Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı? Final bölümü

Türkiye’de AKP ile anılan yirmi, 12 Eylül’le başlayan kırk küsur yıllık bir tarihsel sahnenin perdesinin inmesi için maddi koşullar elverişlidir. Gerisi siyasal mücadelelerin konusudur.

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 16.06.2023 , 17:43 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Dayanışma Meclisi'nin ortak yayın organı olan Dayanışma Forumu'nun Mayıs 2023'te yayımlanan 8. sayısında, 6 Şubat depremi ele alındı.

"50 Soruda 6 Şubat Depremi: Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı?" başlıklı sayıda, neo-liberal saldırıların sonucunda devletin nasıl küçülerek yıkıma müdahale edemez hale geldiği ele alındı.

Dayanışma Forumu'nın 8. sayısının on birinci ve son bölümünü soL okurlarıyla paylaşıyoruz.

48) Türkiye’de ne kadar Suriye kökenli sığınmacı can kaybına uğramış olabilir?

Aydemir Güler - Yazar, Siyasetçi

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bütün iktidarında iki yapısal unsur sabit kaldı. Bunlardan biri Türkiye’nin siyasal-ideolojik üstyapısını ve toplumsal yapıyı dinselleştirme, diğeriyse neoliberalizmin egemenliğini sağlama uğraşıdır. Kuşkusuz siyasi iktidarın İslamcı karakteri konjonktüre göre değişen dozlarda dışa vurulmuş ve pratiğe uygulanmıştır; ama yönelimde süreklilik vardır. Aynı şekilde özelleştirmelerin hız kazandığı veya yavaşladığı, ekonomi politikası tekniklerinin değişim gösterdiği alt evreler söz konusu olabilse de, “tüccar siyaset” kavramı her zaman yol gösterici olmuştur. 

Bu başlıklar kadar önem taşıyan bir diğeri, Türkiye’nin dış dünyayla eklemlenme ve etkileşim biçimini konu almaktadır. Bu konuda AKP emperyalist merkezlere açıkça biat etmek, birini diğerine karşı kullanmak veya -ülkenin ekonomik temelli iç dinamiklerinden ziyade bir dizi uluslararası dengeye yaslanma koşuluyla kullanırsak- yeni-Osmanlıcı/ alt-emperyalist yönelimler göstermiş, yani bir çeşitlilik ortaya çıkmıştır. İslamcı ideoloji, neoliberal piyasacı uygulamalar ve emperyalist sistem içi ilişkiler birbirini bütünlemekte ve ülkemizin yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı süreci açıklamaktadır.

Bir siyasal iktidar beşte bir ile çeyrek yüzyıl arası, uzunca bir dönem sürmüşse, bu ne rastlantısal olabilir ne de toplumsal meşruiyetten (hatta toplumsal meşruiyet arayışından) yoksun, kaba, olağandışı bir rejim olarak tasnif edilebilir. AKP iktidarı toplumun önemli bir kesiminin aktif veya pasif desteğini almış ve bir meşruiyet inşa etmeyi başarmıştır. Bu inşa sürecinin emekçi sınıfların ağır biçimde ezilmesi, sömürü oranının yükselmesi, halk kitlelerinin siyaset dışına itilmesi, bilimin itibarsızlaştırılması, kadına yönelik şiddetin patlaması vb. ile paralel ilerlemesi çelişki içermemektedir.

Yine bunca uzun sürenin düz bir hat üstünden okunması mümkün değildir. Toplumsal meşruiyet olgusu dalgalanmalara hatta ağır krizlere maruz kalmıştır. Öyle ki AKP kriz kavramından türetilmiş sıfat anlamıyla kullanırsak son derece “kritik” salınımlardan geçmiştir. Bu salınımlar süresince dinci ve neoliberal karakterinden hiç ödün vermemesine karşın emperyalist odaklarla kişiliksiz olarak adlandırılabilecek pragmatik ve değişken ilişkiler içinde olmuş, içerideki ittifaklarını ise değiştirmesi gerekmiştir.

Varlığı kabul edilmekten öte asla hafife alınmaması gereken toplumsal meşruiyet olgusunun 2023 depreminden önceki serüvenini yukarıdaki bağlamda kısaca ele almakta yarar var...

Hegemonyanın yitirilmesine doğru

AKP emperyalist merkezlerde tasarlanan bir neoliberalleştirme ve İslamcılaştırma projesi olarak yola koyuldu. Bu açılardan 12 Eylül darbe rejimiyle benzerliği açıktır. 12 Eylül kontrolden çıkan bir coğrafyayı zapturapt altına alma operasyonu idiyse, uzun bir 90’lı yıllar parantezinden sonra AKP neoliberal ve İslamcı Türkiye’nin emperyalist kapitalist sisteme, bu özellikleriyle eklemlenmesini öngörüyordu. AKP hem 12 Eylül’ün devamcısıdır, hem de kamuculuğun ve laikliğin tasfiyesini tamamlamakla görevlidir.

Bu gerici niteliğine karşın AKP bir demokratikleşme akımı, sol liberallere ait bir adlandırmayı hatırlarsak “demokratik devrim” misyonuyla özdeşleştirilebildi. 1980-2002 arası siyasi iktidarlar askeri faşist dönemle toplumsal bir hesaplaşmadan özenle kaçındıkları için, ülkemiz 21.yüzyıla bu kamburun yüküyle girmiş oldu. 

1990’lar aynı zamanda karşı eğilimlere veya toplumsal dirençlere de sahne olmuştu. Özellikle kamu kesiminde çalışan işçiler Bahar Eylemleriyle (1989) harekete geçmişti. Özelleştirme karşıtlığı Büyük Zonguldak Yürüyüşü (1990-1991) ile bir halk hareketine dönüşmüştü. Kamu emekçilerinin mücadelesi (1987-1990) Cumhuriyet tarihindeki en yaygın sendikalaşma biçimini almıştı. Bu koşullarda egemen güçler ve AKP öncesi hükümetler bu dinamikleri söndürmek için baskı önlemlerini canlı tutmuşlardır. Son olarak Ankara çeşitli açılım projeleri karşısında tereddütler gösterdikten sonra, Ortadoğu’nun belirsizlik denizinde risk almamayı ve Kürt sorununu askeri yolla bastırmayı seçti…

Bu tablo AKP’nin öncesinde egemen güçlerin baskı araçlarını canlı tuttuğunu gösteriyor. Türkiye’nin 12 Eylül’le hesaplaşmamışlığının oluşturduğu yük ağırdı.

