Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

'Commun' tiyatronun yoktan var etme öyküsü: Bit pazarından ve sanayiden derlenen bir Savaş Oyunu

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde mesai bitip kapılar kapandığında Semt Evleri'nde bir dünya kuran öğrenciler, Sermet Çağan'ın Savaş Oyunu metnini emekle dokudu. "Commun" ismiyle kenetlenen gençler, yoktan var edilen bir sahnenin ve dayanışmanın öyküsünü anlatarak kentin kültürel boşluğunda umut oluyor.

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 15.03.2026 , 00:34 Güncelleme Tarihi: 15.03.2026 , 01:09

Her şehre tiyatro gelmiyor. İyi oyunlar ise birçoğuna...

Çanakkale’nin sokaklarında, üniversitenin sessizliğe büründüğü akşam saatlerinde, bir grup tiyatro öğrencisi için asıl perde o zaman açılıyor. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi gören bu gençler, kentteki sanatsal üretimin eksiklerine ve üniversitenin teknik imkansızlıklarına karşı kendi sahnelerini yaratmak üzere yola çıktılar. 

Sanatla beslenmeleri gereken yaşlarda ve bölümlerde okuyan öğrenciler, sanata ve topluma değer katan oyunların kente uğramayışıyla, bir de fahiş bilet fiyatlarıyla yüzleşmişler önce. 

Çözümü ise bir araya gelerek üretmekte bulmuşlar. 

Üniversitenin kapıları akşam saatlerinde provalara kapandığında, karşılarına çıkan teknik engeller ve mesai saatleri sınırı, onları mücadelenin ve dayanışmanın gücüyle buluşturmuş. Tam bu çıkmazın ortasında, Türkiye Komünist Partisi ve Semt Evleri’nin uzattığı el, sadece bir mekan değil, aynı zamanda kolektif bir ruhun da kapılarını aralamış. 

Sahneyi yanında taşımak

Çanakkale'de TKP Kepez Semt Evi’nin "evinizdir" diyerek açtığı salonları, kısa sürede birer sanat alanına dönüşmüş. Tiyatro öğrencileri, bir tiyatro izleyicisi olmanın bile lüks sayıldığı bu düzende, provalarını bu dayanışma mekanlarında almaya başladılar. Bu birliktelikten doğan "Commun" ismi, sadece bir grup adı değil, birlikte üretip birlikte bölüşmenin, dekora çakılan çiviyi de kostüme dikilen dikişi de beraber eylemenin bir sembolü haline gelmiş. 

Bir kültür sanat konferansında aldıkları "Emekçilerden yana üretmek" mesajı, pusulalarını netleştirmiş.

Savaş henüz başlamadan

Kolları sıvayan ekibin ilk tercihi, Sermet Çağan’ın kaleme aldığı Savaş Oyunu oluyor. 

Metin üzerinde çalışmaya başladıklarında henüz İran ile ilgili gerilimler bu boyuta ulaşmamış, ancak Gazze’deki acı da dinmemişti. Oyunu günümüze uyarlarken senaryodaki üretim tesislerinden savaş araçlarına kadar her detayı yeniden yorumladılar. Ayak Bacak Fabrikası oyunuyla da tanıdığımız Çağan’ın metni, gençlerin ellerinde yeniden hayat bularak izleyiciyle buluşmaya hazır hale gelmiş uzun uğraşlar sonucunda. 

Ekibin üyelerinden Fırat Soyukaya, Savaş Oyunu metnini neden tercih ettiklerini şu sözlerle anlatıyor: 

Hem teknik hareketler açısından hem kabiliyet açısından bir sürü oyun inceledik ama en bize uygun olanı buydu. Savaş oyununu bugüne dönüştürerek yeniden oynamaya başladık. Bu savaşın çocuklara nasıl yansıdığını anlatıyor metin. Sistemin savaşı nasıl oyunlaştırdığını ya da oyun oynayan çocukları nasıl savaşçı hale getirdiğinin öyküsü bu. Biraz da biz kendi yorumumuzu katarak özgün hale getirdik

Commun Tiyatro'da emek veren Burcu Doğru, Fırat Soyukaya, Beyza Çoban, Berke Tüfekci, Ekin Yıldırım, Pelin Dersuniyelioğlu, Çağla Karaeğemen, Ayşe Baykara, Aris Emre Doğru, Taner Sözer, Yağız Bozan bu süreçte birlikte üretmenin ve tüm olanaksızlıklara rağmen dayanışmanın öğretici yanlarına tutunmuşlar. 

'Savaş anında 'bundan sonra nerede oyun oynayacağız' diyen çocuklar, tatil planı yapan yetişkinlere benziyor biraz'

Oyunun afişinde yer alan "Bir kasabada yokluk sesleri yükselirken, başka bir yerden marşlar duyulur" ifadesi, sahnedeki ritmin de habercisi niteliğinde. 

