Sayfa yolu
CHP'li Çeviköz RT'ye konuştu: 'Kılıçdaroğlu da Putin’le çok iyi ve samimi ilişkiler kuracaktır'
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 12.05.2023 , 20:50 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Çeviri: Can Kuyumcuoğlu
CHP Genel Başkanı ve Millet İttifakı'nın cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu'nun başdanışmanlarından Ünal Çeviköz, Rus TV ağı Russia Today'de (RT) bir söyleşiye katıldı.
Çeviköz, liderler üzerinden diplomasiye ilişkin eleştiriler sorulduğunda, şöyle yanıt verdi:
"Son 20 yıldır kurumlar arasındaki ilişkiler ciddi anlamda ihmal edilmiş durumda, bu durum sadece dış politika açısından değil, tüm seviyelerde geçerli. Dışişleri Bakanlığı dış politikadaki ilişkileri temsil eder, benim dış politikada ilişkiler kurumsallaşacak derken kastım bu. Dış politikadaki kurumsallaşmanın anlamı, Dışişleri Bakanlığı'nın dış politikada önemli bir parça ve etken haline gelmesi ve sorunlar baş gösterdiğinde bakanlık seviyesinden başlayarak diğer seviyelere doğru çözüm bulmaktır. AKP hükümetinde, ne yazık ki, diğer seviyeler her daim daha baskın oldu. Cumhurbaşkanı ve ofisi, diğer ülkelerle ilişkileri kendi seviyelerinde sürdürmeye çalıştı. Dış politikada yeniden kurumsallaşmadan kastımız bunun tersine dönmesidir.
Seçimlerin ardından Türkiye'nin dış politikasında yeni hükümetle birlikte, çatışmaların barışçıl şekilde çözümüne odaklanacak ve doğru diplomatik dil kullanılacak."
'Türk-Rus ilişkileri konusunda bir değişiklik olacağını düşünmüyorum'
Türkiye'nin Rusya'yla mevcut ilişkilerinin nasıl etkileneceği sorulması üzerine Ünal Çeviköz, şu yanıtı verdi:
"Rusya'yla ilişkilerde ciddi bir değişiklik olmayacak. Türkiye ve Rusya ilişkilerinin tarihi çok uzun ve de yerleşik bir devletler arası ilişki deneyimimiz mevcut. Bu nedenle Türk-Rus ilişkileri konusunda bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Devletlerarası ilişkiler elbette devam edecek, ama dışişleri bakanlıkları daha fazla iletişim halinde olabilir. Bununla birlikte, tabii ki Rusya Devlet Başkanı Putin’le Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerden hemen sonra karşılıklı çok iyi ilişkiler geliştirdiğini anlıyorum. Eminim ki yeni cumhurbaşkanımız Bay Kemal Kılıçdaroğlu da Putin’le çok iyi ve samimi ilişkiler kuracaktır. Ancak tabii ki bu, onların tüm sorunları devlet başkanlığı düzeyinde çözebilecekleri anlamına gelmiyor. Biz basitçe iki ülkenin devlet deneyiminin karşılıklı ilişkileri kurumsallaştırmamızda yardımcı olacağını umuyoruz. Her iki taraftaki devlet başkanlarının işlevleri de tabii ki de son ana kadar etkili olacak ve ilişkilerin gelişmesine katkı sağlayacak."
