Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı? Acil durum/afet ilk müdahale, arama kurtarma, acil sağlık hizmetleri

'Yaşanan bu süreç piyasalaşmanın toplumsal yaşamın her alanı için nasıl bir tehdit içerdiğini bir kez daha gösteriyor.'

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 21.05.2023 , 11:29 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Dayanışma Meclisi'nin ortak yayın organı olan Dayanışma Forumu'nun Mayıs 2023'te yayımlanan 8. sayısında, 6 Şubat depremi ele alındı.

"50 Soruda 6 Şubat Depremi: Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı?" başlıklı sayıda, neo-liberal saldırıların sonucunda devletin nasıl küçülerek yıkıma müdahale edemez hale geldiği ele alındı.

Dayanışma Forumu'nın 8. sayısının üçüncü bölümünü soL okurlarıyla paylaşıyoruz.

10) Önlemleri ve hazırlıklarının tam olması gereken ve acil müdahale ile yönetilmesi gereken bu süreçte devlet neden geç, eksik ve etkisiz müdahale etti?

Dr. Suat Özeren

İktisatçı

Erdoğan ve AKP iktidarı 6 Şubat depremine “asrın felaketi” nitelemesi yaparak depremin şiddetinin çok büyük olduğunu, geniş bir coğrafyayı etkilediğini, böylesine büyük bir felakete hazırlıklı olunamayacağını söyleyerek bu nedenle depreme müdahalede geç kalındığı savunmasını yaptı.

Konuyla ilgili yapacağımız siyasi değerlendirmeleri saklı tutarak, AKP iktidarının bu savunmasına karşılık bilimsel yönden verilecek ilk yanıt şudur; deprem olmadan önce bilim insanlarının ve meslek odalarının tüm uyarılarına karşın gerekli önlemlerin alınmayarak deprem risklerinin azaltılmaması, afetin yönetilebilir seviyeye indirilememesi depremin felaket boyutuna ulaşmasının temel nedenidir. Afetlerde, arama-kurtarma çalışmalarında başarılı olabilmek için risk yönetimi anlayışıyla mevcut tüm risklerin önceden belirlenerek azaltılması böylece afetin yönetilebilir seviyeye indirilmesi zorunludur6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan Depremleri Ön Değerlendirme Raporu, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası, 14 Şubat 2023.. Yönetilemeyecek boyuttaki afet riskine karşı yeterli hazırlık yapılamaz ve başarılı olunamaz, 6 Şubat depreminde de böyle olmuştur.

Dünyanın bazı büyük kentlerinde de bu büyüklükte depremler olmakta riski azaltan kapsamlı önlemler önceden alındığı, etkili risk yönetimi anlayışına sahip olunduğu için depremin yıkımı felaket boyutuna ulaşmadan daha küçük kayıplar ile sonuçlanmakta, “asrın felaketi” tabirini gerektiren bir durum yaşanmamaktadır.

Türkiye’de devletin deprem öncesinde riskleri azaltacak önlemleri gerçekleştirememesine dolayısıyla geç ve etkisiz müdahale etmesine neden olan unsurları iki başlık altında özetleyerek, değerlendirebiliriz.

Türkiye kapitalizminin kentleşme, yapılaşma politikalarından kaynaklanan sorunlar:

Türkiye kapitalizminin kentleşme ve yapılaşma politikalarının temel amacı çağdaş kentler yaratmak ve insanca barınma ihtiyacını karşılamak değil rant yaratarak sermaye birikim sürecinin güçlendirilmesi olmuştur. Temel bir insan hakkı olan barınma ihtiyacı tümüyle rant ve kâr odaklı anlayışla karşılanmakta, elde edilen rant sermaye
birikim sürecinin önemli bir unsurunu teşkil etmektedir. Bu durum geniş halk kesimlerinin barınma ihtiyacını kamusal bir hakkın parçası olarak elde etmesini engellemektedir. Dolayısıyla deprem öncesi riskleri azaltmaya yönelik alınacak en önemli temel önlem, bu rant ve kâr odaklı ekonomik yapının değişmesi, barınma ihtiyacının bir kamusal hak olduğu anlayışına uygun biçimde karşılanması, başka bir deyişle yapılacak konutların güvenli, düşük maliyetli, çağdaş bir yaşama ortamına yaraşır tarzda olmasının sağlanmasıdır.

Türkiye’de kent planlamasının ve arazi kullanımının mekân planlamasında bir araç olarak kullanılmaması düzenli ve dengeli yerleşme ve sanayileşme politikalarında ciddi sorunlara neden olmaktadır. Bundan 23 yıl önce, 17 Ağustos 1999 depreminin hemen arifesinde hazırlanan DPT RaporundaDepremin Ekonomik ve Sosyal Etkileri, Muhtemel Finansman İhtiyacı, Kısa-Orta ve Uzun Vadede Alınabilecek Tedbirler, Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, 8 Eylül 1999. konu kapsamlı bir şekilde değerlendirilmiş, doğru tespitlerde bulunulmuştur; “Bölgesel ve kentsel planlamaya gerekli önemin verilmemesi, arazi ve doğanın yanlış kullanımı, aşırı betonlaşma, afet riski taşıyan bölgelere uygun yapılaşmanın sağlanamaması, hatalı yer seçimi, malzeme kalitesizliği ve denetim yetersizliği gibi nedenler ülkemizde yaşanan doğal olayların genellikle faciaya dönüşmesine yol açmaktadır. Ülkemizin içinde bulunduğu hızlı kentleşme sürecinde afet riskleri yüksek bölge ve alanlar yerleşime konu olduğu gibi, imar planlarının uygulanmasını sağlamak ve inşaat faaliyetlerini denetlemek konusunda yetersiz kalınmış, özellikle büyük kentlerde geniş alanların hukuk dışı kaçak yapılaşması önlenememiştir. Bunun ötesinde, ruhsatlı yapı stokunun da önemli bir oranı güvenilir bir yapı denetimi sağlanmadan inşa edilmiştir.
Bu denetimsiz gelişim sonucunda çağdaş bir yaşama ortamının sağlanamamasının yanı sıra en başta deprem olmak üzere doğal afetlere karşı toplumumuz korunmasız kalmıştır.