Düzenin burada değinemeyeceğimiz bir politik krizinin iç ve dış egemen güçler tarafından yeni bir yapılanma doğrultusunda “fırsata çevrilmesinin” ürünü olan AKP, bu geçmiş sayesinde kendisini bir demokratikleşme hareketi olarak sunmuştur. Toplumun geniş kesimlerinin beklentisinin bu doğrultuda olduğu, ancak ilerici bir emekçi hareketinin, devrimci bir işçi sınıfı siyasetinin ve toplumsal örgütlenme dinamiklerinin yetersiz düzeyde kaldığı koşullarda bu demagojik taktik tutmuş, AKP boşluğu istismar yoluyla doldurma olanağı yakalamıştır. Genel olarak sermaye sınıfının, adım adım güç kazanmış ve solu da dejenere etmiş olan liberalizmin ve emperyalist Batı merkezlerinin büyük destek sunduğu AKP’nin toplumsal meşruiyetinin kaynağı böyle özetlenebilir.

Laik ve aydınlanmacı tepkilerse siyasal mücadeleye taşınamadı ve kurumsal olarak en fazla asker ve sivil bürokrasiyle özdeş görüldü. Solun ve emekçi hareketin zayıflığı verisi altında AKP’nin meşruluğu muhalefet tarafından sarsılmamış, tersine kamplaşmadan AKP avantaj türetmeyi becermiştir. Ancak bu noktada artık genel olarak modern emekçi halk kitlelerinin biriken sorunlarına yönelik vaatlerden çok daha etkili bir mecranın şekillendiğinin altı çizilmelidir. Bu da AKP’nin topluma Kürt sorununun çözücü hamisi olarak sunulmuş olmasıdır. Emperyalist rekabetin, Ortadoğu’nun yeniden paylaşımının, bölgesel güçlerin ve Türkiye’nin içindeki iktidar kompozisyonunun çerçevelediği bu karmaşık süreç inişli çıkışlı yollardan geçerek 2015’e kadar sürecek ve AKP’yi iktidarda tutan en önemli dinamiklerden biri buradan beslenecekti.

AKP’nin yükselişinin karşısına düzenin egemenlik kurumlarıyla iç içe girmiş bir laik direnç de çıktı. Bu süreç 2007’de TSK’nın geri çekilmeye başlaması ve 2008’de Anayasa Mahkemesinin kapatmaya hükmetmemesiyle, yani sırasıyla askeri ve sivil bürokrasi cephelerinde kapanmış oldu. Kuşkusuz aynı döneme aydınlar ve halk kitlelerini kucaklayan laik akımlar da eşlik etmiştir.

Yine 2000’lerin ilk on yılının ikinci yarısında, emperyalizmin Ortadoğu’ya müdahalesi ve bu müdahale içerisinde Türkiye’ye çeşitli roller tanınması, bir diğer dinamik olarak yurtseverliğin önünü açtı. Yurtseverlik bir taraftan burjuva milliyetçiliği tarafından dejenere edilmeye çalışıldı; ancak diğer taraftan sosyalist/komünist harekette solliberal, pro emperyalist, sınıf işbirlikçisi ve şeriatçılık aklayıcısı eğilimlerin belli ölçülerde frenlenmesine de vesile oldu.

AKP’nin emperyalizm-sermaye desteğinde devletin içindeki ve toplumdaki laik ve bağımsızlıkçı direnç, asıl, Abdullah Gül’ün 2007’de Cumhurbaşkanı seçilmesi, 12 Eylül 2010 referandumunda Anayasa değişikliğinin onaylanması ve Haziran 2011 parlamento seçimlerini iktidarın kazanması ile kırılmıştır.

Ancak kısa süre içinde bu kez toplumun çeşitli kesimlerine bir mücadele dalgası yayıldı. Öğrenci gençlik, kadınlar, Aleviler ve kentli modern emekçiler arasında AKP’nin öngördüğü İslamcı-faşist yapılanma kabul görmüyordu. Bu durum siyasi iktidarın 1923 Cumhuriyetini politik planda yıkmayı başarmasına karşılık, toplumsal planda yeni bir düzen inşasında tıkanması anlamına geliyordu. Türkiye tamamlanmayan bir dönüşüm sürecinin orta yerinde bir anlamda bir “sürekli kriz rejiminin” egemenliğine girdi.

AKP’nin demokrasi vaadinin karşılık bulamayışının nedenleri, tezin temellendirildiği Kürt sorununa çözüm bulunmamasına indirgenmemelidir. Kürt siyasi hareketi çözüm sürecinin gerilimlerini gerekçe gösterip AKP liderliğine sırtını dönmedi. Ama laikliğin düzenin karakteristik özelliği olmaktan çıkması, modern kesimlerin toptan baskılanması ve ekonomik hakları gasp edilen emekçilerin bir sadaka sistemine sokulmaları toplumsal bir duvara çarptı. Nitekim 2010’lu yıllarda öğrenci hareketinin yükselmesi, stadyumların protesto sahnesine dönüşmesi, Tekel işçilerinin direnişi, Taksim’deki kitlesel 1 Mayıs gösterileri, Suriye’ye yönelik savaş kışkırtıcılığına karşı mücadeleler, kadın mücadeleleri 2013 Gezi Direnişinin habercileri sayılmalıdır. Gezi Parkının ötesine geçip sayısız yerleşime yayılan “Haziran Direnişi”, AKP’nin toplumsal meşruiyetinin çöküşü anlamına gelmiştir. Bu meşruiyetin dayandığı demokratikleşme demagojisi ise AKP’nin Kürt hareketiyle sürdürdüğü çözüm veya “barış” süreci 2015’te kapanana kadar ayakta kalacaktı. Kürt hareketinin son derece meşru nitelik taşıyan 2013 Haziran direnişine eleştirel mesafesini koruyarak hükümetin ayakta kalmasını tercih ettiği, ama meşruiyetten yoksun bir “özerklik” ve “hendek” gündemini 2015’te açtığı unutulmamalıdır.

Siyasal üstyapıda, Erdoğan-Gülen ittifakının son bulması ortaklar arası dar rekabete veya yukarıda işaret edilen dinamiklerin herhangi birine indirgeyerek açıklanamaz. AKP artık bir “yönetememe krizinin” asli nedeni olarak görülmeye başlanmış, bu durum ittifak sisteminde dağılmalara neden olmuştu. Yeni ittifakların aranması zorunluydu. ABD emperyalizminin AKP’yi dışta bırakacak arayışlara en azından yeşil ışık yaktığı da bellidir. Strateji değişiminin darbe girişimi veya silahlı çatışma ile gerçekleşmesi krizin ağırlığının göstergesidir.