'Türk iş insanlarının Suriye’de ciddi yatırımlar yapması bekleniyor'
Çeviköz, Kılıçdaroğlu’nun seçimi kazanması durumunda Türkiye’nin Suriye politikasında ve Suriye’nin kuzeyine dönük askeri harekat konusunda ne tür değişikleri olacağına dair şöyle konuştu:
“Resmi verilere göre, Türkiye’de geçici koruma statüsü altında yaklaşık 4 milyon Suriyeli var. Onlara mülteci demiyoruz, çünkü 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne göre, Türkiye, coğrafi rezerv alanına sahip. Bu nedenle ülkemizdeki Suriyelilere mülteci dememiz çok zor, çünkü coğrafyamızın doğusundan geliyorlar. Ancak tabii ki Suriyeliler, Şam’la seçimlerden hemen sonra doğrudan diyalog kurmamız gerektiğinin başlıca nedenlerinden biri. Ankara ile Şam arasındaki bu diyalog önemli, çünkü Kemal Kılıçdaroğlu, Suriyelilerin ülkelerine dönmelerine izin vereceğini birçok kez dile getirdi. Bu, ancak Ankara ve Şam’ın diyalog kurmasıyla gerçekleşebilir. Tabii ki, bunun için atılması gereken belli adımlar var. Diyalog başlamalı. Sonrasında, Türk iş insanlarının Suriye’de ciddi yatırımlar yapması bekleniyor. Çünkü Suriye bölgesinde yeniden inşa ve yeniden onarım gerekli. Ülke, iç savaş nedeniyle büyük yıkıma uğradı. Bununla birlikte, tabii ki bu yatırımlar, ülkesine dönmeyi seçen Suriyeliler için sürdürülebilir koşullar sağlayacak. Çocukların eğitim olanakları, istihdam olanakları, sağlık tesisleri ele alındığında, bu önemli bir konu. Bu açıdan bakıldığında sürdürülebilirlik çok önemli. Bunun bir başka yönü daha var.
Türkiye tüm bunları tek başına karşılayamaz. Bu nedenle çok ciddi bir uluslararası dayanışma ve yük paylaşımı bekliyoruz, özellikle Avrupa Birliği’nden, Birleşmiş Milletler’den, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’ndan. Tüm bunlar, Suriyelilerin istemeleri halinde ülkelerine dönmelerine yardımcı olacak. Bu konuda belirtmek istediğim son şey şu ki, Şam’la diyalog sırasında, ülkelerine geri dönen Suriyelilerin yargılanmamalarını sağlamalıyız. Bu ancak Ankara ve Şam arasındaki diyalogla mümkün olur. Bana göre, iki ülkenin terörizme karşı ortak mücadele geliştirmesini sağlayacak belli mekanizmaların varlığının da altı çizilmeli. 1998’de imzalanan, 2011’de güncellenen Adana protokolünden bahsediyorum. Putin, bazı toplantılarda Türkiye ve Suriye arasındaki Adana protokolünün öneminden bahsetmişti. Eğer Türkiye ve Suriye, sınır güvenliği oluşturma konusunda anlaşırsa ve Türkiye, Suriye bölgesinden artık terör tehdidi almazsa, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye bölgesindeki rolünün yeniden değerlendirilmesi elbette mümkün. Ancak bu yalnızca Türkiye’nin Suriye hükümetinden güvence almasıyla ve Suriye’den Türkiye’nin çıkarlarına karşı gelecek tehlikelerin yok olmasıyla olabilir.”
Çeviköz, Suriyelilerin istemeleri durumunda Türkiye’de kalıp kalamayacağına ilişkin şunları söyledi:
“Şu açık ki, partimizin lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Suriyelilerin iki yıl içinde ülkelerine döneceğini söyledi. Şimdi tabii ki Türk vatandaşlığı alan belli Suriyeliler var. Türkye’de doğan 700 bine yakın çocuk ve Türk vatandaşlığı alıp Türk sosyoekonomik yaşam ve yapıya entegre olanlar Türkiye’de kalmayı tercih edebilir. Geri dönüş meselesini Türk vatandaşlığı almayanlar için söylüyorum, Türk vatandaşlığı alanlar birkaç yüz bin, bu civarda. Resmi kaynaklardan duyduğumuz bu. Bu nedenle genel olarak Suriyeliler diye bahsediyorum.”
'Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin katılacağı platform kurulacak'
Çeviköz, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin farklılıklarına karşın nasıl bir araya gelebileceğine ilişkin soruyu şöyle yanıtladı:
“Bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim, çünkü bu projeyle ilgili neyi kastettiğimizi açıklama fırsatı doğdu. Bu genel olarak Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı olarak adlandırılıyor, kısaltılmışı OBIT. Şimdi, tüm bu dört ülke coğrafyamızda var olan iki meseleden ciddi bir şekilde etkileniyor. Bunlardan birincisi uluslararası terörizm, ikincisi ise göç. Bu iki mesele birbiriyle çok bağlantılı. İran hedef bir ülke, özellikle Afganistan’dan gelen göçmenler için. Irak ve Suriye kaynak ülkeler, çünkü birçok Suriyeli ülkesini terk etti. Iraklılar da ülkelerini terk etti. Ancak Irak aynı zamanda bir geçiş ülkesi olarak değerlendirilebilir. Türkiye ise hedef ülke. Bu nedenle, coğrafyamızdaki bu önemli iki meseleden etkilenen bu dört ülke, bir araya gelip bu konuları el alacak ortak bir platform kurma ihtiyacı duyabilir. Bu nedenle bu projeyi öneriyoruz. OBIT olarak adlandırdığımız bir proje. Bu dört ülke bir araya gelip bu meselelere dair ortak bir anlayış geliştirirse, bu Orta Doğu’da genel olarak iş birliği için zemin oluşturabilir. Elbette bu proje bölgedeki diğer ortakları ve ülkeleri dışlamıyor, aynı zamanda bölgede olmayan aktörleri de dışlamıyor. Bunun gibi bir projede önemli rol oynayacak birçok uluslararası aktör ve uluslararası organizasyon var. Bu, seçimlerden hemen sonra faaliyete koyabileceğimiz bir proje. Elbette OBİT projenin geliştirilmesi için İran, Irak ve Suriye’nin yanı sra NATO’ya da erişeceğiz.”
'NATO, Türkiye’nin çok önemli bir kimliği'
Çeviköz, Kılıçdaroğlu’nın seçimleri kazanması durumunda, Türkiye ve NATO arasındaki ilişkilerin nasıl etkileneceğine ilişkin şöyle konuştu:
“Öncelikle, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 14 Mayıs’ta seçimleri kazanacağına inanıyoruz. Bunu belirttikten sonra, Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında herhangi bir ayrım yapmadığını belirtmek istiyorum. Türkiye, şu ana kadar verdiği taahhütlere tamamıyla bağlı. Bu taahhütlerden biri NATO üyeliği. Türkiye, 1952’den bu yana NATO üyesi, üyeliği 70 yıldan fazlaya dayanıyor. Bu, Türkiye’nin çok önemli bir kimliği. Ancak şunu hatırlatmama izin verin; Soğuk Savaş döneminde, NATO üyesi olmasına karşın Türkiye, Sovyetler Birliği ile çok iyi ilişkiler içerisindeydi. Yani, Türkiye’nin dış politikasındaki dengeli yaklaşımı, Batılı müttefikleri ve doğu komşularını ayırt etmiyor. Esasında, her iki coğrafya birbirini tamamlıyor. Türkiye ise bu açıdan çok önemli, stratejik bir coğrafya. Bu konum, Türkiye’ye tüm aktörlere eşit mesafede yaklaşma avantajı sağlıyor. Seçimden sonra, hem Rusya’yla hem de NATO’yla ilişkilerimizde herhangi bir değişiklik olmayacak.
Şundan da eminim ki, yeni hükümet ve Kılıçdaroğlu, bu dengeli dış politikayı bu yeni dönemde bizlerin önünde kararlılıkla devam ettirecek. İsveç’in NATO üyeliği konusuna değinirsek, biliyorsunuz, geçtiğimiz yıl Madrid üçlü memorandum imzalandı, Türkiye ise Finlandiya ve İsveç’in tavrı ve tepkisi nedeniyle şikayette bulundu. Türkiye’nin tepkisi, bu iki ülkenin PKK terörizmine dönük tavrı nedeniyleydi. Bazı gelişmeler kaydedildi ve Finlandiya NATO üyesi oldu, TBMM de bunu onayladı. İsveç’in de bu yılın başında bazı ilerlemeler kaydettiğini düşünüyorum. Bu yıl 1 Haziran itibariyle anayasalarını değiştirdiler. Bu kapsamda terörle mücadele konusunda yeni bir yasa yürürlüğe girecek. Tüm bu eylemler gösteriyor ki, İsveç de Türkiye’yle arasındaki zorlukları yumuşatmak için ilerleme gösterecek ve Türkiye’nin hassasiyetlerine saygı duyacak. Nihayetinde bu, seçimlerden sonraki yeni meclise bağlı olacak. Yeni meclis ve yeni hükümet, İsveç’in ilerleme kaydettiğini düşünürse, elbette duruma daha olumlu bir açıdan bakar.”