Bu plansız ve rant odaklı yapılaşma sonucunda ortaya çıkan tabloya göre TBMM Deprem Komisyonu’nun 2022 tarihli raporunda; Türkiye’de yaklaşık 10 milyon konut ya da başka amaçlarla inşa edilmiş yapı stoku bulunduğu, bunların yalnızca yüzde 20’sinin deprem şartnamelerine daha uygun olarak 1999 yılından sonra yapılan inşaatlar olduğu yazılıyor. Büyük kısmı ciddi sorunlar taşıyan bu yapı stokuna müdahale etmek ve potansiyel risk taşıyan yapıları dayanıklı hale getirmek için büyük bir kaynağa ve uzun bir zamana ihtiyaç var. Deprem öncesi riskleri azaltmak için depreme dayanıklı olmayan yapı stokunun iyileştirilmesi doğal olarak büyük önem taşıyor.

Devlet bu amaçla çok geçte olsa 2012 yılında kentsel dönüşümü sağlamaya yönelik yasal düzenlemeler yaptı. Ancak kentsel dönüşüm, uygulamada, deprem riskini azaltıp halkın canının korunması amacıyla değil, düzenin hayatın her alanını piyasalaştırma politikasının bir sonucu olarak, rant yaratma, kentlerde mevcut yerleşimlerin yıkılarak kentsel arsalara dönüştürüp, bir gayrimenkul geliştirme projesi üretme aracı haline geldi. Kentsel dönüşüm uygulaması daha çok servet transferi ve sermaye birikim aracı olarak hayata geçirilebildi.

Afet yönetiminden kaynaklanan sorunlar: 6 Şubat depreminin yönetilemeyecek seviyede olması yaşanan yıkımın felakete dönüşmesinin temel nedeni olmakla birlikte bu felakette afeti yönetmekle görevli kamu kurumlarının yönetim anlayışının, yönetsel kararlarının da önemli etkileri olmuştur. Afet yönetiminden sorumlu kuruluşların neden olduğu sorunlar özellikle AKP döneminde devletin kurumsal yapısının işleyişinde ve kamu yönetiminde gerçekleştirdiği önemli değişikliklerden kaynaklanmaktadır.

Son yirmi yılda AKP’nin İslamcı-liberal ideolojisinin şekillendirdiği devletteki kadrolaşma politikasının, bu ideolojinin afeti yönetmekle görevli kamu kuruluşlarının işleyişi, politika üretme ve bu politikaları uygulama kapasiteleri üzerinde çok yönlü olumsuz etkileri olmuştur.

Afet yönetiminde sorumlu kamu kuruluşları da bu yeni durumdan büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Kızılay’ın afetler ile görevleri büyük ölçüde AFAD’a devredilmiş, görev alanı daraltılmış, kurum tümüyle şirketleştirilerek kamusal niteliği ve ruhu büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.

Daha önce afetler ile ilgili görevleri olan kamu kuruluşları AFAD bünyesi içinde toplanmış, bu süreçte AFAD’a temel olarak organizasyon ve koordinasyonu sağlama görevi verilmiştir. 2009 yılında başlayan AFAD’ın bu yeni yapılanma süreci halen devam etmekte, AFAD kurumsallaşma sürecini henüz tamamlayamamıştır. 

Sonuç olarak Türkiye kapitalizminin kentleşme politikasının temel amacının rant odaklı olması ve AKP’nin İslamcı-liberal ideolojinin kamu yönetiminde yarattığı köklü değişimin afeti yönetmekle görevli kamu kurumlarının politika oluşturma ve bunları uygulama kapasiteleri üzerinde yarattığı yetersizlikler, 6 Şubat depremini “asrın felaketi” haline dönüştüren önemli nedenlerdendir.

Depremin olası risklerinin önceden azaltılamaması; depremin yönetilemez boyuta ulaşmasına, milyonlarca insanın doğrudan etkilenmesine, halkın yıkılan binaların altında günlerce kalmasına, resmi rakamlara göre 50 bine yakın insanın hayatını kaybetmesine, hasar tespit çalışması sonucuna göre acil yıkılacak, yıkık veya ağır hasarlı kategorilerine giren toplam konut sayısının 518 bine ulaşmasına, deprem sonrası arama-kurtarma ve yardım faaliyetlerinin geç ve çok yetersiz olarak gerçekleşmesine, milyonlarca depremzedenin en temel insani ihtiyaçlardan
mahrum olarak yaşamaya devam etmesine, depremin toplum ve insan hayatına çok yönlü olumsuz etkilerinin uzun yıllar sürecek bir durumun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

11) “Afet ve Acil Durum Yönetimi” göreviyle kurulmuş merkezi bir devlet kurumu olan AFAD varlık nedeni olan bir konuda niçin ve nasıl felç oldu? Merkezi yönetim ve planlamanın gerektiği böyle önemli bir konuda nasıl ve neden hata yapıldı?

Dr. Suat Özeren - İktisatçı

Doç. Dr. Ozan Zengin - A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi

Türkiye’de afet yönetimi konusunda merkezi yönetim açısından sorumlu kurum, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD)’dır. AFAD, afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınmasından ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler, Türkiye Kızılay Derneği ve konu ile ilgili diğer sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve uluslararası kuruluşlar arasındaki işbirliğinin ve koordinasyonunun sağlanmasından sorumludur. Tanımdan da anlaşılacağı üzere AFAD öncesiyle, gerçekleşme anıyla ve sonrasında afetler ile acil durumları üç aşamada (afet yönetimi döngüsü) yönetmekle yükümlüdür.

