Sayfa yolu
'Deprem, yeni kuşaklarda ideolojik ve siyasi şüpheye neden olacak'
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Osman Çutsay
Yayın Tarihi: 08.04.2023 , 08:36 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Federal Almanya’da yetişmiş, ama bu emperyal-akademik şatafatın çekim alanı dışında kalmayı başaran, yerleşik kapitalist düzenin “özünü” sorgulayan yazarlarımız da var. Kitapları, söyleşi ve programlarıyla birçok çevrede ilgiyle karşılanan, bu arada geniş bir okur kitlesine ulaşmayı da başaran sosyalist yazarlarımızdan Sadık Usta, depremin getirdiği yıkım, dinsel ideolojilerin “şansı” ve içinde bulunduğumuz kaotik durumda felsefenin rolü üzerine değerlendirmelerini bizimle paylaştı.
Son kitabınızın adından (“Şüphenin Tarihi”) hareketle soralım: Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremiyle gelen korkunç yıkım kuşkuyu da tetiklemiş, Türkiye halkına ve cumhuriyet düşüncesine giydirilmeye çalışılan dinci deli gömleğinin parçalanması yolundaki arayışları canlandırmış olabilir mi? Toplumun büyük bölümünün kabullenmediği, fakat, Gezi İsyanı hariç, 21 yıl içinde pek öyle büyük tepki de göstermediği AKP dinciliği (hatta dinselliği), acaba depremin neden olduğu yıkımdan nasibini alır mı? Yani bir tür Nazi düşüncesi kaderinden söz edebilir miyiz? (Malum: Nazizm yıkıldıktan sonra, geçmişindeki korkunç boyutlardaki kitle desteğine rağmen aynı kitleler nezdinde bir suça dönüştü.) On binlerce (belki de yüz binlerce) insanın ölümüne ve milyonu bulacak sayıda insanın da sakatlanmasına neden olan bu depremin faturası iktidara, dolayısıyla İslamcı siyasete çıkmayacak mı? Çıkmaması mümkün mü? Siyasal dinci ideoloji ve siyasetin insanlarımız, hatta aydın olarak adlandırılan zümre üzerindeki etkisi kırılmadan kalabilir mi?
Toplumların bilinçleri, genellikle çok sarsıcı olayların ardından değişikliğe uğrar veya yeniden biçimlenir. Fakat bilinç değişikliği, tarihten ve felsefeden de bildiğimiz gibi, olgular olup bittikten sonra gerçekleşir. Çünkü olgunun bilince yansıması, refleksiyon dediğimiz bir yöntemle, yani olguyla yüzleşmeyle gerçekleşir.
Kanımca insanlar ve özellikle de deprem felaketinden doğrudan etkilenen kesimler, şu anda bu felaketin yol açtığı yaralarının sarılmasıyla meşguller. Verilen resmi rakamlar gerçek kayıpların az bir kısmıdır. Aslında çok büyük bir kayıp var. Maddi, manevi ve ruhsal kayıptan bahsetmiyorum bile. Kuşkusuz bu felaketin bir faturası olmalı, ancak bunun hemen anında AKP’ye kesilmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır. Nitekim AKP bu yüzden, her ne kadar AKP kurmaylarından Bülent Arınç, seçimlerin en az bir yıl ertelenmesi gerektiğini gündeme getirmiş olsa da, seçimleri mayıs ayının ortasına almıştır. AKP halka, deprem felaketinin yaralarını ancak kendi iktidarlarının saracağını anlatabileceğini ummaktadır. Seçim anketlerine bakınca da deprem felaketinin AKP oylarında kayda değer bir düşüşe yol açmadığı görülmektedir.
Doğal felaketler bilinçleri etkiler
Ancak bu felaketin, bilinçlerde hiçbir siyasi ve ideolojik etkide bulunmadan, geçip gideceğini düşünmek de yanlış olur. Kitlelerin bilinçleri en az bir kuşak sonra değişikliğe uğrar. Bu yüzden kısa erimli değil, uzun erimli düşünmeliyiz. Devrimci programlar açısından hemen bugünü değil, belki 15-20 yıl sonrasını düşünmeliyiz.