'Diğer ülkelerin iç işlerine karışmamak temel prensibimiz olacak'
Çeviköz, Kılıçdaroğlu’nun Batı’yla ilişkileri düzeltme çağrısına ilişkin şunları kaydetti:
“Türk dış politikasının temel prensipleri barışı sağlamak, komşularımızla iyi ilişkiler kurmak, diğer ülkelerin iç işlerine karışmamak ve çatışmaları çözmeyi kolaylaştıracak arabuluculuk yapmaktır. Tüm bu temel parametreler ve temel prensipler olduğu gibi duracaktır ve Türk dış politikasının parametreleri olarak kalacaktır. Yani burada bir çelişki yok. Türkiye’nin bu prensiplere dayanarak dış politika uygulamalarını genişletmesi de mümkün elbette. Bana göre, bu belki temel bir değişime de yol açacak çünkü mevcut hükümet maalesef bu prensiplerden bazılarını yok saydı. Burada neyi kastediyorum? Örneğin komşu ülkelerin içişlerine karışmama prensibi uygulanmadı. Son 20 yılın AKP yönetiminde, Türk dış politika prensiplerinden sapma görüldü. Tarafsızlık ilkesi konusunda da sapma görüldü, çünkü Türkiye bölgesel çatışmalarda taraf oldu. Bu ilke, Atatürk’ten devraldığımız bir ilkeydi. Atatürk, her zaman, Orta Doğu’daki komşu ülkelerimizin iç işlerine karışmamamız gerektiğini söylemişti. Ne zaman çatışma olursa, çatışan aktörler arasında taraf seçmemeliyiz. AKP iktidarında bu iki prensip yok sayıldı ve ciddi şekilde ihlal edildi. Bu durum değişecek ve prensipler yeniden eyleme koyulacak. Seçimlerden sonra Türk dış politikasının temel yaklaşımı bu olacak.”
Çeviköz, “İçişlerine karışmadan neyi kastediyorsunuz? Suriye mi, Azerbaycan ve Ermenistan mı?” sorusunu şöyle yanıtladı:
“Hayır, Azerbaycan ve Ermenistan burada söz konusu değil. Bence en çarpıcı örnek tabii ki Suriye, çünkü AKP hükümeti burada çok açık bir şekilde taraf oldu ve kendisini Şam ve Esad yönetimine karşı konuşlandırdı. Bu çok açık oldu ve içişlerine çok ciddi bir şekilde karışma olarak değerlendirildi.”
“Mısır da bu örneklerden biri olabilir mi?” sorusuna Çeviköz şu yanıtı verdi:
“Öyle düşünmüyorum, çünkü Türkiye orada içişlerine karışmadı. Ancak 2013’te Devlet Başkanı Mursi’nin askeri darbeyle düşürülmesinin ardından AKP hükümetinin gösterdiği tepki bir içişlerine müdahale değildi, ancak aldığı konum Türkiye’yle Mısır arasındaki ilişkileri yıllarca tahrip etti. Birçok kişinin ve birçok siyaset bilimcisinin, Türkiye’yle Mısır arasındaki büyükelçilik düzeyindeki ilişkilerin kesintisinin ve düşüşünün Türkiye’ye özellikle Doğu Akdeniz’de çok pahalıya mal olduğunu kabul ettiğine eminim.”