Ne zaman olacağı tam olarak kestirilemeyen doğa olaylarının ve insan kaynaklı zararların insan ve canlı varlığına, farklı boyutlarıyla toplumsal yaşama kontrol edilemeyen olumsuz ve yıkıcı etkilerini ifade eden afetlere ilişkin hazırlık yapma, afetleri yönetme ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamaya yönelik Türkiye ölçeğinde AFAD tarafından birçok plan hazırlanmaktadır.

AFAD koordinasyonunda hazırlanan Türkiye Afet Risk Azaltma Planı (TARAP, 2022-2030) her tür ve ölçekteki afet için risk azaltma çalışmalarını yapacak kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, özel sektör, STK’lar, üniversitelerle ilgili hedef, amaç ve eylemleri belirlemektedir. Afetlere etkin müdahaleyi sağlamak amacıyla yine AFAD tarafından hazırlanan ve edinilen tecrübeler ışığında 2022 yılında güncellendiği belirtilen Türkiye Afet Müdahale Planı (TAMP)’nda ise afet ve acil durumlara ilişkin müdahale çalışmalarında görev alacak çalışma grupları ve koordinasyon birimlerinin rolleri ve sorumlulukları tanımlanmış olup afet öncesi, sırası ve sonrasındaki müdahale planlamasının temel prensipleri ortaya konulmuştur. TAMP’ın bütünleşik planlama yaklaşımı ve modüler yapısıyla afet sırasındaki operasyon risklerini en aza indirecek bir sistem hedeflenmiştir. Afetlere müdahale süreci AFAD’ın koordinasyonunda TAMP yönergesi ile yürütülmeye çalışılmaktadır.

Deprem ülkesi olan Türkiye’de deprem afetine ilişkin sorunlar, riskler tüm açıklığıyla biliniyorken kapsamlı risk azaltma planları ne yazık ki hayata geçirilememiş, uygulanabilir afet acil durum planlaması ve hazırlığı yapılamamış, acil önlemler alınamamış, AKP iktidarı ve AFAD 6 Şubat depremi müdahale sürecinde bu işlevlerini yerine getirememiş, afet yönetimi felç olmuştur.

TARAP ve TAMP çok sayıda doğru tespitlere ve durum analizi çalışmalarına sahip olmakla birlikte, planlar kâğıt üzerinde kalmış, sahada uygulanamamış, doğru çözümler önerilse bile gereği yapılamamıştır. Afet yönetiminde doğru tespitlerin yapılmasının yanı sıra bu doğruların sahada hızlı bir şekilde uygulanabilmesi, bunun örgütlenebilmesi büyük önem taşımaktadır. Planların kâğıt üzerinde kalması, 6 Şubat depremi başta olmak üzere, küçük ölçekli İzmir ve Düzce depremlerinde bile gözlenmiştir. Bu depremlerin tümünde afet yönetiminden sorumlu kuruluşların deprem bölgesinde koordinasyonu ve organizasyonu sağlayamadıkları görülmüş, sahadaki yetersizlikleri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.Türkiye Afet Müdahale Planı (TAMP) Neden Uygulan(a)madı?, TMMOB, 22 Şubat 2023.

Planların sahada uygulanabilmesi için planlar daha ayrıntılı ve kapsamlı analizlere sahip olmalı, eylem planı niteliklerinin birçok yönden güçlendirilmesi gerekmektedir. Mevcut planlar ve uygulama her ne kadar çok sayıda
kuruluşun iş birliğini ve koordinasyonunu gerektiriyor olsa da; depremin aynı anda 11 ile yaygın olması yetki ve sorumluluğun ağırlıklı olarak merkezi yönetimin kontrolünde olması da aksaklıklara neden olmuştur2023 Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Raporu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, 17 Mart 2023..
Afetlerde ve acil durumlarda AFAD’ın yetki ve sorumluluklarının, kurumsal yapısının yeniden şekillenmesi ve yaşanan tecrübeler ışığında TAMP’ın tekrar kapsamlı bir şekilde güncellenmesi zorunludur.

Afet yönetiminin odağında AFAD bulunsa da il ayağında mülki idarenin önemli sorumlulukları vardır. AFAD, İl Afet ve Acil Durum Müdürlükleri aracılığıyla valilikler bünyesinde illerde faaliyet yürütmektedir. 11 ilde de Afet ve Acil Durum Arama ve Kurtarma Birlik Müdürlükleri bulunmaktadır. Bunları bir nevi AFAD’ın afet merkezine doğrudan müdahale ettikleri taşra birimleri olarak değerlendirmek mümkündür.

Burada taşra yönetiminin başında olan valiye ayrı bir parantez açmak gerekir. Valiler, afet durumunda AFAD’ın koordinasyonunda acil olarak her türlü müdahaleyi yapmakla yükümlüdür. Kamu kurum ve kuruluşlarını, askeriyeyi, özel sektörü, sivil toplum kuruluşlarını ve yurttaşları kurtarma ve iyileştirme faaliyetlerine dahil edebilme yetkisine sahiptirler.bkz. 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun, RG: 25/5/1959, 10213, md. 1, 6, 7, 9.

Valiler bedeli sonra ödenmek üzere resmi ve özel her türlü taşıta, makinaya, araç ve gerece el koymaya; tedavi, kurtarma, yedirme, giydirme ve barındırma gibi işlerle bu gibi işlerin gerektirdiği acil satınalmaları ve kiralamayı yapmaya; yerel yönetimlere, vakıflara, KİT’lere ait her türlü taşınmaz malları, yetmemesi halinde diğer tüzel kişiler ile yurttaşlara ait bina ve müştemilatı, bahçe ve arsa gibi araziyi geçici olarak işgale yetkilidir.

Afet bölgelerinde veya civarında bulunan ordu, jandarma ve kıta birlikleri kendilerinden vali ve kaymakamlar tarafından istenilecek yardımları üstlerinden emir beklemeksizin yapmaya mecburdurlar.