1755 Portekiz depreminin etkisi, hem maddi hem de siyasi ve ideolojik açıdan çok yıkıcı etkide bulunmuştu. Depremden 35 yıl sonra Fransız Devrimi’nin olması da tezlerimizi doğruluyor, çünkü Portekiz depreminin din, bilim ve siyasetle ilişkisini en çok gündeme getiren Fransız radikal aydınlanmacıları olmuştur. Tabii bu deprem aynı zamanda Aydınlanma düşüncesine de ivme katmıştır. Depremin ardından Portekiz, bir daha eski konumuna dönememiş ve dünya siyaset sahnesinin geri planına düşmüştür. Dinci ideoloji de oldukça yara almıştır.
Şüphe her zaman gerçeklerle, inanç ve alışılagelmiş bilgilerin çatışmasından doğar. Bu depremin yeni kuşaklarda ciddi bir ideolojik ve siyasi şüpheye neden olacağını daha şimdiden görüyoruz.
Bizde ve 2000’lerde İslamcılık, liberallerin büyük desteği ve onlardaki cumhuriyet/laiklik düşmanlığı sayesinde iktidar oldu. Cumhuriyetin büyük ilerici yönseme ve etkileri kırıldı. Sonuçta depremle de simgelenen toplumsal bir çöküş yaşadık. Bu akış, tersine döner mi? Liberaller ve dincilerin koalisyonu kırılmadan kalabilir mi? 1755 Lizbon Depremi örneğini veriyor ve biraz gecikerek de olsa, ardından Fransız İhtilali’nin patladığına dikkat çekiyorsunuz. Bu kadar uzun sürecek çıkış, bir gecikme, bizde de ve bugünlerde söz konusu olabilir mi?
Maddi değişiklik ve insan zihni
Evet, bu zamansal gecikmenin bizde de olacağını söylememiz bir kehanet olmaz. Bunun nedeni, maddi değişikliğin, insan zihnine dalga dalga yansıyarak bilince dönüşmesindendir. Kitleler bir anda bilinçlenmezler, çünkü bilinçlenmek, içinde yaşadıkları koşullarda değişiklik yapmayı kavramak demektir. Bu ise birçok nedenden dolayı belli bir sürece yayılmaktadır. Şu anda görülen tablo, AKP’nin birçok açıdan ciddi yara aldığı, liberallerle yaptığı eski koalisyonunun dağıldığı, toplumdaki en gerici çevreleri etrafına toplayarak, Cumhuriyet tarihinin en gerici ittifakını oluşturduğudur. Fakat buna rağmen geleceğe umutla bakmaktan yanayım çünkü gelişme devrimin lehinedir.
Cumhuriyet tarihinin en gerici ittifakını kurmuş olan AKP, kanımca varabileceği en son sınıra varmakla kalmamış, geriye de düşmektedir. Bu düşüşün, düzenli bir ricat mı yoksa panik durumunda bir dağılma şeklinde mi olacağı henüz belli değildir. Hangisinin olacağını da muhalefetin halkçı tutumu, mücadele azmi ve toplumu kazanma kararlılığı belirleyecektir...
Sosyalist bir düşünür ve yazarsınız. Laiklikten asla taviz verilemeyeceğini saklamıyorsunuz. Laik kurumsallaşma, İslam düşüncesinin gerçek katkısı ve bunun doğru değerlendirilmesi için gereken çevre koşullarını mı oluşturuyor?
Dinler ilk çıktıkları dönemde ilk önce kölelerin, yoksulların, kenara itilmiş küçük tüccarların ve en çok da kadınların desteğini almıştır. Bütün tektanrıcı dinlerde durum bu olmuştur. Aynı zamanda dinler, feodal imparatorluklar çağında, paylaşımın nesnesi olan kavimlerin ve halkların, devletleşme motivasyonu ya da onların altında birleşecekleri bir bayrak olmuşlardı. Nasıl ki ilk kez kurulan her devlet başlarda görece özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik yapıda olmak zorundaysa, ilerleyen süreçlerde de, yani palazlandıktan ve sınıfların kökleşmesinden sonra da bir kadar baskıcı ve sömürücü olmak zorundadır. Günümüzün modern çağında ise dinler artık ne toplumları birleştirebilecek bir itibara ne de potansiyele sahiptir.