Değişim o güne kadar ikincil konumlarda kalan tarikatların önünü açarken, muhalefetteki faşist milliyetçi ve laik ulusalcı akımların, ittifakın şeriatçı ağırlık merkeziyle rezonansa girmelerini getirdi. Faşist milliyetçi hareket fiilen koalisyon ortağı haline geldi; 2010 referandumuna hayır diyen MHP’yi BBP izledi. Bir önceki süreçte tasfiyeye uğrayan laik ulusalcı akımlar da destek unsurları olarak yerlerini aldılar: 2013 Haziran’ında gençlik örgütü TGB (Türkiye Gençlik Birliği) ile yaygın bir görünürlük elde eden İşçi Partisi adını Vatan Partisi’ne çevirerek iktidar blokuna tutundu. TSK çevrelerinde de AKP’nin Batı emperyalizmiyle mesafelenmesinden umutlanan ve yeni milliyetçi stratejileri projelendirmeye yönelen unsurlar ortaya çıktı.

Ancak Erdoğan’ın merkezinde durduğu bir liberal-islamcı koalisyon döneminden yine Erdoğan’ın merkezinde durduğu milliyetçiislamcı evreye geçiş AKP çevrelerince “kültürel hegemonya” olarak kavramlaştırılan bir sorunun katmerlenmesine de neden oldu. Açıktır ki, Türkiye gelişkinliğinde ve tarihsel derinliğinde bir ülkede toplumda ideolojik ve kültürel hegemonyayı kurabilecek dinamiğin kentli karakter taşıması zorunludur. AKP ise modern Cumhuriyete karşı üstlendiği yıkıcı rolü bir modernite düşmanlığına oturtmak durumunda olmuştur. İlk ittifakta Gülen hareketinin üstlendiği misyon bu boşluğu gidermek, sol ve sağ liberalizmin AKP projesiyle eklemlenmesini kolaylaştırmak, hatta organize etmekti. Bu çabanın yeterli ürün vermediği, 2013’e gelindiğinde kesin olarak söylenebiliyordu. Yukarıda geçerken anılan “yönetememe krizi” dar bir idari çerçevede değil, ideolojik hegemonya arka planıyla birlikte düşünülmelidir. 2015- 2016 sonrasında ise AKP’nin zemininin sürdürülemez ölçüde daraldığı görülmüştür. İçinde bulunduğumuz momentte Erdoğan’ın seçim ittifakının benzersiz bir gericiler buluşması biçimini almasını, artık iç tutarlılığa sahip, bütünlüklü bir strateji değil çaresizlik sayabiliriz. Seçimden bağımsız olarak, Türkiye’nin 2023 Cumhur İttifakı tarafından yönetilmesi mümkün olmayacaktır.

Egemen güçlerin güncel politik ittifakı son yıllarda başka sorunların da altında kalmıştır. İlki küresel salgındı. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de böylesi bir devasa halk sağlığı tehdidiyle başa çıkabilmek için sistemin kamucu bir yönelime girmesi beklenmiş ve bu beklenti yine bütün kapitalist dünyada olduğu gibi boş çıkmıştır. Neoliberal modelin seçtiği yol, krizin tekelci sermayenin sürekli biçimde yaşadığı kâr oranları sıkışıklığını rahatlatmak doğrultusunda fırsata çevrilmesi oldu. Devlet harcamalarında aslan payı, geniş kitlelere hızlı, kolay erişilebilir ve ücretsiz veya ucuz sağlık hizmeti ulaştırmaya değil, sağlık sektörü ve bağlantılı alanlarda sermayenin kazancını körüklemeye ayrılmıştır. Bu tercihin kaçınılmaz sonucu kovitin bir işçi sınıfı ve yoksul halk hastalığı karakteri kazanması olmuştur.

Ekonomik kriz de benzer bir bağlamda yaşanmıştır. AKP iktidarının anti-kriz politikaları, geniş emekçi kitlelerin tüketim potansiyelini destekleme yoluyla talebi arttırmaya ve üretimi teşvik etmeye değil, sermayeye kaynak aktarmaya dayandırıldı.

Olağan koşullarda devlet yalnızca egemenlerin yönetsel aleti değil, aynı zamanda egemenliğin bir sınıfa ait olduğunu
örten bir müdahaleler ve mekanizmalar bütünüdür. Yirmi yılı aşkın iktidarının özellikle son diliminde AKP rejimi bu fonksiyonu yerine getiremez durumdadır. 2012-2016 aralığında açığa çıkan yönetememe krizi 2019-2023 döneminde yapısal ve geri dönüşsüz bir görünüm kazanmıştır.

Son cümlede işaretlediğim yıllar kuşkusuz belli kestirimleri ima ediyor. 2012, Haziran Direnişinin müjdecilerinin bir süre önceden görünür hale geldiğini, AKP’nin 2010 referandum ve 2011 genel seçimleriyle tazelediği gücünün yetmezliğini anlatan bir tarihtir. 2016 bu sürecin Gülen kopuşu ve yeni ittifak sistemiyle tamamlandığı yıldır. 2019’da hegemonyanın sarsılması yerel seçimlerde AKP’nin ağır hasar görmesi anlamına gelmiştir. Ayrıca, yönetememe durumu emekçi sınıfların yoksullaşması gerçeğiyle bağlantılanmıştır. 2023 Depremi bütün bu birikimin üstüne gelmiştir.

Toplumsal fay kırılması

6 Şubat Depremi aynı zamanda toplumsal fayların kırılmasıdır. Bir dönem devletin yeniden yapılandırılmasıyla ortaya çıkan tablo, AKP terminolojisiyle söylersek “eski Türkiye’nin” yetememe halini, maddi kaynak, donanım, birikim ve kadro eksiklerini yansıtmıyor. Tersine AKP Türkiye’si bir yetmezlik sorunu yaşamamakta, sınıfsal tercihlerinin ürünlerini hasat etmektedir. Kızılay ve AFAD neoliberal tüccar siyaset konseptiyle organize edilmişler, buna bağlı özelliklerine neo-Osmanlıcı/ alt-emperyalist himaye gündemi eklenmiştir. Arama kurtarma, enkaz kaldırma, atık yönetimi, depremzedeye konut edindirme, halk sağlığı gibi başlıklarda Türkiye’nin bilimsel, teknik ve teknolojik birikim sorunu yoktur. Sorun bu hizmet alanlarının her birinin sermayeye kaynak aktarma amacıyla piyasaya endekslenmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Neoliberalizmin bu mantıksal sonucuna veya uç yorumuna İslamcı bir iktidar altında ilerlenmesi, başlangıçta işi kolaylaştırıyordu. Hakları ellerinden alınan, mülksüzleştirilen, üstlerindeki sömürü yükü katlanan kitlelere
öteki dünya için vaatlerde bulunmak, sosyal haklar yoluyla sermayenin potansiyel kazancından eksiltmeye oranla hayli ucuz bir yöntemdi! Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir ticari kuruluş, tarikatların birer holding olarak tasarlandığını hatırlarsak kamunun yükü aslında sıfırdı.