Maalesef 6 Şubat depremlerinde valilerin geç hareket ettiği, yukarıda sayılan ve kendisine verilen görevleri yerine getirme konusunda aciz kaldıkları, Türkiye’nin dört bir tarafından gelen yardımları organize edemedikleri, ne valilik bünyesindeki hizmet birimlerini çalıştırabildikleri ne de Türk Silahlı Kuvvetlerini müdahaleye davet ettikleri görülmüştür. Valiler “yukarıdan”, yani İçişleri Bakanından ve daha net söylersek Cumhurbaşkanından emir ve talimat beklemişlerdir. Yeni hükûmet sistemiyle “devletin ve hükümetin” değil “Cumhurbaşkanının temsilcisi ve idari yürütme vasıtası” olarak nitelendirilen valiler, gün geçtikçe mülki idare amirleri içinde kendisini kamucu bir zihniyetle “devlet adamı” olarak görmeyip iktidar partisiyle, Cumhurbaşkanının şahsıyla özdeşleştirmektedirler. Belediye Kanunu’nda (md. 14/a, 53) ve Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda (7/u) afet ve acil durumlara yönelik belediyelere planlama ve gerekli hazırlıklar ile müdahaleleri yapma yetkisi verilmesine karşın valiler partizanca bir tutum takınarak yerel yönetimlerle işbirliği yapmamışlardır.

Başta AFAD olmak üzere afeti yönetmekle sorumlu kamu kuruluşlarının deprem sürecindeki yetersizliklerine neden olan durum kuşkusuz, yalnızca bu kurumların hazırladıkları plan, programlarının eksikliklerine, uygulanmasındaki sorunlara dayandırılamaz. Son yıllarda toplumu etkileyen köklü siyasal, ekonomik ve sosyal gelişmeler kamu kurumlarının işleyişinde, kamu yönetimi anlayışında, politika oluşturma ve uygulama kapasitelerinde önemli yetersizlikler yaratmıştır.

Son yirmi yıldır kamu kuruluşlarını etkileyen temel eğilimler olarak; İslamcı-liberal AKP iktidarının kamu yönetimi anlayışındaki siyasi tercihlerinin neden olduğu olumsuz sonuçlar, piyasalaşmanın yaşamın her yanını olduğu gibi kamu kurumlarını da çok yönlü olarak etkilemesi ve kamu yönetiminde “stratejik yönetim” anlayışının öne çıkarılmasının etkileri sayılabilir. AKP iktidarı döneminde ve Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi olarak adlandırılan bu yeni yapıda birçok kamu kuruluşunun işleyişinde ve kurumsal yapısında yapılan değişikler ile kurumsallaşma düzeyindeki mevcut yetersizlikler daha da artmıştır. Kamu kuruluşlarında uzun yıllardır sürekli azalan politika üretme kabiliyeti ve bunun için gereken bilgi, birikim ve kurumsal kapasite düzeyi AKP dönemindeki kadrolaşma ile daha da düşmüştür. Keza “saray bürokrasi”nin varlığı ise kamu kuruluşlarının etkinliğini olumsuz yönde etkileyen diğer bir faktör olmuştur.

AFAD’ta diğer kamu kurumları gibi bu süreçten olumsuz etkilenmiştir, 2009 yılında kurulan AFAD kurumsallaşma sürecini tümüyle AKP iktidarının kamu yönetimi anlayışı altında sürdürmüştür. Kurum kadrolaşmasının büyük kısmı yine bu dönemde gerçekleştiği için iktidarın uygulamalarından daha olumsuz yönde ayrışmıştır.

Neoliberal dönemin popüler uygulaması olan “yönetişim” veya “stratejik yönetim” anlayışının kamu idarelerindeki dönüşüm süreci AKP döneminde hayata geçirilmiştir. Kamusal alanın liberalleştirilmesinde, piyasalaştırılmasında kamuda stratejik yönetim sürecinin önemli bir işlevi bulunmaktadır. Stratejik yönetim anlayışının yansımalarını AFAD’ın yönetsel kararlarında, hazırladığı planların yönteminde ve içeriğinde görmek mümkündür.

Piyasalaştırılmanın yansımasını gerek AFAD’ın gerekse Kızılay’ın 6 Şubat deprem sürecinde çadır temininde izledikleri politikalardan açıkça görebiliyoruz. Deprem ülkesi Türkiye’de AFAD’ın son iki buçuk yıldır Kızılay’dan çadır almadığı, 6 Şubat depremi öncesinde AFAD’ın çadır stokunun olmadığı, bunun gerekçesinin stok maliyetleri olduğu ifade ediliyor. Bu durum kamu kuruluşlarını şirket gibi yönetmenin, şirketleşmesinin sonucunda ortaya çıkıyor. AFAD ve Kızılay varlık nedenlerini, kuruluş amaçlarına uygun biçimde ve vatandaşa hizmet anlayışı içinde sürdürmüyorlar; piyasalaşmanın sonucu olarak vatandaşı müşteri olarak görüyorlar. Bu durum AFAD’ın zamanında çadır sağlayamaması, yüz binlerce depremzedenin en temel barınma ihtiyacından günlerce mahrum olarak yaşaması anlamına geliyor. Yaşanan bu süreç kamusal hizmetlerin kamu kuruluşları tarafından kamusal bir anlayışla yürütülmesinin gerekliliğini, piyasalaşmanın toplumsal yaşamın her alanı için nasıl bir tehdit içerdiğini bir kez daha gösteriyor.

12) Ordu neden müdahale etmedi̇? Nedeni̇ Emasya’nin iptali mi?

