Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Çeşmenin başını tutanlar: Susuzluk sorunumuzun kaynağı ne?

Çeşme ülkede su hizmeti tümüyle özelleştirilen iki örnekten biri. Dünya Bankası'ndan alınan kredi ve Fransız su devi şirketin talanıyla ilçenin kaynakları kurutuluyor. Üstelik altyapıya, onarılmasına hâlâ devam edilen zararlar da veriliyor. Sonuç pahalı su, artan kayıp kaçak oranı ve azalan su kaynakları. İzmir'deki su krizine bir de özelleştirme penceresinden bakalım.

Fotoğraf: AA

Aslı İnanmışık

Yayın Tarihi: 02.10.2025 , 17:39 Güncelleme Tarihi: 30.12.2025 , 22:51

Bir süredir bazı kentlerde su kalmadığına ilişkin haberlere çoğumuz denk gelmişizdir: "O kentte 10 günlük su kaldı", "Yeterince yağmur yağmazsa kışı susuz geçireceğiz!"

Bu duruma suçlu aranırken kolayca, değişen iklim koşulları, kuraklık gibi sebepler gösterilebiliyor.

Saydığımız sebeplerin etken olması bir yana, susuzluğumuzu besleyen başka altyapı problemleri de var.

En başa yazılacaklardan biri kayıp kaçak oranı. 

Dünyanın zengin ülkelerine kıyasla ülkemizde ortalama su kayıp kaçak oranı çok yüksek. Yüzde 10-15 kayıp oranı, makul görülüyor. Oranın yüzde 8 ve altına indiği ülkeler de var. Türkiye'de bu oran bazı illerde yüzde 70'i bulabiliyor. Ortalamasıysa yüzde 30'un üzerinde. İyi ölçüm yapılamadığı için tam olarak bilemesek de, bu oranların yaklaşık yüzde 70'lik kısmını fiziki su kayıpları oluşturuyor. Yani engellenebilir.

İzmir de kayıp kaçak oranı yüksek olan kentlerden biri. 

İZSU'nun paylaştığı verilere göre, İstanbul'da yüzde 20 olarak duyurulan kayıp kaçak oranı İzmir'de 2021 yılında yüzde 31,52 düzeyine çıkmış durumda. İlçelerde durum daha vahim, yıllardır altın aranan Bergama'da yüzde 48. Kınık ise yüzde 57,5 ile ilk sırada. Şimdilerde bu rakamların daha yüksek olabileceği tahmin ediliyor çünkü ölçümler de tartışmalı.

t
Susuzluk bu döneme ait bir sorun değil. Su getirilemediği için özellikle Cumhuriyet'in ilk dönemi boyunca İzmir Urla'daki Barbaros Köyü'nde kuyular kullanılmış. Neredeyse 70'li yıllara kadar da bu durum devam etmiş. Çapları çok küçük olmayan ancak pek de derin inşa edilmemiş "düşey sarnıç" olarak görülebilecek kuyularla yerleşim alanında su depolanmış. Üstü kapalı ve yandan su alabilmeyi mevcut kılan bu yapılar tarımda da kullanılmış. Bugün "oyuk" festivali yapılan Barbaros Köyü, etrafı suyla çevrili ülkemizde su kaynaklarının çok eskiden gelen kısıtlılığına ilişkin de ilginç bir örnek.
Fotoğraf: Yolgezen.net

İzmir'de bir süredir neredeyse tüm ilçelerde su kesintileri yapılmaya başlandı. Zaman zaman uygulanan kesintilere ilişkin kriz önce Çeşme'de patlak verdi. Sıkıntının neden öncelikle Çeşme'de başladığını sorgulayanlar genellikle aynı sonuçlara ulaştı: Bölgede son zamanlarda artan rüzgar enerjisi santralleri, özellikle yazın katlanan nüfus, DSİ'nin yaptığı barajları devreye almaması.

Öte yandan bunların yanında konuşulmayan önemli bir köklü sebebi var Çeşme'deki su krizinin.

O da Türkiye'nin zamanında özelleştirilen iki su altyapısından biri olması.

İzmir Çeşme ve Antalya'da su hizmeti tümüyle özelleştiriliyor

Özelleştirmenin çeşitli yöntemleri var. Ancak kaç yıllığına, nasıl özelleştirilirse özelleştirilsin ülkemizde değişmeyen bir şey var ki, o da denetim.

Şirketler sözleşmeyi imzaladıktan sonra genellikle yapılan işler kontrol edilmiyor. Verilen sözlerin ne kadarı tutulmuş, taahhütler yerine getiriliyor mu, bunlar çok önemsenmiyor. Patronlara hesap soran bir denetim mekanizması da olmadığından gerisi şirketlerin insafına kalıyor.

Sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmeyen şirketlerin verdikleri zarar da yine kamunun sırtına yükleniyor.

İlk örnekleri Cumhuriyet öncesi döneme kadar giden suyun özelleştirilmesinde, elektrikteki duruma benzer şekilde parçalı yöntem tercih ediliyor. Atıksu arıtma işi belediyelere daha karmaşık geldiğinden genellikle ilk sırada bu yapılar şirketlere emanet ediliyor.

Buna bazı istisnalar var tabii.

Bu istisnalardan biri de Çeşme örneği. Çeşme'de geçtiğimiz yıllarda yaşananlara yakından bakınca İzmir'deki susuzluğun neden o bölgeden patladığını anlamak mümkün.

Kanalizasyon ve su dağıtımının özelleştirilmesi, ardından şirketin hizmet sağlayamayıp eline yüzüne bulaştırması, kamunun yönetimi şirketten devralması ardından yama yapılmaya çalışılan şirket hasarları..

Tablo en sonunda dayanıp tüm İzmirlilere vergi, pahalı su, plansız kullanım, kamu kaynaklarının harcanması, doğanın katledilmesi olarak geri dönüyor.

O halde Çeşme'de yaşananlara yakından bakalım.

f
Suyun özelleştirilmesi dünyada daha yaygın. Fransa’da nüfusun yaklaşık yüzde 75’inde, İngiltere’de ise yüzde 88’inde su hizmetleri özel şirketler eliyle götürülüyor. Örneğin ABD New York’ta 1795 yılında yaşanan sarı humma salgını sonrası, su temin ve dağıtımı daha sonra Chase Manhattan Bank’a dönüşecek olan Manhattan Company adlı firmaya veriliyor. Ancak firma, 32 yıl boyunca yalnızca 37 km uzunluğunda içme suyu şebekesi inşa ediyor. Buna bağlı olarak su temininin çok büyük ölçüde, sağlık problemlerine yol açan, kuyu ve lagünlerden yapılması, firmanın su sektörü özelleştirmesinde görülmüş en beceriksiz deneyim olarak adlandırılmasına yol açıyor.
Fotoğraf: Shutterstock, İngiltere'de suyun özelleştirilmesine karşı yapılan bir eylem.

Fransız devi Çeşme'yi kurutuyor

Bakanlık yönlendirmesi ve izniyle 1997 yılında İzmir Çeşme'de ÇALBİR kuruluyor. Birlik, içme suyu temin ve dağıtımı, atık su toplama, arıtma ve boşaltma, katı atık toplama ve boşaltma sistemlerini içeren altyapının işletilmesi ve yönetilmesinden sorumlu. Ancak birlik "iç kaynak bulma sıkıntısı" olduğu gerekçesiyle, su hizmetleriyle ilgili sorunları çözmek için dış krediye başvuruyor ve Dünya Bankası'ndan 13,1 milyon dolarlık kredi alınıyor. 

Türkiye'de o dönem böyle iki örnek var: Biri Antalya'da biri de İzmir'de.

Özellikle iki turistik bölge tercih ediliyor. Nüfusta ve dolayısıyla hizmet miktarında bugünkü kadar olmasa da mevsimsel artışların olduğu yerler.

Alınan krediyle, 2003 yılında, ÇALBİR ile özel şirket konsorsiyumu (Fransız şirket Compaigne Generale des Eaux ve Türk şirket Tekser İnşaat) tarafından kurulan Alaçatı-Çeşme Su İşletmeleri Sanayi Ticaret Anonim Şirketi (ALÇESU) arasında 10 yıllık süre için imzalanıyor. Daha sonra isim değişikliği nedeniyle ALÇESU; Veolia Water ve Tekser İnşaat ortaklığı oluyor.

3
Dünyadaki su hizmetlerinin özelleştirilmesine talip olan çok uluslu şirketlerin en önemlileri Fransız ve İngiliz şirketleri. Bunlar Fransız Lyonnaise des Eaux’a bağlı Suez, yine Fransız Generale des Eaux’a bağlı Vivendi (Generale des Eaux) ve Saur; İngiliz Anglian Water, North West Water, Severn Trent. Dünya üzerinde suyla ilgili her özelleştirme, su hizmetleriyle ilgili her ihale ve her imtiyaz devrinde bu iki ülkenin şirketlerine rastlamak mümkün. Kendi ülkesini de yasadışı atıklarla sürekli kirleten İngiltere'nin en büyük su ve kanalizasyon şirketi Thames Water da onlardan biri.
Fotoğraf: ByLineTimes, Sam Oaksey.