Dinler günümüzde, toplumları bölen ve kamplaştıran siyasal-dinci iktidarların baskı ve sömürü aracı haline getirilmişlerdir. Hatta şunu bile söyleyebiliriz: Laiklik günümüzde sadece laik çevrelerin yaşam güvencesi açısından değil, çeşitli dini grupların ve mezheplerin kendi aralarındaki çatışmaları engelleyen bir mevzidir.
Dincilik gerileme sürecinde, ama...
İslam düşüncesinde El Kindi, Ömer Hayyam, İbn Haldun gibi düşünsel müdahalelere özel bir dikkatle yaklaşıyorsunuz. Adı geçen bu insanların entelektüel (sorgulayıcı) çabasında yatan ileri çekici ateşi önemsiyorsunuz. Mesela Dünyayı Değiştiren Düşünürler dizinizin İslam’a ayırdığınız 5’inci cildinde, Mukaddime’den bölümlere yer veriyorsunuz. O kitabınızda şu var: “İslamiyet çağındaki en büyük tarihçiler, geçmiş gün ve çağların haberlerini toplamış, bunları eserlerinde anmış ve bize emanet olarak bırakmışlardır. Sonradan gelen kifayetsizlerse bu bilgi ve haberleri, hurafelerden ibaret yalanlarla iç içe geçirmişlerdir; bunlar söz konusu hurafeleri ya doğru bilgiler olarak gördüler ya da bunları kendileri uydurdular...” Sorumuz şu: Bugün, 21’inci yüzyılın ilk çeyreği biterken ve Türkiye’de durumun çok daha “feci” olduğunu mu görüyoruz? Neredeyiz ve nereye gidiyoruz sizce?
Türkiye’de dincilik, 1950’lerden bu yana yükselmektedir. Bugünse o yükselişin hızı durulmuştur, hatta gerileme sürecine bile girmiştir diyebiliriz. Birçok dindar ailelerin çocuklarının yanı sıra İmam Hatip Liselerine giden öğrenciler arasında da deizmi veya tanrıtanımazlığı yaygınlaşmaktadır. Ancak, bütün bu olumlu gelişmeye rağmen, dinciliği küçümsemememiz gerekir, çünkü son 20 yılda ekilen tohumların yeşereceği bir iklime de girmiş olduk. Genç kuşaktan çok sayıda gencin radikal İslamcılara katılacağını varsayabiliriz ki IŞİD en çok Türkiye’den insan devşirebilmiştir. Yani, tünelin ucundaki ışık gözükmektedir fakat henüz aydınlığa çıkamadık. Burada kazanıcı bir üslupla yürütülecek ciddi bir ideolojik mücadele ve aydınlatma faaliyeti çok önemlidir.
Metafizikle mücadele
Düşüncede veya felsefede kalalım. Dinsel düşünceyle aydınlanmacı, sosyalist düşüncenin ilişkisi nasıl bir sorun? Siz bu ilişkiyi bugün, tekelci kapitalizmin oligarşik baskı dönemlerinde, nasıl görüyorsunuz? Kamu yönetiminden dinsel ve etnik aidiyetlerin, dinci ideoloji ile milliyetçi ideolojilerin uzaklaştırılması önerisi, geçmişte dinlerin içinde gelişen ilerici kıvılcımlara kapalı (veya onları yoksayma) anlamına mı gelir?
Her şeyden önce temel bir olguya dikkat çekmek istiyorum: insan beyni metafizik üreten bir organdır. İnsan zihni, sorduğu sorulara yanıtlar arar, yaşamını güvence altına almak için ihtiyaç duyduğu bilgilere merak duyar. Eğer, aranan yanıt veya aranan bilgi hazırda yoksa, zihin bu alanı “metafizik”le doldurur. Ne demektir bu? Zihin insana, “mevcut olmayanı varsaydırır, mevcut olanı da yoksaydırabilmektedir.” Beyin, geçmiş deneyimlerinden ve hafızasında depoladığı bilgilerden hareketle kendiliğinden bir yanıt bulur veya bir kurgu yaratır. Sonuçta beynin bilgi ve yanıt arayışı tatminkâr bir sonuca ulaşmalıdır.