Mustafa K. Erdemol - Gazeteci- Halk TV

On ili etkileyen Kahramanmaraş merkezli depremin ardından birçok yerde arama kurtarma çalışmalarında açıkça görülen ihlaller arasında hala tartışılan konu ordunun deprem bölgelerinde devreye sokulmaması oldu. Tartışmanın elbette siyasi bir tarafı da var. Çünkü tartışmalar orduya felaket durumlarında da müdahale yetkisi veren EMASYA Protokolü’nün kaldırılması çerçevesinde sürüyor. Kahramanmaraş merkezli depremlerde ordunun devreye sokulmamasının ona bu olanağı veren EMASYA protokolün kaldırılmasıyla ilgili olduğu yaygın bir görüş. “Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma” ifadelerinin kısaltılmışı olan EMASYA protokolü, dönemin Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Çetin Doğan ile İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan arasında 7 Temmuz 1997’da imzalanmıştı. Kolluk kuvvetlerinin yeterli olmadığı durumlarda ordunun toplumsal olaylara dâhil olmasını düzenleyen bir protokoldü. 27 maddeden oluşan protokolün ilk amacı, valiliğin talep etmesi halinde terör ya da ülke güvenliğine tehdit oluşturan durumlarda, askeri kuvvetlere gecikmeksizin müdahale etme imkânı verilmesiydi.

Asıl Amacı Tepkileri Bastırmak

Aslında toplumsal olayları baskılama amacı taşıyan protokolün emekçilere karşı kullanma niyetiyle hazırlandığını belirtmek gerek. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) birliklerine, “sivil otoritenin emrinde olmak koşuluyla sadece valiliğin isteği doğrultusunda üstlerinden emir beklemeksizin” müdahale edebilme olanağı vermesi, “siyasi otoritenin” protokolü dilediği zaman halka karşı kullanacağı anlamına da geliyor.

Ancak protokol deprem, sel, orman yangını gibi olaylara da aynı madde uyarınca ordu müdahalesine olanak tanıyordu. EMASYA Protokolü ilk olarak 17 Ağustos 1999 depreminde devreye sokulmuştu. O dönem 34 bine yakın TSK mensubunun müdahalesi sonucu çok sayıda depremzedenin kurtarıldığı belirtilmişti. Askerler sahra hastaneleri, çadır kentler, seyyar mutfaklar kurmuş, depremzedelerin acil ihtiyaçlarını karşılamıştı.

2010 yılında “Balyoz planına” zemin hazırladığı gerekçesiyle yürürlükten kaldırılan EMASYA Protokolü 14 Temmuz 2016’da 6722 sayılı yasa ile tekrar yürürlüğe girmiş ancak 15 Temmuz olaylarının ardından bir kez daha kaldırılmıştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, EMASYA protokolünün kaldırılmasına ilişkin tartışmalar sırasında şunları söylemişti. “EMASYA, İçişleri Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında imzalanmış, kendi mantığı ve hukuku olan bir protokoldür. Ben de bugünkü hukuk anlayışımız ve geldiğimiz hukuk standartları çerçevesinde buna gerek olmadığı kanaatindeyim. İçişleri Bakanlığı ve TSK nasıl ortak imzaladılarsa ortak imzalarıyla buna son vermelerinin doğru olduğu kanaatindeyim. Bütün bunlar hükümetin vereceği karardır. Türkiye’yi yöneten ve TBMM’ye karşı sorumlu olan hükümettir.”

Ordu neden devreye girmedi?

TSK’nın 430 bin mevcuduna karşın elindeki imkânlara rağmen afet bölgelerinde olmaması iktidarın protokolün bir darbeye zemin hazırlayabilecek oluşuna inanmasıyla ilgili. Aslında EMASYA ile benzeri protokoller olmasa da harekete geçirilebilecek olan ordu felakette özellikle âtıl bırakıldı. Enkaz kaldırmada kullanılabilecek çok sayıda
iş makinesine, helikopterlere, istihkâm birliklerine, köprücü taburlarına sahip olan, yol onarma kabiliyeti bulunan, İskenderun ile Mersin bölgesine gönderilebilecek gemilere sahip, yüzlerce seyyar mutfak kurabilecek TSK, depremin en kritik 48 saatinde sessiz kaldı, bu süre zarfında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın verdiği bilgiye göre yaklaşık ancak 7.500 askeri personel görevlendirildi.

AKP’nin 2002 yılında iktidara geldiği dönemde TSK hala ülkede, siyaset başta olmak üzere her alanda ağırlığı olan bir kurumdu. Laik hassasiyeti yüzünden AKP iktidarına karşı da tavırlıydı. Hem AKP hem de destekçisi liberallerle, “solumsular“ın “demokratikleşme” önünde engel gördüğü bir kurumdu. (Bunun böyle olduğu sosyalistler tarafından yıllarca dile getirilmişti. İslamcılar için ise ordu her zaman “Peygamber Ocağı” olarak görülüp, 12 Eylül dâhil tüm darbe ya da darbe girişimlerinde sola karşı desteklenmişti). Dinci örgütlenmelerin AB kuralları çerçevesinde serbest olacağını sanan (AB kuralları arasında böyle bir madde yoktur) AKP iktidarı, AB’ye üye olma hayaliyle “ülkeyi demokratikleştirme ya da vesayete son verme” adına orduyu etkisizleştirmeye başladı.

Askerlik süresini kısaltan, bedelli askerlik uygulamasını getiren 2019 tarihli yeni zorunlu askerlik yasası bu adımların en önemlisiydi. Ordunun hiyerarşik yapısı yavaş yavaş değiştirildi, daha önce protokolde ön sıralarda olan Genelkurmay Başkanı’nın yeri Milli Savunma Bakanı’ndan sonraya atıldı. Daha sonraki yıllarda ordu mensuplarına yönelik operasyonlarla TSK’nın gücü kırıldı. Ordu siyasi otorite tarafından daha kolay kontrol edilebilir duruma geldi.