1998-2004 yılları arasında uygulanan özelleştirme sonuçlarına göre projede belirlenen üç hedeften ikisine (kayıplar ve faturalanan su birimi başına işletme maliyetleri) ulaşılamıyor. Ve dolayısıyla başarısız bir performans sergileniyor. Su kayıpları istenilen seviyeye getirilemezken hizmetin özel sektöre devri sonrası maliyet katlanıyor.

O dönem İZSU çalışanlarından edindiğimiz bilgiye göre, firma borç olduğu anda mezarlığın dahi suyunu kestiği için tahsilat konusunda epey başarılı oluyor. Ancak aynı şeyi bakım-onarım konusunda söylemek hiç mümkün değil. 

Üretilen suyun yarısından fazlası, yaklaşık yüzde 66'sı şebekede kayboluyor. İşletmenin özellikle son dönemlerinde, sözleşmenin bitimine yaklaşıldığı zamanlarda bu umursamaz hal en üst seviyeye çıkıyor. 

Bu da özelleştirmenin en tipik sıkıntılarından yalnızca biri. 

Bitmeyen yatırımlar, artan kayıp kaçaklar, yükselen su faturaları...

Gideceği belli olan firma, para harcamak istemiyor. Zira yapacağı tamir aslında geleceğe yatırım demek. Örneğin kanalizasyon hizmetlerinde yapılacak iyi bir bakım, 15-20 yıl kullanılabilecek bir altyapı anlamına geliyor. 

Bu da hizmetle arasında süreli para ilişkisi bulunan bir şirketi hiç ama hiç ilgilendirmiyor...

Ve sonunda Dünya Bankası Uygulama Sonuç Raporu'na göre tarifelerin iki kat artırılması teklif ediliyor. 2001 yılındaki su fiyatlarına bakıldığında; İstanbul, Ankara ve İzmir'de suyun metreküpü 112 bin TL ila 440 bin TL arasında değişmekteyken; sözleşme bitimine yakın Çeşme’de suyun metreküpü 1 milyon 100 bin TL düzeyine çıkıyor. Böylece, en pahalı şebeke suyu Çeşme’de satılmaya başlanıyor.

Dünya Bankası kredisi ile finanse edilen Çeşme Alaçatı su temini ve kanalizasyon projesinin uygulanmasından ortaya çıkanlar; özelleştirilen su hizmeti, bitmeyen yatırımlar, artan kayıp kaçaklar, yükselen su faturaları oluyor.

Dünya Bankası'nın özelleştirmelerdeki rolü

soL yazarı, ekonomist Gülay Dinçel de, kamu-özel işbirliği (KÖİ) modelinin ilk örneklerinin 1980’li yıllarda yap-işlet-devret (YİD) modeliyle yapılan hidroelektrik santraller olduğuna dikkat çekiyor. Nihai olarak bir kamu hizmetinin özelleştirilmesi olan KÖİ projelerinin, "yüksek yatırım tutarları bahane edilerek dış finansmana başvurulan, kreditörlerin empoze ettiği iş ve gelir modellerine göre tasarlandığının" altını çiziyor. Burada Dünya Bankası'nın öne çıktığını belirtiyor.

Bir diğer özelleştirme adımı İzmit-Yuvacık örneğini hatırlatarak bunun Hazine’ye maliyetinin 4,5 milyar dolar olduğunu ifade ediyor.

AKP iktidarı döneminde 80’li ve 90’lı yılların uygulamalarını sembolik bırakacak bir hacme ulaşıldı. KÖİ modeliyle finanse edilen proje sayısı, çeşitliliği, toplam finansman hacminde Türkiye, dünyada öne çıkan bir ülke oldu. Ama başından itibaren KÖİ ve benzeri modellerin tasarlanmasında öne çıkan kuruluş Dünya Bankası oldu. Zaman içerisinde diğer çok taraflı kalkınma bankaları ve kalkınma finansmanı kuruluşları da Dünya Bankası’nı izledi. Ancak sadece Türkiye’de değil, dünyanın değişik yerlerinde sadece enerji üretimi ve diğer altyapı projeleri değil, en temel kamu hizmeti olarak değerlendirilebilecek, 'utility' olarak adlandırılan elektrik, su, doğalgaz dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesi, kentler, kasabalar ölçeğinde bir sürü 'deneysel' işin yapılmasında sözü edilen finans kuruluşlarının dahli vardı. Türkiye’de 2000’lerdeki hamleden daha önce, 1990’lı yıllarda İzmit’te Yuvacık Barajı’nın inşası karşılığında su dağıtımının Gama-Güriş ortaklığıyla birlikte Britanyalı Thames Water’a verilmeye çalışılması, fiyaskoya dönüşen projenin Hazine’ye maliyetinin 4,5 milyar dolar olması örneği var.