Ancak İslamcılık sürecin bugün vardığı noktada görülmemiş bir yetersizlik, devletin toplumsal sorumluluğuna yönelik mutlak ilgi yitimi, liyakatsizlik, bilim düşmanlığı gibi bir bağlam üretmiş bulunuyor. Ağır bir afete maruz kalan insanların, enkazdan canlı çıkarken tekbir seslerinin yükselmesinden dinsel bir haz alması, Cumhurbaşkanının banknot dağıtmasında devletin kendilerine sahip çıkışını görmesi imkânsızdır. İslamcı ideoloji, neoliberalizmin halk ve insan düşmanlığını iyiden iyiye çıplak hale getirmiştir.

1999-2023 arasında sayısız ve bir kısmı ağır biçimde ölümcül deprem yaşandı. Ancak yine de karşılaştırmaya değer olanlar Gölcük ve Maraş depremleridir. 1999’da toplumsal reaksiyon genel olarak dinselleşme yönünde olmuştur. O sıra bir gösteride şeriatçıların açtığı “7,4 yetmedi mi?” pankartı depremde önceki iktidar uygulamalarının dinden uzaklaşmasına kesilen ilahi cezayı görüyordu. Zaten Gölcük din düşmanlığının temsilcisi sayılan laik TSK’nın üslendiği bir yerleşim değil miydi?

Bu bilim dışı formülasyon bir aşırılığı temsil ediyor olsa da, sonuç bu doğrultuda olmuştur. 1999 Depremi büyük bir kırılma yaratmış ve ortaya yeni ideolojik sentez olarak dinselleşme yönelimi çıkmıştır. Çaresiz yoksulların benzeri dinamiklere kucak açması, başlarına gelen hakkında basit bir açıklamaya ihtiyaç duyması ve yine basit bir çözüm araması sürpriz değildir. Kuşkusuz bu yönde bir gelişmenin karşısına bilimsel temellerde ve toplumsal çözüm önerileriyle çıkan bir emekçi/ sol/ sosyalist ağırlığın söz konusu olmadığı koşullarda... Doksanlı yılların sonunda Türkiye siyaseti, yukarıda değindiğimiz gibi 12 Eylül’le on yılın başındaki gibi bir hesaplaşma eğiliminden uzak düşmüş, hayli sağa çekilmiş durumdaydı. Kürt sorunuyla gerekçelendirilen kontrgerilla yapılanması patlama noktasına gelmişti, ancak egemen güçler bariz biçimde “temiz eller”in demagojisiyle yetinilmesinden yanaydılar. İslamcı hareket 1994’ten başlayarak düzenin krizini istismar etmeyi ve kendisini geniş kesimler nezdinde bir alternatif olarak sunmayı başarıyordu. Gölcük Depremi bu akımın yükselişine eklemlenmiştir.

Peki, yirmi dört yıl sonra depremle gelenin yine bir depremle gitmekte olduğunu söyleyecek durumda mıyız?

Daha önceki meşruiyet sıkışmasının üstüne gelmesi nedeniyle bu metaforik tezin gelişmelere uygun olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten de AKP dönemini taşıyan ve sembolize eden piyasacılık (tüccar siyaset) sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Depremden sonra kamuculuğun zemini bir kez daha genişlemiştir. Dinsel açıklamaların piyasacılığın örtüsü olduğu geniş kabul görür hale gelmiş ve depremden sonra laikliğin önü açılmıştır. Bu iki yönelimin AKP’de buluşan başka unsurlarla karmaşık bir bütünlük kazanacağını da öngörebiliriz. İslamcılık ve neoliberalizm, liyakatsizlik, ahlaki çöküntü, sosyal devlet uygulamalarının tasfiyesi, kayırmacılık, ayrımcılık, adaletsizlik gibi uzun bir kümenin her bir ögesiyle bağlantılıdır. Deprem bu bağlantılara toplumun ortalama algısında berraklık kazandırdı.

Ancak önceki deneyimleri unutmayalım. 2008’de dünya kapitalizmine damga vuran ve zaferler hediye eden neoliberalizm ABD merkezli bir krizde duvara çarptı. Otuz yıllık ekonomik büyümenin toplumun geneline sunduğu bölme suların altında kaldı, tekelci sermayeye yarayan eşitsizlikler krizle birlikte zirveye çıktı, ama daha kamucu bir sentez ortaya çıkmadı. Aynı çelişkili durum pandemide de tekrar etti. Türkiye söz konusu olduğunda, bu küresel vakalara ek krizler de yaşandı. AKP’nin yayılmacı dış politikası Batı emperyalizminin kurgusu değiştikten sonra boşa düşmüştü. Ancak bu durum bir yıkım getirmek yerine, sistemin ağırlaşan sorunları AKP’ye farklı emperyalist odaklar ve yerel güç odakları arasındaki çatışma ve çatlakları değerlendirme şansı sundu. Son Ukrayna savaşında Ankara’nın, her iki blokun onayıyla Batı’nın Rusya’ya uyguladığı ambargoyu delen bir köprü kurması, bunu NATO üyesi bir ülke olarak yapması benzer bir diğer “krizi fırsata çevirme” örneğidir.

Belirleyici güce sahip maddi gelişmelerin, belirlenen başlıklarda doğrudan sonuçlar yaratmasını beklemek kaba maddecilik olur. Maddi gelişme asal bir yönelimi besleyecektir, ama sonuç sayısız çelişik etkenin gireceği reaksiyonların ürünü olarak ortaya çıkacaktır. Toplumsal yaşamın diliyle konuşursak bu reaksiyonların bütünü siyasetin ta kendisidir. Marksizm siyasetin özünü sınıf mücadeleleri olarak belirler. Öyleyse son söz mücadele edenlerindir.