Orduya Sempati Artar Korkusu

Ancak AKP iktidarının halk düşmanı karakteri iyice ortaya çıktıkça, yolsuzluk, adam kayırma, hukuksuzluk derinleştikçe halkta hoşnutsuzluk da artmaya başladı. Halk memnuniyetsizliğinin giderek artması iktidarda EMASYA Protokolü’nün AKP’ye dönük bir darbe girişiminde etkili olacağı endişesi yeniden duyulur oldu. Protokolün, 15 Temmuz olaylarında – bilinen bir rolü – olmamasına rağmen yürürlükten kaldırılmasının nedenleri arasında bu endişe baskındı. Deprem sonrası, askerlerin sivil otorite altında herhangi bir toplumsal olay ya da felakete müdahil olma özelliği EMASYA Protokolü yoluyla AKP iktidarı için tehlike kabul edilmiştir.

EMASYA Protokolü’nün doğal afetlerde ordu müdahalesini ortadan kaldırması AKP’nin “demokratik reformları”nın sonucu gibi olarak değerlendirildi kimi çevrelerce. Ancak protokolün kaldırılması ordunun hızlı tepki verme, inisiyatif alma, esneklik gösterme gibi doğal afet görevlerinde kırılganlık yaratmasına yol açtı. Asıl çarpıcı olan 2009’da deprem bölgelerine yakın 15 afet hazırlık bölge komutanlığının kaldırılmasıydı. Orduda her birlikte periyodik olarak yapılan afet tatbikatları da sona erdirildi. Buna karşın eskisinden daha küçük, tam zamanlı, profesyonel hale getirilmiş olan TSK Libya, Suriye gibi çatışma alanlarında kullanılmıştır.

İktidarın devlet kurumlarında önemli pozisyonlara liyakati esas almayan atamalar yaptığı biliniyor. Afet Müdahale Genel Müdürlüğü’ne ilahiyatçı biri getirildi örneğin. Afet ya da acil durumlara müdahalenin birince derecede sorumlu kurumu olan Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’na (AFAD) hiçbir uzmanlığı ya da deneyimi olmayan bürokratlar atandı. Doğa olaylarına karşı orduyla işbirliği tamamen yok edilemese de aza indirildi. Tüm bunlar AKP’nin yeni siyasal sisteminde, felaket zamanlarında bile orduya muhtaç olmayacağı anlamına geliyordu. Deprem bölgelerine ordunun yollanması bu iddiayı sıfırlayacak bir adım olurdu.

Emasya’ya İktidar da İhtiyaç Duymuştu

AKP kendisine yönelik askeri tehdit endişesi duymadığı bir dönemde, yani 2015’te, kaldırdığını söylediği protokolün bazı maddelerini toplumsal itirazlar, grevler, protesto gösterileri yaygınlaştığında yeniden hatırlamıştı. Hükümet, Protokol’ü 4 Şubat 2010’da kaldırdıktan sonra İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Seyfullah Hacımüftüoğlu ile Genelkurmay Başkanlığı Harekât Başkanı Korgeneral Erdal Öztürk’ün 18 Nisan 2013’te imzaladığı yeni bir protokolü hayata geçirmiş, 14 maddeden oluşan, yasal dayanağını 5442 sayılı İl İdaresi Yasası ile 5 Mart 2012 tarihli, 2012/2930 sayılı Bakanlar Kurulu kararından alan yeni protokolde de valilere toplumsal olayları bastırma yetkisi tanınmıştı.

Söz konusu yeni protokolde de “Bir veya birden fazla ilde çıkan veya çıkabilecek ya da bir ilde çıkarak komşu illere sirayet eden veya etmesi muhtemel her türlü toplumsal olay ile terör olaylarında il valilerinin askeri birlik komutanlıklarından yardım talep etmesi üzerine, aynı veya farklı askeri birlik komutanlıklarından kuvvet tahsis edilmesi durumunda iller veya kuvvetler arasında iş birliği, koordinasyon, kuvvet kaydırılması ile emir komuta ilişkilerinin usul ve esaslarını belirlemektir” görüşleriyle yetki valilere verilmişti. Bu orduyu kendi kontrolünde halka karşı kullanacağı anlamına geliyor.

Öte yandan yeni düzenleme ile jandarmanın asayiş yapacak görev alanları o dönem çıkarılmış olan Büyükşehir Yasasına dayanarak genişletilmiş, jandarmanın atama, terfi, görevlendirme yetkileri de İçişleri Bakanlığı ile valilere verilmişi. Bu jandarmanın da polis gibi iktidarın emrinde toplumsal olaylara karşı kullanılması demektir. Ancak yukarıda belirtildiği gibi Protokol 14 Temmuz 2016’da tüm maddeleriyle birlikte yeniden yürürlüğe girmiş, 15 Temmuz 2016 olayları sonrası tamamen kaldırılmasına yol açmıştı.

Emasya’nın Kaldırılması Engel Değil

Tüm buraya kadar anlatılandan ordunun depreme gerçekten de EMASYA Protokolü’nün kaldırılması yüzünden müdahale edemediği sonucu çıkarılabilir. Oysa etkisi olmakla beraber tek neden bu değil. EMASYA Protokolü’nün bu tür durumlarda otoriteyi sivillerden alma yetkisi iktidar için ürkütücü elbette. Kaldırılmasının nedeni aslında buydu. Ancak bugün iktidara yönelik herhangi bir askeri tehdit olmadığı gibi iktidarın deprem gibi olaylarda otoritenin askere geçmesini engelleyecek gücü de var. EMASYA Protokolü’nün olmaması bir şey değiştirmez. Çünkü, Tek Adam rejiminde R. Tayyip Erdoğan dilediği an komutanlara talimat verebilir.

