Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Cegerxwîn'i hatırlamak: 'Daha ne kadar beylerin işçileri ve köylüleri olacağız?'

Çobanlıktan medreseye, mollalıktan sosyalizm mücadelesine uzanan bir ömür. Marksist Kürt şair Cegerxwîn'i ölümünün 42. yıl dönümünde anarken, ağalara, patronlara ve tarikatlara karşı hayalini kurduğu eşit ve özgür dünyayı da hatırlıyoruz. Ve bugün anmak yetmiyor, şairin şiirleri o dünya için mücadeleye çağırıyor, Yeni Osmanlıcı hayaller için değil.

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 22.10.2026 , 11:00

Bugün Kürt edebiyatının en önemli isimlerinden Cegerxwîn'in ölümünün 42. yıl dönümü. 

Bir yanda toprağı işleyen ama yoksulluktan kurtulamayan köylüler, diğer yanda onların emeğiyle zenginleşen ağalar ve beyler… Bir yanda halkın karşısına dinî otoriteyle çıkan şeyhler, diğer yanda kendi yaşamını değiştirmek için mücadele etmesi gereken emekçiler… 

Cegerxwîn’in şiirlerinde bu karşıtlık, yalnızca bir dönemin manzarası değil, değiştirilmesi gereken bir düzenin de tarifidir.

Kürt halkının acılarını, inkâr ve baskıyla mücadelesini şiirlerine taşıyan Cegerxwîn, aynı zamanda ağalara, beylere, şeyhlere ve sömürü düzenine karşı yazan Marksist bir şairdi. Onun dizelerinde halkın özgürlüğüyle emekçinin kurtuluşu birbirinden ayrı değildi. Şiir, yaşanan acıları anlatmanın ötesinde, o acıların kaynağını göstermek ve insanları başka bir dünyanın mümkün olduğuna inandırmak için de vardı.

Bugün Kürt edebiyatının en önemli isimlerinden Cegerxwîn'in ölümünün 42. yıl dönümü. 

Aradan geçen yıllara rağmen şiirlerinin ezgilerde, marşlarda ve kuşaktan kuşağa aktarılan sözlerde yaşamayı sürdürmesi, onun halkın ortak hafızasındaki yerini gösteriyor. 

Ancak bugün Cegerxwîn’i anmak, yalnızca geçmişin büyük bir şairini hatırlamakla sınırlı kalabilir mi?

Yoksul bir köylü çocuğu, medreseli şair

Asıl adı Şeyhmus Hasen olan Cegerxwîn, 1903'te Mardin'in Gercüş ilçesine bağlı Hesar köyünde (bugün Batman sınırları içinde) doğdu. 1914'te Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla ailesiyle birlikte Suriye'nin Amude kentine göç etti. Yoksul bir ailenin çocuğuydu, erken yaşta öksüz kaldı; tarım işçiliği ve çobanlık yaparak geçindi.

Okuma yazmayı köy mollalarından öğrendi, 1920'den itibaren Suriye, Irak ve İran'daki medreselerde okudu, 1928'den 1936'ya kadar çeşitli köylerin camilerinde molla olarak görev yaptı. 

Yani sonradan karşısına alacağı dünyayı içeriden tanıyordu. 

Ama onun için belirleyici olan, emekçi köylünün hayatıydı: Geçimini zor sağlayan köylülerin durumu, ona egemen toplumsal ve siyasi düzenin adaletsiz olduğunu gösterdi. İçinde yaşıyor, birebir deneyimliyor ve dünyada yükselen sosyalist düşünceye dikiyordu gözlerini. Ve sonrasında devamı da geldi.

Cegerxwîn ve Yılmaz Güney bir aradayken.

Şiirden partiye

1925 yılında cereyan eden Şeyh Said isyanının bastırılmasının ardından Suriye'ye geçen Kürt aydınlar arasındaydı; Xoybûn'a katıldı ve Celadet Bedirxan'ın yayımladığı Hawar dergisine şiirler yazdı. 

Cegerxwîn adını da ilk kez. burada kullandı. 