AKP’de somutlanan meşruiyet krizinin, neoliberalizm ve dinselleşmeyle bir hesaplaşmaya akması, bunun devamında kamucu ve laik bir yeni toplumsal ortamın şekillenmesi yönünde güçlü bir zemin ortaya çıkmış bulunuyor. Bu zeminin önü açıktır. Türkiye’de AKP ile anılan yirmi, 12 Eylül’le başlayan kırk küsur yıllık bir tarihsel sahnenin perdesinin inmesi için maddi koşullar elverişlidir. Gerisi siyasal mücadelelerin konusudur.

49) Başta komünistler ve sosyalistler tarafından yaratılan toplumsal dayanışma, düzen değişikliği isteyen siyasetlerin önünü açtı mı?

Aydemir Güler - Yazar, Siyasetçi

İdeolojilerin meşruiyet yitimine ilişkin notlar

Deprem düzenin meşruiyet kaybına neden oldu demiştik. Burada Türkiye’nin AKP’li yıllarının ideolojik direklerinden ikisinin, piyasacılık ile İslamcılığın özel olarak itibarsızlaştığını söyleyebiliriz. Ancak ideolojilerin itibarsızlaşması çoğunlukla onları temsil eden siyasi partiler, hatta siyasi figürler üstünden gerçekleşir. Depremle yaşanan kırılmanın sistematik ve bütünlüklü halleriyle, bahsi geçen ideolojileri çökerttiğini iddia etmek temelsiz olacaktır. İtibar yitimi AKP ve MHP üstünden somutlanmış, büyük ölçüde bu iki partiyle bağlantısı kurulan piyasacılık ve İslamcılık darbe almıştır. Bu durum, iktidardan ayrı duran ama bir o kadar liberal ve/veya İslamcı olan kesimlerin söz konusu kırılmadan bağışık kalabilecekleri anlamına gelir. Birinci olarak “kırılma” derken bu noktaya dikkat edilmeli, toptancı beklentilerden uzak durulmalıdır.

İkinci olarak, ideolojik haritada oynamanın gerçekleştiği koşullarda, ortaya çıkan boşlukların başka kütlelerle kendiliğinden dolması beklenmemelidir. Elbette piyasacılık ve islamcılığın gerilediği sahayı kamucu ve seküler akımların kuşatması veya sahaya bunların sızması daha yüksek olasılıktır. Ancak bu değişim otomatik bir mekanizmayla gerçekleşmez; sınıflar mücadelesi tarafından belirlenir. Depremi izleyecek olan 14 Mayıs seçimleri, ideolojik belirsizlikleri alabildiğine köpürten etkenlere sahne olmaktadır. AKP döneminin başlıca alternatifi olarak öne çıkan  Millet İttifakı’nın iki bileşeni (Deva ve Gelecek) liberal, bir diğeri İslamcı (Saadet) karakteriyle öne çıkmaktadır. Seküler milliyetçiye eğilim gösteren İyi Parti ile bütün bu kaotik yapıyı bir araya getiren CHP’nin piyasacılığın ve İslamcılığın olsa olsa uç yorumlarından ayrı düştüklerini söyleyebiliriz. Bu iki partinin kamucu ve laik karakterleri görelidir. DP hakkında ise kamuoyunda herhangi bir algının var olduğunu bile söyleyemeyiz. Bir diğer muhalefet ittifakı olarak Emek ve Özgürlük cephesinde ise aday isimleri bir o kadar karmaşık bir resim çizmektedir. Kamucu ve seküler eğilimler sosyalist hareket ile yabancı düşmanı-ırkçı akımlar tarafından paylaşılmaktadır. Sonuç olarak yaşanan ideolojik değişimin içinde AKP tipi bir piyasacı ve İslamcı versiyon tasfiye ediliyor olsa da, liberalizmi ve dinciliği aklamayı gözeten çok sayıda unsurun sahne aldığı atlanmamalıdır.

Komünist ve sosyalist hareketin oynayacağı rol bu ortamda özel bir önem kazanmaktadır. İktidar blokunun toplumsal algıda oturtulduğu sanık sandalyesi bir yana, Türkiye sağı genel olarak deprem dayanışmasına ya duyarsız ya da solla karşılaştırıldığında açık ara geride kalmıştır. İyi Parti’nin afet koşullarında devletin yıpratılmamasını birinci sıraya koyduğunu gördük. Zafer Partisi örneğinde sağın bir diğer versiyonu demagojik, saldırgan bir ırkçılığı dayanışmanın önüne geçirmeyi denedi. Sağ partiler ancak tarikat örgütlenmesinden aldıkları enerjinin dozajına bağlı olarak sahaya çıkabildiler. CHP, iktidarı kıya sıya eleştirirken bölgedeki kendi belediyelerini eleştiriden bağışık tutmaya özen gösterdi; genel başkan bölgenin CHP’li belediye başkanları hakkında açılma talimatını verdiği soruşturmaların sonucu bilinmiyor. Belki daha önemlisi ana muhalefet partisi esas olarak bir toplumsal dayanışmanın aktif unsuru olarak ortaya çıkmamış, üç büyük şehir belediyesinin olanaklarına yaslanmıştır. CHP’nin kurmaya çalıştığı toplumsal algı kendisinin kamu hizmetini çok daha iyi organize edebilecek, “yukarıdan” bir aktör olduğu biçimindedir.

Bu tabloda komünist/sosyalist hareketin kolayca ayırt edilen ve kitleler nezdinde ayrıcalıklı bir pozisyon kazandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Toplumsal dayanışma diyebileceğimiz bir dinamik esas itibariyle siyasetin soluna denk düşmüş, piyasacılık ve İslamcılıkla hesaplaşmanın hakiki örneği sol tarafından verilmiştir. Bu sunum sadece deprem bölgesinde veya diğer bölgelerin yardım toplama kampanyasına katılan kesimlerinde değil, bütün toplumda hissedilmiştir.

Sosyalizm farkı

Kuşkusuz bu son girdi tartılırken de bir başka toptancılığa düşülmemelidir. Depremzedelerin dayanışmanın örgütleyicilerine şükran duyması ideolojik ve politik bir dönüşüm geçirdikleri anlamına gelmez. Tersine ideolojik bir dönüşüm geçirmeksizin birçok kişinin dayanışmasını, başka kurumlara göre çok daha güvenilir bulduğu sol partiler aracılığıyla somutladığına sık rastlanmıştır.

Peki, yaşanmakta olan değişim tam olarak nasıl adlandırılabilir? Türkiye toplumu bir değişim yolunun neresindedir? Önümüzdeki siyasal, ideolojik ve kültürel mücadeleler içinde şekillenecek olan boyutlar bir yana, 6 Şubat’ı izleyen iki ayda tam olarak ne olmuştur? Bu saptamaların üstüne yakın geleceğe ilişkin nasıl bir değişim öngörüsü bina edilebilir?