Ancak iktidara dönük bir darbe girişimi de yokken ordunun deprem bölgelerinde görevlendirilmemesi, orduya sempati kazandıracağı endişesine dayanıyordu. Ordunun deprem bölgelerine “özellikle” gönderilmediği iddiaları dile getirilmişti de. İYİ Parti Genel Başkan Başdanışmanı, eski asker Ahmet Zeki Üçok’un, “2. Ordu Komutanı, bir an önce depreme müdahale etmemiz lazım demiş. Beklemede kalalım denilince üzüntüden ağlamış” ifadeleri
basında yer almıştı. Nitekim felaketin ilerleyen günlerinde ordunun 1999 depremindeki rolü anımsatılarak yokluğunun felaket sonrası çalışmalarda eksikliğine dikkat çekiliyordu. Toplumda deprem sonrası çatışmalardaki
ihmal, aksaklık, beceriksizlik karşısında “ordu olsaydı böyle olmazdı” inancı yaygınlık kazandı.

Asıl Neden Belki de Başka

Şu açıktır ki iktidar, depremi, sorunların üstesinden ancak kendisinin gelebileceğini gösterecek bir fırsat olarak gördü. Yolsuzluk başta olmak üzere kimi uygulamalarıyla halkın büyük bir kesiminin tepkisini çeken iktidar deprem sonrası AFAD, Kızılay, TOKİ gibi sonderece tartışmalı kurumlara yeniden itibar kazandırmayı da düşünmüş olabilir.

“Demokraside asker gölgesi“ kalkmışken, “vesayet rejimine son verilmişken“, tüm bunların olduğu “eski Türkiye“yi anımsatan bir girişim, yani orduyu “göreve çağırmak“ AKP iktidarının kendisini inkarı olurdu. EMASYA Protokolü’nü dilediği zaman toplumsal muhalefetin bastırılmasında kullanmaktan çekinmeyeceği çok açık olan iktidarın bir felaket sırasında orduya başvurmamasının başka bir nedeni olabilir mi?

13) Depremden sonra en kritik günlerde ulaşım neden felç oldu? Ne yapılabilirdi?

Dr. Murat Akad

Depremin ulaşım alanındaki etkilerini birkaç başlıkta değerlendirmek gerekir. Öncelikle, depremin mevcut ulaşım altyapısında neden olduğu tahribat ele alınmalıdır. Bu tahribatın da etkisiyle, deprem yaşandıktan sonra yapılması gereken arama, kurtarma, yardım faaliyetlerinin nasıl etkilendiği irdelenmelidir.

Ulaştırma sistemlerinin depremden dolayı hasar görmesinin başlıca nedenleri arasında sismik hareketlerin neden olduğu zemin bozulmaları yer almaktadır. Bunlar toprak kaymaları, yanal yayılmalar, farklı zemin oturmaları ve yerüstü çatlaklarıdır. Güçlü bir yer sarsıntısı sırasında, kilsiz kum ve silt içeren alanlarda (buralarda yeraltı suyu
yüzeye yakındır) sıvılaşma görülebilir. Bu tür zeminlerde yer alan ulaşım yapıları (karayolları, demiryolları ve bunların üzerinden geçtiği köprü ya da viyadükler) sıvılaşan zeminde oturma, yan yatma, dağılma, yanal deformasyon gibi hasarlara maruz kalabilir. Yüzey bozulmaları dik yamaçlarda toprak kaymalarına, karlı zeminlerde çığlara neden olabilir. Bu nedenle karayolları ya da demiryolları ulaşıma kapanabilir.

Depremden kaynaklanan yüzeydeki faylanma, karayollarına ya da demiryollarına denk gelebilir. Bunun olduğu yerlerde, yol yatağı yatayda ve/veya düşeyde kayabilir. Fay nedeniyle oluşan yer değiştirme ne kadar küçük olursa olsun, yola zarar verir.

Yukarıda sayılan etkenler, karayolu ya da demiryolu tünellerinde de hasara neden olabilir.

Özellikle kent içi ulaşım yollarında, sarsıntının etkisiyle hasar gören binalardan düşen parçalar ya da binaların bütün halinde yıkılmaları yolları kapatabilir. Dolgu alanlarda yer alan yollarda sarsıntı nedeniyle çökmeler görülebilir. Ya da köprü, viyadük gibi ulaştırma yapılarının taşıyıcı elemanları hasar görebilir. Bu hasar yıkılmaya neden olabileceği gibi, yıkılma yaşanmasa da ulaştırma yapısının işlev görmesini engelleyecek boyutta olabilir.

Bazı depremlerin neden olduğu tsunamiler de karayollarına, demiryollarına, limanlara, iskelelere, köprülere zarar verebilir.

6 Şubat 2023 günü meydana gelen depremler, bölgedeki ulaştırma sistemi üzerinde, yukarıda sayılan tsunami haricindeki bütün nedenlerden kaynaklanan hasarların oluşmasına yol açtı.

Bu hasarların yaşanması, aynı gün bölgedeki ulaşımın önemli ölçüde aksamasına, yer yer felç olmasına neden oldu. Şehirlerarası ulaşımı sağlayan karayollarının ve demiryollarının bir bölümü, yer kabuğunda yaşanan yer değiştirmeler nedeniyle hasara uğradı. Karayolu ve demiryolu köprüleri, viyadükleri ve tünellerinde de aynı nedenle hasarlar meydana geldi.

Bu açıdan değinilmesi gereken en önemli örnek Hatay havalimanı oldu. Havalimanı pisti, zemin sıvılaşması nedeniyle hasar gördü; arama/kurtarma açısından çok kritik olan ilk günlerde havalimanı kullanılamadı ve Hatay iline yalnızca karadan ulaşılabildi.