Cegerxwîn adı, şairin kendi seçimiydi. Şêxmûs Hesen, bu mahlası ilk kez Celadet Bedirxan ve arkadaşlarının 1932'de Şam'da çıkardığı Hawar dergisinde kullandı. Kürtçenin Latin harflerle yazıldığı derginin sayfalarında yayımlanan şiirlerini "ciğeri yaralı" anlamına gelen bu adla imzaladı. 

Mahlasını, halkı gibi kendisinin de yaralı olmasıyla açıkladı.

1946'da Kamışlı'ya yerleşerek aktif siyasete girdi, 1948'de Suriye Komünist Partisi'ne üye oldu, 1954'te bu partiden milletvekili adaylığını açıkladı. 1963'te siyasi görüşleri nedeniyle Şam'da tutuklandı. Sonraki yıllar Irak'ta, Lübnan'da ve 1979'dan itibaren İsveç'te sürgünde geçti.

Ağaya, patrona, şeyhe karşı

Cegerxwîn'in şiirlerinde düşman soyut değil, her zaman somut bir gerçeklik olarak betimlendi. 

Geniş toprak sahipliğiyle halkı sömüren ağalar ve beyler ile dinî aristokrasiyi oluşturan şeyhler ve mollalar, ona göre Kürt halkının özgürlüğüne ve ulusal bilincine ulaşmasının önündeki engellerdi. Şiirini de buna göre kurdu: Bireysel temalar yerine toplumsal temalara yoğunlaştı, toplumcu gerçekçi sanat anlayışını benimsedi. Yalın, halka seslenen, bilinçlendirmeyi amaçlayan bir dil seçti.

Adı da bu yaranın adıydı. 

Mahlasını, halkı gibi yaralı olmasıyla açıkladı. Şiirlerine Kürtlerin maruz kaldığı baskıyı, inkârı ve asimilasyonu olduğu kadar eşitsizliği, yoksulluğu ve sömürü çarkını da işledi. Ulusal baskıyla sınıfsal sömürüyü birbirinden ayırmadı.

Şairin “Ta Kengî Em ê Karker û Cotkarê Bega Bin?” başlıklı şiiri, bu yaklaşımın doğrudan örneklerinden biridir. Başlık, “Daha ne kadar beylerin işçileri ve köylüleri olacağız?” anlamına gelir. Şiirde emekçilere yöneltilen soru, yalnızca yoksulluğa duyulan bir itiraz değildir. Aynı zamanda bu yoksulluğu üreten ilişkilerin neden sürmesi gerektiğine dair bir meydan okumadır.

Cegerxwîn’in şiirlerinde ağalar ve beyler, üretimin ve emeğin karşısında duran ayrıcalıklı sınıfları temsil eder. Şeyhler ve mollalar ise halkın karşısında kurdukları otoriteyi eşitsizliği sürdürmek için kullandıklarında eleştirinin hedefi olur. Burada mesele, bir inanç sahibinin varlığı değil; dinî nüfuzun halkın boyun eğmesini sağlamak için kullanılabilmesidir.

Şairin “Mela Rabe” şiirinde mollaya yönelttiği çağrı da bu bakımdan anlamlıdır. “Molla, kalk!” diye çevrilebilecek başlık, bilgiyi ve aydınlamayı halkın aydınlanması için kullanma çağrısına yazılan şiirinin adıdır.  Cegerxwîn, eğitimli olmanın ve bilgi sahibi bulunmanın tek başına yeterli olmadığını; bilginin kimin çıkarına hizmet ettiğinin de önemli olduğunu hatırlatır.

Cegerxwîn’in kendi yaşamı da bu eleştiriyi anlamak açısından önemlidir. Bir dönem molla olarak görev yapan şair, zamanla ağalığı, şeyhliği, beyliği ve gericiliği hedef alan şiirler yazdı. Bu dönüşüm, onun şiirinde yalnızca kişisel bir fikir değişikliğinin değil, toplumun sınıfsal ilişkilerine yönelen bir sorgulamanın da izlerini taşır.

Avrupa'da sürgünde iken katıldığı bir eylemden.

Şiirleri kitaplardan çıktı, ezgilere ve marşlara karıştı

Cegerxwîn’in şiiri, kitap sayfalarından mürekkep bir edebiyatın parçası olmadı. Onun dizeleri, Kürtçe müziğin ve sözlü kültürün içinde yeni hayatlar buldu. Şiirleri farklı sanatçılar tarafından bestelendi, ezgilere dönüştü ve kuşaklar boyunca dinleyicilere ulaştı.