İnsan beyninin bu özelliği çoğunlukla hafife alınmaktadır. Bir bakıma insan, hayvanlar âleminden kopuşunu da bu özelliğine borçludur, çünkü insan bu sayede geleceğini güvence altına alır, planlar kurar ve tasavvurlar oluşturur. Bilim alanında oluşturduğumuz hipotezler, yaratılan sanat eserleri, kurgulanan romanlar, efsane ve masallar, uğruna ölünen inançlar, toplumsal kökler üreten mitolojiler, teorik tez ve öngörüler, ütopyalar, geleceğe ilişkin siyasal programlar bu sayede oluşturulur…
Şimdi buradan inançlar alanına gelirsek; Tanrı fikrini keşfeden ilk insan, görmek istediği bütün olumlu sıfatları bir Tanrı’ya yüklerken, aslında kendisine de bir idol belirlemiş olmaktadır. İnançların temeli sadece korku ve endişe değil, aynı zamanda umut ve bereket beklentisidir. Bu yüzden inançlar zihnimizde hem çok köklüdür hem de az önce bahsettiğimiz nedenlerden dolayı sürekli varlık göstereceklerdir. İnanç, bir zamanlar güneşe ya da soyut bir varlığa tapmak şeklinde ortaya çıkmıştı; bugünse birçok toplulukta görüldüğü gibi daha laik ama yine de madde üstü bir varlık şeklinde rağbet görmektedir. Siyasi açıdan esas sorun bireysel inanç değil, tehlike yaratan örgütlü dinlerdir. 1960’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nde inanç konusunun ele alındığı bir konferans düzenlenmiş ve bu konferansta insanların inançlarını yasaklamanın ters teptiği saptanmıştır. S. A. Tokarew bu sempozyumda sunulan raporları, “Die Religion in der Geschichte der Völker” adıyla kitaplaştırmıştı. “Şüphenin Tarihi” adlı kitabımda bu konuya etraflıca değinilmektedir. Bizim din ve inançlarla mücadelemiz uzun vadeli bir perspektifle ele alınmalıdır. Burada uygulanacak yöntem de kazanıcı bir üslup olmalıdır.
Felsefeyi halkçılaştırmak
Sık sık dikkat çektiğiniz ve ilgiyle karşılanan “felsefeyi halkçılaştırma” çabanızı, bir siyasi müdahale çağrısı olarak anlayabilir miyiz? Felsefenin siyasetle ilişkisi yoğunlaştıkça halkın diline yaklaşmak mümkün olmayacak mı?
Evet, “felsefeyi halkçılaştırmalıyız” vurgusuyla, hem felsefenin düşünce dünyamızdaki dönüştürücü gücüne hem de felsefeyi halka sevdirerek onun üzerinden toplumda bir aydınlanma seferberliği başlatmanın önemine dikkat çekmek istiyorum. Felsefeyi, salt ansiklopedik anlamıyla, yani “bilgelik sevgisi” ya da “bilgi sevgisi” olarak anlamıyorum. Marx’ın ifadesiyle felsefeyi, bir “yorumlama” etkinliği olarak değil, onu dünyanın ve toplumların dönüştürülmesinde bir düşünsel ve pratik etkinlik olarak kavrıyorum. Bu yüzden de felsefeyi “insanın sınırlı ve kıt bilgisiyle, toplumun (evrenin) sınırsız ve sonsuz bilgisine kafa tutması” olarak tanımlıyorum.
İnsan kendi bilgisizliğine, gelenekten gelen kendi inançlarına ve yaşam tarzı ve alışkanlıklarına kafa tuttukça dönüşüp gelişebilir. Dolayısıyla felsefeyi, seçkinlerin sırça köşklerinde, akademinin tozlu ve küflü salonlarından çıkarmayı ve doğrudan ona ihtiyaç duyan halka götürmeyi öneriyorum. Bunun için de üslubumuzu yalınlaştırmayı, kavramlarımızı halkın diline yakınlaştırmayı ve bizden farklı düşünenlere yönelik de kazanıcı bir üslup ve tavır benimsemeyi öneriyorum.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.