Özel olarak Türkiye Komünist Partisi’nin verdiği görüntü birkaç açıdan ilgi çekicidir. Kamuoyunda yaygın bir ilgi toplayan, TKP standı önünde çorba sırasına giren ülkücü fotoğrafı, topluma 1980 öncesindeki terör ve çatışma sürecinde kazınan ve halen varlığını sürdüren bir yargıyı sarsmıştır. Buna göre devrimcilik ve ülkücülük, birinin diğerini adlandırmasıyla “terörist anarşistler” ve faşistler toplumsal normali temsil eden bir çizginin iki tarafında simetrik olarak uçlarda yer alırlar. Birbirini yadsıyan iki aşırılık, iki düşman kamp…

Söz konusu fotoğraf ortada bir simetrinin bulunmadığını, solun sağcılara, hiç de sağın solculara davrandığı gibi yaklaşmadığını gösteriyordu. Ülkücüler bunca yıl defalarca siyasi iktidarın parçası olmasına karşın bir aşırı uçtu; kapsayıcı, kucaklayıcı değil, itici, tepkisel, reaksiyonerdi. Ülkücülerin standında yardım alan bir komünistin resmini çekmek mümkün olamazdı. Oysa komünizm sanılanın tersine rahatsız edici bir aşırılık değil, toplumun bütününe sunulmuş bir modeli içeriyor ve topluma yansıtıyordu.

Bu görünüme devleti elinde tutan sağın depremzedeyi yalnız bırakmasını ve diğer sağ kesimlerin de genel olarak dayanışmacı olamayışlarını eklediğimizde solun ideolojik-politik olarak türdeş olmayan halk kitlelerine nüfuz etme gücünün hızla arttığını söyleyebiliriz. Milletin içine gömülü, onun organik parçası olarak kabul edilen sağcılık en acı günde ortada yoktu. Bu durum toplumsal dayanışmanın kendisinin, sol bir pozisyon, anlayış ve eylemlilik olarak duyumsanmasını beraberinde getirmiştir.

Somut olarak solun, sağın tapulu arsası olarak bilinen coğrafyalara ve sosyal kesimlere önemli bir güçlükle karşılaşmaksızın girdiğini gördük. Türkiye’nin siyasi coğrafya dinamiklerine aşina olanlar Anadolu’da solun ya Alevi ya emekçi dinamikleriyle etkileşime girdiğini de bilirler. Hatay ilinde de, Alevi yoğunlaşmasının belirgin olduğu ve geleneksel olarak sola açık ilçeler mevcuttur. Bu bilgiden hareketle TKP’nin deprem bölgesindeki etkinliğinin yine bu
özellikli ve geleneksel damarlarla sınırlı olması beklenirdi. Böyle olmamıştır. Sağın yukarıda işaret ettiğimiz biçimde boşalttığı, hatta boşa düştüğü bütün alana sol rahatlıkla girebilmiştir. Bu açıdan Osmaniye, Adıyaman il merkezi gibi yörelerdeki çalışmalar, toplumun genelinde farklı bir sol algısını yaymış olmalıdır.

Bu noktada afetzedenin yardımı getirenler arasında ayrımcılık yapamayacağını düşünmek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla söz konusu “sol toplumsallaşma” yardımlaşmanın ötesinde politik pozisyon almak açısından da teste tabi tutulmalıdır. 14 Mayıs seçimleri bu açıdan anlamlı veriler sunacaktır. 

Solun kadrajına girdiği kesim depremzedelerden ibaret olmamıştır. Bölgeye akın eden gönüllüler tabloya tanıklık etmişler, hatta solun ürettiği etkiyi bir dizi başka kente ister istemez taşımışlardır. Sosyalizmin herhangi bir deneyim yaşamadığı kimi yerleşimlere sol, 6 Şubat’ın ardından deprem bölgesine yardım amacıyla giden ve bireysel bazda hızlı bir dönüşüm yaşayan veya o güne kadarki değer yargılarını sarsacak gözlemlerde bulunan eski sağcılar tarafından taşınmaktadır.

TKP’nin davranış çizgisi sayesinde deprem bölgesinde algılanır hale gelen bir nokta daha vardır. Bölgede sağ partilerin, tarikatların vb. ön ayak olduğu çalışmaların kapsamı esas olarak kendi taraftarlarıyla sınırlı görünüyor. Bazı geçici barınma alanlarının, bu tür yapılara aykırı konumlanan insanların kolay kolay barınamayacağı yerlerdir. Bu kapalılık hali, solun kimi kesimleri için de geçerli olmuştur. Bazı yerleşimlerde sol sendika, dernek veya siyasi partiler kendi taraftarlarının ötesindeki insanlar için pek çekici olmayan çadır kentler, dayanışma merkezleri oluşturmuşlardır. TKP’nin sistematik biçimde bu darlığın dışına çıktığı söylenebilir. Kuşkusuz bu farklılık, belirli bir mesafeden gözlemlenmesi zor, gözlemlendiğinde de tanımlanması belki daha zor, ince bir olgudur. Ancak yine de toplumsal algıda iz bırakmaması mümkün değildir.

Sonuç

Bir bütün olarak, ülkemizde uzun bir tarihsel sürecin sonucu olarak yerleşiklik kazanan antikomünizm deprem sonrasında bir kırılmaya uğradı. Antikomünizmin Türkiye’ye özgü kaynakları arasında modern zamanların öncesine uzanan Rusofobi (Rusya korkusu, Rus düşmanlığı) gibi bir unsur vardır. Komünizmin dinsizlik ve İslam karşıtlığı olarak damgalandığı yılların ardından, ABD merkezli dünya çapında bir propaganda makinası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir dizi ülkede ideolojik üstyapının başlı başına yapıtaşlarından birinin de antikomünizm olmasını sağlamıştır. Bu yapıda solun verdiği mücadeleyle bazı gedikler açtığını iddia edebiliriz. Gerçekten ne 1960-80 aralığında harcanan emekler, ödenen bedeller, ne de daha yakın zamanlardaki mücadeleler yok sayılabilir. Sovyet sonrası dönemdeyse antikomünizm en önemli düşman figüründen yoksun kalarak sakatlanmış, inandırıcılığından bir şeyler yitirmiştir. Ancak yine de Türkiye antikomünizmin ideolojik üstyapının temel direklerinden biri olduğu ülkelerdendir. 6 Şubat’ta işte bu üstyapı ağır bir sarsıntı geçirdi. Dini inanışların siyasal tercihlerle bağı bu başlıkta kırılmaya uğramıştır.