Çeviköz, Kılıçdaroğlu yönetiminde Türkiye’nin Ukrayna krizindeki tutumunun ne olacağına ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Yeni hükümetin, seçimlerden sonra olabildiği kadar arabuluculuk üstlenmeye devam edeceğini düşünüyorum. Arabuluculuk rolü ve kolaylaştırıcı rolü elbette devam edecek, çünkü bu, Türk dış politikası için önemli bir avantaj. Türkiye buna benzer rolü birçok coğrafyada üstlendi; örneğin geçmişte Afganistan’da veya Balkanlarda Bosna ve Sırbistan arasında üstlendi, yine örneğin Afrika Boynuzu’nda Somali ve Etiyopya arasında, Etiyopya’yla Eritre arasında vesaire. Yani, bu Türk diplomasisinin yıllarca yürüttüğü bir faaliyet. Bunun elbette Ukrayna örneğinde de sürmesi lazım. Bunun Türkiye’nin güvenliği için önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü Türkiye’nin etrafı birçok sıcak çatışmayla sarılı. Karadeniz havzasında daha fazla gerilim istemiyoruz, çünkü Karadeniz havzası özgün bir coğrafya, Ukrayna’yla Rusya ise bizim komşumuz. Elbette, bir sonraki hükümet bu girişimlere devam edecek. Şu ana kadar yapılan tüm müzakereler, örneğin tahıl anlaşmasının sürdürülebilirliğinin sağlanması, Kiev’le Moskova arasında iletişim sağlamak ve iki ülke arasında esir takasını sağlamak gibi girişimler elbette devam edecek. Nihayetinde elbette, Karadeniz havzasında ve kuzeydeki komşularımızda barışı sağlamak, seçimlerden sonra öncelikli hedeflerimiz olacak.”
Çeviköz, “Dışişleri Bakanı’nın kim olacağına dair dedikodu var mı? Siz adaylardan biri misiniz” sorusunu şöyle yanıtladı:
“Birçok ihtimal var. Ancak elbette, bu seçimlerden sonra belli olur. Ben aday olacağıma dair bir duyum almadım.”
'Hukukun üstünlüğü yeniden tesis edilecek'
Çeviköz, parlamenter sisteme dönülüp dönülmeyeceğine ve dönülmesi durumunda iç politika için ne anlama geleceğine ilişkin şunları söyledi:
“2017’de referandumun ardından parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş, güçler ayrılığı, hukukun egemenliği konusunda ciddi gerilemelere neden oldu, çünkü şu anda yaşadığımız sistem altında yürütme otoritesi baskı kurmuş durumda, yasama ve yargı üzerinde sınırsız güce sahip. Bu, demokratik güçler ayrılığı anlayışına aykırı. Bu durum değişmeli. Bu nedenle altı parti ve Millet İttifakı, parlamenter demokrasiyi güçlendirme, statüko yaratmama fikriyle öne çıktı. Bu, eski parlamenter sisteme bir dönüş olmayacak Bu, güçler ayrılığının işleyişini ve parlamentonun rolünü güçlendirecek yeni bir anlayış olacak. Ancak tabii ki burada üç önemli güç olan yasama, yürütme ve yargıya dönük dengeli bir yaklaşım olacak. Şimdi, bu dönüşüm gerçekleştiğinde, hukukun üstünlüğü ülkede var olmaya devam edecek. Tüm temel haklar ve özgürlükler elbette getirilecek ve yasama ve yürütme üzerinde sınırsız güç olmayacak. Bu çok önemli, bunun demokrasi ve ülkenin demokratikleşmesi için önemli olduğunu düşünüyorum. Halk, bu tür demokratik bir Türkiye’nin kazanılması için can atıyor.”
Çeviköz, “Parti hükümeti, 2000 yılı başlarında cumhurbaşkanı ve başbakanının tartışması üzerine başlayan büyük ekonomik krizin ardından dile getirilmeye başlanmıştı. Sizce Türkiye’de bu tekrarlanır mı?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Sanmıyorum, çünkü güçlendirilmiş parlamenter sistemle getirilecek önemli güvenlik mekanizmaları olacak. Örneğin, yıllık bütçe kontrolünü ve bütçe hesaplamasını ele alırsak, özel bir komite kurulacak, Millet İttifakı’nın muhalefetten seçtiği bir kişi o komitenin başkanı olarak atanacak. Yani, bu aslında çok demokratik bir anlayış yaratacak; yasamanın pürüzsüz işlemesi; yasama ve yürütme arasında dengeli yaklaşım için birçok yeni mekanizma oluşturulacak. Geçmişte elbette bazı örnekler yaşandı, ancak bunlar tekrar yaşanmayacak; bunlar tekil örnekler olarak görülebilir, yani kalıcı olarak tekrar yaşanabileceği şeklinde değerlendirilemez.”
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.