Çağla Karaeğemen, oyunun izleyici üzerindeki etkisini şu cümlelerle tarif ediyor: 

Oyunun bir yandan aslında zikzaklar çiziyor; sığınaklar, kuklalar, hem yükselen hem düşen bir ritim hem izleyicide etkiler bırakıyor hem de bizde. Bugün de öyle değil mi? Savaşın içinde değiliz hepimiz aslında ama bir yandan da savaşın parçasıyız, tanığıyız. Biraz bunu anlatıyor aslında oyunumuz.

Ayşe Baykara ise çocukların dünyasındaki o ince çizgiyi vurgulayarak şunları ekliyor: 

Çocukların aslında savaş oyunu oynaması iki anlamda gösteriyor kendini. İlki aslında savaşın olağanlaşması, hayatın bir parçası olması, gördükleri duydukları şeyleri oyunlarının parçası kılması; ama diğer yandan da savaşın kendisinin zaman içinde bir 'oyun' haline gelmesi.

Fırat, savaşın yarattığı yabancılaşmaya ve gerçeklik algısının kırılmasına dikkat çekerken, oyundaki çocukların halini bugünün yetişkinlerine benzetiyor: 

Aslında bütün savaş dedikoduları ve konuşmaları bir yana, bombalar başlarına yağdığında anlıyorlar gerçeği. Oyunun nerede bittiğini, gerçeğin nerede başladığını o an fark ediyorlar. Bu açıdan çocukların savaş konusunda oyunla kurdukları ilişkiyi bugün toplumların haberlerde izlediği savaş algısına benzediğini söyleyebiliriz. Gerçeğin nerede bittiği, yanılsamaların nerede başladığı bazen iç içe geçebiliyor. Yabancılaşmayla gerçekliğin içinde savaşı yaşamak bazen o sınırı ortadan kaldırıyor. Hem reddediş hem de görmezden geliş. Bombalar yağarken 'peki biz bundan sonra nerede oyun oynayacağız' diyen çocuklar, tatil planı yapan yetişkinlere benziyor biraz.

Pelin ise oyunun en sarsıcı anlarından birini, bir çocuğun "beyaz pabuçları nerede" diye sorduğu o masum ama ağır soruyla özetliyor.

Bir avuç tozdan bir dünya kurmak: Yoktan var etmenin sanatı

Oyunun hazırlık aşaması, kelimenin tam anlamıyla bir imkansızlıklar öyküsü gibi gelişmiş. 

Dekorundan kostümüne kadar her şey, hiçbir bütçe olmadan, sadece öğrencilerin emekleriyle var edilmiş. Tiyatrocular, dikiş dikmeyi, iğne tutmayı ve ipliği o dar delikten geçirmeyi bu süreçte öğrenmişler. Kendileri de oyunu hazırlarken hayatın iğne deliğinden geçtiği zorluklara tanık olmuşlar.

Kostümler için bit pazarlarının tozunu yutmuşlar, terzi artıklarından yeni dünyalar kurmuşlar. Prova yaptıkları binanın üst katında oturan bir teyze, dikiş makinesini onlara emanet etmekle kalmamış, gelip saatlerce dikiş dikerek bu kolektif üretime dahil olmuş. Dekor taşırken gençlerin ne yaptığını merak eden nakliyeci, sonunda oyunun davetlilerinden biri haline gelmiş. Sanayide atık palet toplarken tanıştıkları 15 yaşındaki Vanlı çocuk, belki de bu oyunun gizli "sponsorlarından" biri. Terzi Selim, şoför Memed, sanayideki çocuk işçi Baran ve komşu Nurgül Teyze, bu oyunun görünmez kahramanları olarak sürece dahil olmuşlar.

Oyunun bir sonraki gösterimi 24 Mart tarihinde Çanakkale'de olacak

Öğrenciler, bir yandan matkap kullanmayı ve çivi çakmayı öğrenirken, bir yandan da tiyatronun sadece sahnede parlamak değil, o sahneyi tırnaklarıyla kazımak olduğunu deneyimlemişler. 

Birinci sınıftan mezun olanlara kadar her yaştan gencin omuz verdiği bu süreç için Fırat şu notu düşüyor: 

Bu oyun belki tutar, belki tutmaz. Belki biletleri satar, belki satmaz. Ama bizim için başarılı sayılabilir. Zira öğrendik, ürettik ve birlikte üretebileceğimizi deneyimledik.

Provaları izlemeye gelen öğretmenlerinin ise onlar için en büyük ödül niteliğindeki yorumu şu olmuş: 

Siz burada adeta bir okul kurmuşsunuz. Anlaşılan o ki ilk sınıfı da geçmişsiniz.

Geçtiğimiz hafta İzmir’de izleyiciyle buluşan Commun'ün hazırladığı Savaş Oyunu , 24 Mart’ta Çanakkale, 4 Nisan’da ise İstanbul sahnelerinde bu dayanışma öyküsünü anlatmaya devam edecek. Hedeflerinde Ankara da var. Kim bilir, belki de memleketin dört bir yanında perdeleri savaşa karşı açtıkları ve patronların doymak bilmeyen iştahına karşı barışın sesini yükselttikleri oyunlara daha çok tanık oluruz zamanla.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.