1945’te yayımlanan ilk divanı Agir û Pîrûsk’un ardından Sewra Azadî (Özgürlük Devrimi), Kî me Ez? (Ben Kimim?), Ronak, Zend-Avista, Şefaq, Hêvî ve Aşîtî gibi eserleri okurla buluştu. Şairin kitapları, şiirlerinin yanı sıra Kürt dili, kültürü ve toplumsal yaşamına ilişkin birikimiyle de önem taşıdı.

Bu mirasın müzikteki karşılıklarından biri, “Kî ne em?” şiirinin ezgiye dönüşerek geniş kitlelere ulaşmasıdır. Zamanla sahnelerden seslendirilen eser, kimlik sorusunu işçi ve köylülerin, emekçilerin ortaklığı üzerinden kurar. Cegerxwîn’in dizelerinde “Ben kimim?” sorusu, giderek “Biz kimiz?” sorusuna dönüşür. 

Cegerxwîn’in şiirlerini farklı sanat dallarıyla buluşturan örnekler de var. Kürt opera sanatçısı Mizgin Tahir’in, Georges Bizet’nin Carmen operasındaki Habanera bölümüyle şairin dizelerini bir araya getirdiği çalışma, bu mirasın yeni biçimlerde yorumlanmasının örneklerinden biridir.

Şairin dizelerinin farklı dönemlerde yeniden bestelenmesi ve seslendirilmesi, onun yalnızca edebiyat tarihindeki yerini değil, yaşayan bir kültürel hafıza içindeki konumunu da açıklıyor.

Bugün anmak yetmiyor, şiirleri mücadele çağırıyor

Cegerxwîn’in ölümünün üzerinden 42 yıl geçti. 

Bugün onun adı anıldığında Kürt şiirinin öncü isimlerinden biri, halkının acılarını ve özgürlük arayışını dile getiren bir şair hatırlanıyor. Bu hatırlayışın kendisi değerli. Ancak bir şairin mirası, yalnızca doğum ve ölüm yıldönümlerinde okunan dizelerden ibaret değil.

Cegerxwîn’in şiirlerinde sürekli karşımıza çıkan bir çağrı var: Uyanmak. Yoksulluğun kader olmadığını, eşitsizliğin kendiliğinden ortaya çıkmadığını, halkın kendi yaşamını değiştirebilecek bir güce sahip olduğunu görmek… Onun şiirini inceleyen akademik çalışmalar da bu uyanış temasına dikkat çekiyor. Cegerxwîn, ezilen Kürtlerin, köylülerin ve işçilerin sömürü ve baskı karşısında harekete geçmesini şiirinin merkezine yerleştiriyor.

Bugün de dünyanın dört bir yanında emekçiler, ürettikleri zenginlikten hak ettikleri payı alamıyor; yoksulluk ve güvencesizlik milyonlarca insanın yaşamını belirliyor. Türkiye’de de emekçilerin yaşamını patronların çıkarlarına göre düzenleyen ilişkiler, eğitimden sağlığa, barınmadan çalışma hayatına kadar uzanıyor. Dinî otoritenin toplumsal yaşam üzerindeki etkisi, tarikatların ve cemaatlerin kamusal alanla kurduğu ilişkiler de eşitlik ve özgürlük tartışmalarının başlıkları arasında yer alıyor.

Cegerxwîn’in ağalara, beylere ve şeyhlere yönelttiği eleştiri bugünün dünyasında şairin dizelerini yeniden tartışmaya açıyor.

Cegerxwîn’i anmak, onun bütün sözlerini bugüne olduğu gibi taşımaktan ibaret değil. Onun eşitlik, özgürlük ve sömürüye karşı mücadele arayışını anlamak; yaşadığı dönemin sorunlarıyla kurduğu ilişkiyi bugünün koşulları içinde yeniden düşünmeyi de gerekiyor.

Çünkü emekçi halkların hafızası yalnızca geçmişte yaşananları saklamaz. Geleceğe dair özlemleri ve mücadeleleri de taşır. Cegerxwîn’in şiirleri, Kürt halkının dilini, kültürünü ve özgürlük arayışını yaşatırken emekçilerin ortak kurtuluşuna dair bir düşünceyi de dile getirdi.