Depremin kitleleri içine sürüklediği çaresizlikten sol bir politik tepki çıkması kesinlikle bir toplum yasası değildir. Kitleler bir reaksiyon göstermeye pekâlâ süreklenebilirler. Reaksiyonun düzen dışına açılması ise ancak özgün devrimci durumlarda geçerli olabilecek bir olasılıktır. Çoğu zaman tepki bir başka düzen içi akımı besler. 2023 itibariyle devrimci bir durumdan söz edilmesi de yerinde olmayacaktır.

Ancak daha önce anlatılmaya çalışıldığı gibi düzenin en azından piyasacılık ve İslamcılık üstünden daha fazla sağa gitmesi fiziken mümkün değildir, toplum yüzünü kamuculuk ve sekülarizme dönme eğilimindedir. Depremin tetiklediği politik tepkisellik bu ideolojik derinlik sayesinde sola demir atabilir.

Kitleleri politik tepkilerini solda anlamlandırmaya yöneltecek bir faktör ideolojik derinlikse, bir diğeri de örgütsel
bağlanmadır. Bu kavramla dar bir devrimci pratiği kast etmiyorum. İnsanların hak arayışlarını ortaklaştırmaları, yaşamsal sorunlarını birlikte ele alıp, buldukları çözümleri hayata geçirmeye birlikte çaba göstermeleri gibi toplumsal davranışlar, siyasi iktidarla sert bir karşıtlığa girmeyi ve belirli bir politik angajmanı da içerdiği zaman, ortada basbayağı bir örgütsel bağlanma var demektir. Sağ geniş kitlelere örgütsüzlük tavsiyesinde bulunurken, sol söylemde tam tersi geçerlidir. Deprem sıradan insani davranışların solla özdeşleşmesi gibi bir sonuç vermektedir.

Türkiye’de, özel olarak TKP’nin pratiğinde örgütlü davranış öne çıkmakta, dayanışma bir örgütlülük güzellemesini barındırmaktadır. Tarihimizin en ağır travmalarından birine denk gelen 6 Şubat, belki de halkımızın umutlu ve aydınlık bir geleceğe yürüyüşünde dönemeç olacaktır.

50) Sosyalist bir Türkiye depreme nasıl müdahale ederdi?

Erhan Nalçacı - SoL Haber Portalı Yazarı

Sosyalizmi tanımlamak

Bu sorunun hakkını vermek için önce kısaca sosyalist Türkiye’yi tanımlamak durumundayız. Sosyalizm insanlığın kapitalizmin bütün çürümüşlükleri ile dolu limanını terk edip açılacağı uzun bir yolculuktur. Yol boyunca uğradığı limanlarda gelişip içerikçe zenginleşir. Bu nedenle depremle karşılaşacak sosyalist bir Türkiye’nin hangi aşamada olduğuna ilişkin de bir tahmin yürütmeliyiz.

Sosyalist Türkiye, işçi sınıfının diğer emekçi sınıf ve tabakalara öncülük ederek kendi devletini inşa ettiği bir sürece işaret eder; sermaye sınıfının azınlığı yerine toplumun geniş kitlelerini iktidara taşımasıyla eksiksiz bir cumhuriyettir ve bu yeni egemen sınıf siyasi çıkarları için dini suiistimal etmeye gerek duymayacağı için laiktir.

Sosyalizm başından itibaren fabrikaları, madenleri, limanları, yolları, hastaneleri vb. tüm üretim araç ve nesnelerini devletleştirir. Tarım kesiminde ise devlet çiftliklerinin yanı sıra küçük mülk sahibi köylülerin katıldığı kooperatifleşmeye öncülük edilir.

Devletin bütün üretim araç ve nesnelerine sahip olmasıyla merkezi planlama olanaklı olur. Emekçi sınıfların refah ve mutluluğunu sağlama hedefi bilimsel düşünce ve siyasi önceliklerle birleştirilerek çoğunlukla beş yıllık merkezi planlar doğrultusunda sosyalizm kurulur.

Sosyalizmin olmazsa olmazlarından bir diğeri “yeni insanın” yetişeceği ortamları yaratmasıdır. Yeni insanın yetiştirilmesi topluma karşı sorumlu, çok yönlü, siyasi yönden gelişkin, bilimsel dünya görüşünü benimsemiş bireylerin üretimine işaret eder ve karmaşık bir pedagojik süreçtir.

Yine sosyalizmin bir diğer ayrılmaz unsuru, dünyadaki tüm emekçi sınıflar ve onların kurumları ile dayanışmadır. Şovenizm ve milliyetçilik yerini sınıf içerikli bir uluslararası dayanışmaya bırakmıştır.

Sosyalizmin başka bir özelliği ise ulusal gelirin tümünün emekçi halk için harcanabilmesi veya biriktirilebilmesidir. Kapitalizmde sömürü mekanizmaları nedeniyle ulusal gelirin önemli bir kısmı nüfusun küçük bir bölmesini oluşturan sermaye sınıfının eline geçer. Bu el konulan artı değer sanayici kârı, ticaret sermayesinin kârı, faiz veya rant olarak kendini gösterir. Oysa sosyalizmde bu başlıkların hiçbiri olmayacağı için emekçi halkın kendi çıkarları için kullanabileceği büyük bir üretim fazlası ortaya çıkar ve bu ortak kazanç yönetilebilir olur.Nikitin P. Ekonomi Politik, Çev: H. Konur, Sol Yayınları, Ankara, 6. Baskı, 1979, s.172.

Şimdi Doğu Anadolu Fay Hattı’nda 6 Şubat Depremi’ne benzer büyük bir deprem sosyalist Türkiye’de gerçekleşseydi sorusuna yanıt aramadan önce Türkiye’nin sosyalizmin hangi aşamasında olduğunu saptamalıyız. Devrimin henüz karşı devrimci kuvvetlerle mücadele ettiği ilk yıllarında mı, sosyalist kuruluşun hemen başında mı, yoksa kapitalizmden devralınan bozukluk ve çürümenin bir ölçüde temizlenebildiği yıllarda mı deprem ile karşılaşılmıştır?

Bu yazıda içinde bulunduğumuz sermayenin iktidarındaki Türkiye ile sosyalist Türkiye’yi daha belirgin şekilde karşılaştırabilmek için 25. yılındaki bir sosyalizmi hayal edeceğiz, böylece en az 4 beş yıllık plan dönemini Türkiye geride bırakmış olacak.

