayipler ve Orta Amerika’nın hegemonik devletler için jeopolitik önemini artıracaktı. Büyük güçler arasında bir denge sağlanmasının hayati önem taşıdığına öylesine inanıyordu ki, 1895 yılında Küba’nın son bağımsızlık savaşının neden başladığını açıklamak için Dominik Cumhuriyeti'nin Montecristi kentinde kaleme aldığı bildirgede şunları yazdı: ‘Birkaç yıl içinde kıtalar arası ticaretin geçeceği adalar grubunun tam merkezinde yer alan Küba’nın bağımsızlık savaşı insanlık açısından büyük bir olaydır. Antillerin sergileyeceği sağduyulu kahramanlık, Amerikan uluslarının kararlılık göstermesi, adil muamele görmesi ve hâlâ sallantıda olan dünyanın dengesinin sağlanması için tam zamanında yapılmış bir müdahale olacaktır.’”
Sevgili Pedro Pablo’nun makalesinden alıntıladığım değerli kısım buraya kadar.
Bu okuduğum makalenin çeşitli uğraklarında eminim siz de Martí’nin çağının ne kadar ötesinde olduğunu ve bugün üzerimize gelen büyük tehlikeleri bütün gerekçeleriyle nasıl önceden gördüğünü fark edeceksiniz. Oysa biz hâlâ, bu tehditlerle başa çıkabilecek kadar birleşmiş bir Amerika bile değiliz.
Bunu açık ve net bir şekilde ifade edelim. ABD’nin kısa süre önce göreve gelen yeni yönetiminde açığa çıkan saldırgan politikaları ve emperyalist hırsları o ülkenin kendi halkını, özellikle de en yoksul ve dışlanmış kesimlerini de tehdit ediyor. Latin Amerika’nın ve Karayipler’in barışı da dâhil olmak üzere uluslararası barışı tehdit ediyor. Bu gerçeği göz ardı etmek mümkün değildir.
Bugün ABD’nin siyasi sahnesinde en fazla etkiye sahip olan politik, ekonomik ve sosyal güçler, yabancı düşmanlığını, ırkçılığı, ayrımcılığı ve üstünlükçü ideolojileri benimsemiş durumda. Oysa insanlık, II. Dünya Savaşı’nın sonunda Nazi faşizminin yenilgisiyle bu tür fikirleri aşmak için büyük bir mücadele vermişti. Ancak görüyoruz ki, 80 yıl sonra o korkunç fikirler yeniden yükselişte…
Bu endişe verici durum, farklı bölgelerden pek çok ülkede gözlemleniyor. Gerici siyasi partiler ve siyasi figürler giderek daha fazla güç kazanıyor. Üstelik bu durum sıklıkla ve tehlikeli bir biçimde yoksul ve mütevazı kesimlerin, işçi sınıfının desteğiyle gerçekleşiyor; bu insanlar, bu akımların temsilcisi olan siyasetçilere ve programlara kendilerini yakın hissediyorlar. Bu durum, sürekli artan adaletsizlik karşısında yaşanan çaresizlik, umutsuzluk ve hayal kırıklığının bir yansıması.
Bu akımlar, kapitalizmin doğasından, onun bencil, yağmacı ve dışlayıcı yapısından kaynaklanmaktadır. Son 40 yılda neoliberal politikaların yayılması ve bu politikaların çoğunluğun çıkar ve ihtiyaçlarına yanıt verme, daha iyi yaşam standartlarını güvence altına alma ve sosyal adaleti sağlamada başarısız olması nedeniyle güç kazanmıştır.
Bu politikaların en belirgin sonucu eşitsizliklerin artması, toplumsal kutuplaşma, dışlanma, insana duyulan güvenin azalması ve kültürel, etnik ve dini çatışmaların yükselmesi olmuştur. Bunların sonuçları arasında düzensiz göç, yasa dışılığın artışı, uyuşturucu kaçakçılığı ve yolsuzluk da bulunmaktadır.
Bu politikalar birçok ülkenin egemenliğinin aşınmasına, bağımsız karar alma becerisinin kaybedilmesine ve hükümetlerin açıkça emperyalizmin ve onu besleyen büyük ulusötesi şirketlerin iradesine boyun eğmesine yol açmıştır.