Özellikle kentler arası yollardaki hasarın yaşanması, önceden alınabilecek bazı önlemlerle engellenebilir, ya da hasarın etkisi azaltılabilirdi. Örneğin sıvılaşma yaşanan zeminlerde, deprem esnasında bunun yaşanabileceği öngörülerek, yol altyapıları bu doğrultuda daha dayanıklı şekilde tasarlanmalıydı. Tünel, viyadük ve köprü gibi yapıların depreme dayanıklılığı tasarım aşamasından itibaren sağlanmalı, zaman içerisinde bu dayanıklılıkta azalma olup olmadığı sistematik olarak denetlenmeliydi. Hatay havalimanı, Amik ovasında yer alan ve zemin yapısı zayıf bir bölgede inşa edildiği için hasar gördü. Havalimanı yerinin seçimi baştan yanlış yapıldığı gibi, zeminle ilgili sorunlara
yönelik yeterli önlemler alınmamıştı. Bunla öngörülerek gerekli adımlar atılmalıydı.

Deprem sonrasında görülen başlıca ulaşım sorunlarından biri, afet bölgesine bağlanan karayollarındaki trafik sıkışıklığı oldu. Yollarda meydana gelen deprem kaynaklı hasarlar dışında, bu yollara afet bölgesine ulaşmak isteyen taşıtlar tarafından önemli bir yük bindirildi. Bu yükün yönetilememesi nedeniyle trafikte sıkışıklar ortaya çıktı. Bu da elbette afet bölgesine yapılması gereken müdahalelerde ciddi gecikmelere neden oldu.

Yaşanan depremin bir kez daha hatırlattığı önemli bir sorun, böylesi bir afet durumunda yolların nasıl kullanılması gerektiğiyle ilgili bir planın yapılmamış olmasıdır. Yollar, afet bölgesi ile diğer bölgeler arasındaki iletişimi sağladığı gibi, afet bölgesinin içerisinde de hareketliliği sağlayan temel altyapı unsurlarıdır. Afet durumunda her iki açıdan da yolların erişilebilir ve kullanılabilir durumda olması gerekir. Yolların afet durumundaki kapasite ve erişim özelliklerini, yol ağı, yolun güzergâhı, kesit özellikleri, trafik karakteristiği, bağlantı özellikleri ile yol güzergâhı üzerindeki arazi kullanım türleri, yapı yoğunlukları ve binaların yıkılma olasılıkları gibi çevresel faktörler etkilemektedir. Bu nedenle, afet durumunda ve acil durumlarda erişilebilirliği sağlamaya yönelik yol ağı sisteminin çok iyi planlanması ve tasarlanması gerekir.“Kentiçi Yol Kademelenmesinin Afet Durumunda Toplanma Alanlarının Erişilebilirliğine Etkisi Açısından İrdelenmesi”, H. E. Erdin vd, Academic Platform Journal of Engineering and Science 9-1, 2021 Bunun yanında, afet sonrasında insanların en sağlıklı biçimde tahliye edilmesini sağlayacak planlar yapılmalıdır. Yaşadığımız felaket, bu planların yapılmamış olduğunu ve yapılmasının ne kadar yaşamsal olduğunu açıkça göstermiştir.

Depremin ardından her konuda açıkça görülen plansızlık, kapitalist sistemin kaotik yapısının sonucudur. Hem bilim düşmanlığı hem bilime uygun hareket etmenin kârı sınırlandıracağı düşüncesi, planlamanın göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Bu olgu, pek çok başka konuyla birlikte ulaştırma alanında da kendisini göstermiştir.

Müdahale amacıyla deprem bölgesine gidenlerin plansız bir şekilde taşımasının trafik sıkışıklığı ve müdahalelerde gecikme yaşanması gibi sonuçları olmuştur. Deprem bölgesinden ayrılışlarda da benzer bir sorunla karşılaşılmıştır. Taşımacılık burada da piyasa koşullarına göre şekillenmiştir. Oysaki afet anında bütün başlıklarda olduğu gibi ulaştırmada da planlı hareket etmek yaşamsal önemdedir. Ancak ulaştırma alanı piyasanın egemenliğinde olduğu sürece bunun yapılması mümkün değildir ve yaşadığımız son depremde de ne yazık ki aynı sorun yaşanmıştır.

Bu sorun, deprem bölgesine havadan müdahale amacıyla yapılabilecek taşımalara da yansımıştır.https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/siz-buna-hazirlik… Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü deprem bölgesine havadan müdahale edilmesi için hava araçlarına sahip olan 142 şirkete yazı yazarak bu taşıtlarla deprem bölgelerine destek verilip verilemeyeceğini sormuştur. Sorun tam da buradadır. Karayolu ulaşımının aksadığı, Hatay havalimanının kullanılamaz durumda olduğu kritik saatlerde, çok yararlı olabilecek helikopterler verimli biçimde kullanılamamıştır. Oysa helikopterler 142 şirkete değil, devlete ait olsa ve nasıl kullanılacakları önceden ayrıntılı olarak planlanmış olsa, bu kaotik durum yaşanmayacaktı.

Türkiye Komünist Partisi Deprem Takip Merkezi tarafından yayımlanan raporda da belirtildiği gibi, afet durumunda ulaştırma ile ilgili meselelerde nasıl hareket edilmesi gerektiğini belirlemek için, ulaştırma alanı ile ilgili farklı başlıklarda kapsamlı planların hazırlanması yaşamsal önemdedir. Aksi takdirde, Kahramanmaraş merkezli depremler dahil bugüne kadar ülkemizde yaşanan bütün afetlerde olduğu gibi ciddi kayıplar yaşanacaktır.https://www.tkp.org.tr/aciklamalar/6-subat-depremlerinin-ulasima-etkisi…

Sonuç olarak, ulaştırma altyapısı ve hizmetlerinin gelecekteki afetlere karşı dayanıklılığının artırılması, toplumsal ve ekonomik gereksinmeleri karşılaması için yapılacak planlama çalışmalarında toplumsal kapsayıcılık ve eşitliğin sağlanması, mevcut sistemdeki yanlışlıkların ve eksikliklerin düzeltilmesi, afet eylem planlarının ulusal ve bölgesel mekânsal planlar ve ulaşım planları ile bütünleşik olarak hazırlanması gerekmektedir.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.