Sosyalist Türkiye’de depremi karşılamak

Sosyalizmde geçen 25 yıl sosyalizm için çok değil ancak kapitalizmden devralınan yapı stoku ve kent planlamasını değiştirmek için yeterli bir süre olarak gözüküyor. 

Bu dönemde; sermayenin kısa vadeli kazanç hırsı ve “günü kurtarmak” denilen pragmatizmiyle fay hatları üzerine, dere yataklarına, uygun olmayan zeminlere belli bir şiddetin üzerindeki depremlere dayanması mümkün olmayan binalar inşa etmesi ve denetim mekanizmalarının piyasaya bırakılması nedeniyle oluşan ve içlerine insanların canlı canlı gömüldüğü yapıların bir plan doğrultusunda dönüşmesine tanıklık edilecektir. Günümüzde özel televizyon kanallarında ancak konuşma fırsatı bulabilen jeologlar, jeofizikçiler ve ilgili diğer uzmanlar merkezi planlamanın önemli bir unsuru haline gelecektir.

Ancak bu süreç yine inşaat sektöründeki sermayeye kazanç sağlamaktan başka bir anlama gelmeyen “kentsel dönüşüm”den oldukça farklı ve çok yönlü bir süreç olacaktır. Çünkü kentlerin tek sorunu depreme dayanıksızlık değildir, yılların sınıfsal eşitsizliklerini, zevksizliği, üretimin plansızlığını yansıtan kentler çok daha derinden ele alınacaktır. Örneğin, sanayinin eşit şekilde Türkiye sathına yayılması İstanbul gibi kendisi artık bir sorun haline gelmiş kentlerin küçülmesine yol açacaktır. Ayrıca sosyalizm emekçilerin piyasa koşullarında başlarını sokacakları ev aradıkları bir düzen olmaktan çıkacak, üretim birimleri istihdam edilen emekçiler için sosyal konutları da içerecektir.

İnşa edilen tüm binalarda deprem üretmesi beklenen fay hatlarına göre standartların belirlenmesi, buna uyulması ve bugün olduğu gibi piyasa tarafından değil, devlet kurumları tarafından devlet tarafından yapılan inşaatların denetlenmesi söz konusu olacaktır.

6 Şubat Depremi 11 kentte o kadar büyük bir yıkıma neden oldu ki kimsenin köylerle ilgilenecek hali kalmadı denebilir. Oysa köylerde yaşayan vatandaşlar kendi olanaklarına göre konut yaptırırlar ve çoğu kez bu yapılar depreme dayanıklı değildir. Sosyalist dönüşümde muhtemelen tarımla uğraşan birimler artık köy değil, tarım üretim birimi olarak adlandırılacak, modern kadroların modern binalarda çalıştığı bir dönüşüm geçirecektir. 

Bütün bu dönüşüme rağmen sosyalist cumhuriyet her durumda 6 ve üstündeki büyüklüklerdeki depremlerin yaratacağı sorunlar için planlama dâhilinde hazırlık yapacaktır. Ayrıntılı afet planı doğrultusunda fay hatları boyunca deprem durumunda kullanılacak malzemeler depolanmış olacak, kapsamlı deprem tatbikatları gerçekleştirilecek, tüm birimlerin hangi durumda nasıl davranacağı önceden çalışılmış olacaktır. 6 Şubat Depreminde olduğu gibi devletin birkaç gün ortalıkta olmadığı bir durum sosyalizmde en son akla gelecek olaydır. Merkezi planlama sadece üretimi değil, deprem, salgın ve savaş gibi durumlarla baş edebilmek için de toplumun şimdiye kadar geliştirdiği en etkin araçtır. Üstelik sosyalist devlet şimdi olduğu gibi sermaye lehine küçültülmüş, cüceleşmiş durumda olmayacaktır, bütün hastaneler, bütün iş makineleri, bütün ulaşım araçları merkezi planlama doğrultusunda depreme müdahale için kullanılabilecektir.

Ayrıca sosyalist toplumun örgütlü yapısı depreme müdahale için büyük olanaklar sunmaktadır. Yardım duygusuyla örgütsüz milyonların evdeki battaniyesini güvenmeksizin bir yerlere teslim etmesi söz konusu edilemez. Tüm vatandaşlar, partisi, sendikası, öğrenci birlikleri, kadın federasyonları vb. örgütleri üzerinden depreme uğrayan yurttaşlarla ilişkilenecektir.

Milyonlarca insanın evsiz kaldığı ve göç etmek zorunda kaldığı bir durum söz konusu olmayacaktır bu koşullarda. Ancak böyle olsaydı bile sosyalist devletin bir süre için deprem bölgesinden uzaklaştırılan yurttaşlar için sayısız dinlenme evi ve sosyal tesisi olacaktır. Örneğin, üniversiteler yurtlar kullanılacak diye uzaktan eğitime geçmeyecektir.

Böylece 25 yıllık sosyalist bir cumhuriyette 7 büyüklüğünde bir depremin bugün olduğu gibi bir toplumsal felakete yol açması söz konusu olmayacaktır.

Buna rağmen bu büyüklükteki depremlerin tamamen hasarsız atlanması beklenmemelidir. 

Ancak sosyalizmde buna benzer durumlarda kullanmak için ayrılan ulusal gelirin bir tasarruf başlığı olarak bir sigorta fonu bulunur.Solus G. P., Sosyalizmin ekonomi politiği, Çev: M. S. Kabagil, Sol Yayınları, Ankara, 1979, s.225. Bu fona dayanarak hızla bozulan ve eksilenler onarılabilir.

Son olarak, 6 Şubat Depreminde olduğu gibi emperyalizmin temsilcileri depremi fırsat bilip Türkiye siyasetini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilecekler miydi diye sorabiliriz.

Sosyalist Türkiye NATO’dan 25 yıl önce çıktığı için eğer hâlâ kaldıysa NATO Genel Sekreteri Türkiye’yi deprem vesilesi ile ziyaret edemeyecekti. ABD’de ise hâlâ sosyalist devrim olmadıysa ABD Dışişleri Bakanı da böyle bir ziyareti gerekli bulmayacaktı. Belki fırsat bilip askeri olarak Türkiye’nin üzerine gelmeyi planlayabilirlerdi, ama yukarıda açıklandığı gibi şiddetli bir yer küresi hareketi Türkiye’de düşmanların sevinebileceği bir zaaf yaratmayacaktı.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.