Ne yazık ki, ilerici veya sol güçler iktidara geldiklerinde bile bazen neoliberal ekonomik programlarla mücadele etmek için yeterli zaman, güç, irade veya bağımsızlığa sahip olamamışlardır. Oysa ki bugün gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya olduğu birçok siyasi ve toplumsal sorunun temelinde bu neoliberal politikalar yatmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ve bugün büyük ölçüde geçerliliğini koruyan uluslararası düzen, sömürgeciliğin mirasçısıdır. Belirli sömürgeci güçlerin ve onların toplumlarının zenginleşmesi, sömürgeleştirilen toprakların halklarının acıları, sürgünleri, yıkımları, boyunduruk altında kalmaları ve azgelişmişlikleri pahasına gerçekleşmiştir.
Bir egemenlik sistemi olarak emperyalizm yeni bir olgu değildir. Ancak neoliberal küreselleşme çağında daha sofistike ve daha az görünür biçimler almıştır. Artık doğrudan toprak işgalinden ibaret değildir —ki bu uygulama Filistinli kahraman kardeşlerimizin bizzat yaşadığı gibi hâlâ geçerliliğini korumaktadır—, aynı zamanda pazarların, doğal kaynakların, tedarik zincirlerinin ve en önemlisi teknoloji ve bilginin kontrolü yoluyla da kendini göstermektedir.
Bugün dünyaya hükmeden oligarşiler yalnızca servet biriktirmekle kalmıyor, aynı zamanda siyasi, kültürel ve toplumsal gücü de tekelleştirerek bir avuç insanın çıkarlarını çoğunluğun zararına olacak şekilde koruma altına alıyor. Büyük sanayi şirketleri, finansal devler ve teknoloji devleri, sınırları aşan bir etki ağı oluşturmuş durumda. Bu elitlerin kararları, ilaca erişimden kişisel verilerimizin gizliliğine kadar milyonlarca insanın yaşamını etkiliyor. Amaçları sadece kârlarını maksimize etmek değil, aynı zamanda hegemonyalarını sağlamlaştırmak ve kendi standart ve kurallarını dayatarak “Küresel Güney” olarak adlandırılan bölgelerin bağımlılığını konsolide etmek.
Sömürgecilik 20. yüzyılın ikinci yarısında büyük ölçüde kaldırılmış olsa da onun koşulları ve kalıntıları yeni biçimlerle varlığını sürdürmektedir.
Bu, mevcut uluslararası düzenin özüdür ve gelişmiş ülkeler ile azgelişmiş ülkeler arasındaki uçurumun kapanmak yerine giderek daha fazla açılması yönündeki kabul edilemez gerçekliğin sebebidir. Üstelik bu eğilimin değişeceğine dair herhangi bir işaret de yoktur.
Birleşmiş Milletler ve bağlı kuruluşlarının bu durumu tanımlayan belgeleri, bildirileri, konuşmaları ve kararları fazlasıyla mevcuttur. Bu duruma nasıl bir yanıt verilmesi, ne yapılması gerektiğine dair önerilerin tarihi en az 1960’lara kadar uzanmaktadır. Bir değişimin yaşanması olasılığı ve daha adil ve sürdürülebilir bir uluslararası düzenin mümkün olabileceği düşüncesinin, büyük ölçüde eski sömürge güçlerinin temsilci olan büyük ekonomik ve askeri güçlerin sert direnciyle karşılaştığı gayet iyi bilinmektedir.
Gelişmekte olan ülkeler ve özellikle onların halkları, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inanma hakkına sahiptir! Ve bu uğurda mücadele etme hakları ve görevleri vardır! (Alkışlar.)
Ancak, mevcut düzen karşısında gerçekten farklı bir uluslararası düzen doğrultusunda yol kat edilmeden bu mümkün olmayacaktır. Bu düzen, tüm ulusların katkıda bulunma ve eşit koşullarda temsil edilme fırsatına sahip olduğu gerçekten demokratik bir düzen olmalıdır. Bu düzen, barışı, herkesin güvenliğini, toplumsal adaleti, eşitlikçi bir refahı, kültürel, etnik ve dini çeşitliliğe saygıyı teşvik eden sürdürülebilir bir düzen olmalıdır. Bu düzen, bilime ve teknolojiye demokratik erişimi ve insan haklarını sadece ayrıcalıklı elitler için değil, herkes için sağlamalıdır. Bu düzen, dayanışma, iş birliği ve her ülkenin dış müdahale olmaksızın kendi siyasi, iktisadi ve toplumsal sistemini seçme hakkına saygı temelinde inşa edilmelidir.