Kalkınma finansmanı kuruluşlarından sağlanan kredilerle yapılan projelerde geçiş, yolcu sayısı, hasta sayısı, alım vb gelir garantileri bir yana şişirilmiş yatırım tutarları, garantili borçlanmanın sağladığı yüzde 80’leri bulan dış finansman/yatırım tutarı oranıyla muazzam bir finansman yükü ortaya çıktı. Bir birime mal edilebilecek projeler üç birime mal edildi, verilen garantiler bu üç birimin geri ödemesi baz alındı. Uluslararası sermayenin iki önemli kesimine, finans sermayesi (kalkınma finansmanı kuruluşları ve onların peşi sıra tamamlayıcı finansman sağlamak üzere gelen başka finans sermayesi kesimleri) ve teknoloji sağlayıcılar (enerji, sağlık, raylı taşıma bir dizi alanda ilk akla gelenler GE, Siemens) muazzam bir alan açıldı. Onlarla işbirliği içindeki projelerin yerli taşıyıcıları da, çokça taahhüt şirketleri, mekanizmanın tamamlayıcısı oldu.

Tabii konu finansman olunca KÖİ projeleri dışında kamu projelerinin doğrudan fonlanması da söz konusu. Enerji Bakanlığı ya da DSİ projelerinden yerel yönetimlerin projelerine yüksek hacimli kredi kullanımı söz konusu.

'Uluslararası finans sermayesinin proje çöplüğü haline dönüştük'

Dinçel'e göre, hem kamu hem de özel sektör projelerinde Dünya Bankası, EBRD gibi kuruluşların Kalkınma Planları hazırlanırken politika ve strateji tasarımından başlayarak yönlendirici olduğu da görülüyor.

Türkiye’nin uluslararası finans sermayesinin bir tür 'proje çöplüğü' olduğunu söylemek abartı olmaz. İyi düşünülmemiş, iyi çalışılmamış projelerin, işin ehli uzmanların uyarılarına rağmen hayata geçirildiği, bir tür deneyselliğin çok büyük maliyetler yarattığı görülüyor. Karadeniz’de, Akdeniz’de büyük tahribat yaratan nehir tipi HES’ler yüzde 100 Dünya Bankası tasarımı olarak en çarpıcı örnek. 

Şirket kazandı gitti, biz hâlâ ödüyoruz

Çeşme'de şirketin talanı sonrası ortaya çıkan tablonun ardından, o dönem geçen yasa değişikliğiyle belediyelerde düzenleme yapılmasıyla da birlikte İzBB'ye bağlı İZSU buradaki sıkıntıları düzeltme hedefiyle üç etap halinde bir düzenleme ortaya koydu. Uzun süre önce başlanan planlamanın üçüncü etabı henüz sürüyor. İZSU aslında hâlâ özelleştirme sonucu firmanın sorumluluklarını yerine getirmediği taahhütlerin yükünü sırtlanmaya devam ediyor. Yani İzmirliler sırtlanıyor.

Su kayıpları yüzde 28'lere kadar düşürülse de özelleştirme adımın bedeli ödenmeye devam ediyor.

İZSU'nun kaynaklarını Çeşme'deki gediği kapatmaya çalışmak üzere harcaması, kapanmayan gediklerin büyümesi, ödemesi uzun yılları alan kredilerin kolaylıkla imzalanması, merkezi ve yerel yönetimden aktarılan kaynakların yetersiz kalması ya da doğru yerlere ulaşmaması gibi nedenler daha fazla borçlanmayı getiriyor.

İzmir'de suyun halihazırdaki "patronu" olan İZSU'nun, şimdilerde tutuklu İzBB Başkanı Tunç Soyer döneminde, 2020 yılı Haziran ayında sözleşme imzalayarak İZSU'ya Fransız Kalkınma Ajansı'ndan 50 milyon avroluk, Dünya Bankası’ndan 50 milyon dolarlık kredi alarak borçlanması, saydığımız bu sebeplerin sonucu oluyor.

Kurum borçları uzun yıllar ödemeye devam edecek.

Bugün hâlâ başta İzmir'de olmak üzere tüm ülkede kamu kaynaklarını özelleştirme yoluyla elden çıkarmayı düşünenlere elbette verecek tavsiyemiz olamaz öte yandan bu ülkede yaşayan, asıl ülkenin sahibi olan bizlere daha önce yaşanan bu örneklere bakıp elimizdekilere dört elle sarılmak düşüyor.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.