Bu yeni düzende en önemli şey, onun içeriği ve ona ulaşmak için göstereceğimiz harekete geçme kararlılığımızdır.
Bu hedefe ulaşmanın ya da ona yaklaşmanın zorlukları muazzamdır. Bunu nasıl başaracağımız sorusu yanıtlanması zor bir sorudur. Ancak birlik, strateji ve neyi başarmak istediğimize dair net bir vizyon olmadan bunu başaramayacağımız kesindir.
Fidel’in dediği gibi: "Fikir aşılamak!", "Fikir aşılamak!", "Fikir aşılamak!" ve "Bilinç aşılamak!" (Alkışlar.)
José Martí’yi yeniden anıp bugünün dünyasını değerlendirdiğimizde tüm şüpheler ortadan kalkıyor. O bizi uyarıyor; o tüm dengesizliklere karşı bir panzehir niteliğinde, çünkü mümkün olan tek ortak dili anlamamıza yardımcı oluyor: insani dil.
Onun ruhu, köklerimizi, kimliğimizi, onurumuzu, yaratıcı potansiyelimizi, birlik olma gerekliliğimizi, doğal, sıradan insan oluşumuzla duyduğumuz özgüveni, cesaretimizi, metanetimizi, duyarlılığımızı ve en güçlü kavramlardan biri olan sevgiyi savunmaya çağırıyor. Martí'nin dediği gibi: "Sevgi sayesinde görülür. Sevgi sayesinde anlaşılır. Sevgidir gören." (Alkışlar.)
Onun anısına diktiğimiz bu kürsüden, Martí'nin bize çağrı yapmaya devam etmesi yönündeki içten dileğimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Onun, en zorlu koşullarda bile bir kılıç gibi yükseklerde tuttuğu iyimserliği ufkumuz ve rehberimiz olsun; onun himayesinde, onun kararlılıkla söylediği şu sözlere olan inancımız bizi hiçbir zaman terk etmesin: 'Onur kirletilebilir. Adalet satılabilir. Her şey paramparça edilebilir. Ama iyilik fikri her şeyin üstünde kalır ve asla batmaz' (Alkışlar).
Günbegün gösterdiğimiz çaba ve en güzel hayallerimizle José Martí'nin gerçek öğrencilerine dönüşme arzusunu duyalım; tıpkı Fidel'in ve onunla birlikte Martí'nin Yüzyılın Kuşağı'nın yaptığı gibi, tıpkı Ulusal Kahramanımızı günümüze taşıyan onca onurlu birçok erken ve kadının yaptığı gibi.
Bu yolda yürürken, onun 'Yeryüzünde mutluluk var; ona aklı sağduyulu bir şekilde kullanarak, evrenin ahengini anlayarak ve sürekli bir cömertlik göstererek ulaşılır' şeklindeki olağanüstü cümlesinin anlamını eminim her gün daha fazla kavrayacağız.
Yorulmadan direnen ve yaratan, göğsünde 'Büyük Öğretmen’in öğretilerini' taşıyan özgür ve egemen Küba'dan, tıpkı Fidel’in 1953’te kendisini yargılayanların önünde yaptığı gibi, bugün bize dünyanın dört bir yanından eşlik tüm Marticiler'e bir kez daha şunu teyit ediyoruz: İnsan neslinin varlığını sürdürmesine katkıda bulunmak adına dünyanın dengeye kavuşmasını sağlamak için mücadele etmeye devam edeceğiz!
Yaşasın Martí! (Bağırışlar: "Yaşasın!")
Yaşasın onun fikirleri! (Bağırışlar: "Yaşasın!")
Zafer kadar daima! (Bağırışlar: "Kazanacağız!")
Konuşma: Miguel Mario Díaz-Canel Bermúdez
Yayınlandığı yer: Cubadebate
Yayın tarihi: 31 Ocak 2025
Çeviri: Nahide Özkan
"Küba Gerçeği", 2023 Şubat ayında Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) girişimiyle başlatılan bir yayın. Küba'da siyaset, ekonomi, yaşam, kültür gibi konularda Kübalı yazarların ürettiği makalelerin çevirilerini yayımlayan Küba Gerçeği'nde çıkan makaleler, artık soL'da paylaşılacak.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.