Onun dizelerini okumak, ezgilerini dinlemek, adını yaşatmak önemli. Ancak yeterli değil. Bugün Cegerxwîn’in şiirleri, yalnızca geçmişin acılarını ve mücadelelerini değil, onun hayalini kurduğu eşit ve özgür dünyanın çağrısını da yaşatıyor. Bu dizeler, patronlara, ağalara ve gericiliğe karşı mücadelenin hâlâ sürdüğünü hatırlatıyor.

Cegerxwîn’in mirası, bu soruyu sormaya devam ettiği ölçüde yaşayacak. Ağaların ve patronların karşısında emeğin, gericiliğin karşısında aydınlanmanın, boyun eğmenin karşısında özgürlüğün yanında duran bir şiir, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de meselesidir.

Bugün Yeni Osmanlıcı hayaller peşinde, Cumhur İttifakı'nın, sermaye sınıfının planları sunulurken kurtuluş diye, onun şiirleri tam da bu tuzağa yanıt niteliğinde.

Şairin de dediği gibi: 

"Ey kızıl sel, güçlü sel
Bu ova ve dereleri sen kapladın

Damla ve sızıntılarınla inince sen
İlk önce varlığını duyumsatmazsın
damla ve sızıntılarınla inince sen

Bir araya geldin mi bir kez,
Küçük büyük demeden ezer yıkar
yüreklere korku salarsın.

Neye çarpsan hemen kırarsın,
Şehir ve köyleri tümden yıkarsın.

Düşman önünden çığlıklarla kaçar,
Silahsız ve elleri boş yere yıkılır.

Hangi önderden böyle ders almışsın?
Nereden bu bilgeliğe ulaşmışsın?

Biz de gidip onun yanında ders alalım,
El ele tutuşup birbirimizi görelim.

Arzumuz odur ki senin gibi birleşelim,
Önümüze çıkan düşmanları kırıp, geçelim.

Burjuvazinin yüreğine salalım korkuyu,
Naralar atarak saldıralım.

Zengin ve sömürgecilerin başlarını eğelim,
Ayaklarımızın altında ezelim yılanın başını.

Sen halkın düşmanı zenginlerin dostusun,
Hiç kimse senin gibi dinsiz, imansız olmasın.

Bu yoksul ve ezilenleri önüne kattın,
Sevinç ve gülmelerini kursaklarında bıraktın.

Bu kerpiç ve ağaçlar, bu tahta ve oluklar
Üst üste yığılıp birer köprü oldular.

Sen, Ayzinhover ve Timurlenk gibi katı yürekli
Neden anlamsız bir savaş istersin sürekli?

Bu fakir ve kimsesiz yetimler
Duvar diplerinde ağlaşırlar.

Savaşlar her zaman zenginlere kâr getirir,
Çeker zararı hep işçi, köylü ve fakir…

Sen verirsin pamuk ile pirinci zengine
İşçi ve köylüleri talan edercesine!…

Senin belan bize, kârın ise onlara,
Başımıza musallat olmuşsun
dönmüşsün pehlivanlara.

Bugünün onlara, yarın doğar bizim günümüz,
El ele verdiğimizde işte o gün görürsünüz!

Senin akışını zenginlerin başı gibi dağıtacağız,
Seni kanallarla donatıp toprağa akıtacağız…

Her yer artık seninle yeşersin,
Toprağın yüzü aydınlanarak gülsün.

Ne zaman dostun olan zenginleri yok edersek!
O an dünya cennet gibi daha da güzelleşecek.

Savaşlara izin verilmeyecek,
Herkes esenlikle, kardeşçe yaşayacak.

Bu taht ve sınırlar aradan kalkacak,
Tüm uluslar birlikte özgürce yaşayacak.

Böylece demire egemen olacağız,
Tüm canlılar birbirlerini tanıyacak.

Toprağı sürüp işletelim,
İçinde saklı ne varsa çıkartalım.

İşte o zaman temiz ve güzel su herkese,
Sahip olur insan ambar dolusu mal, mülke!

Böylece sitem ve zorbalık kalkacak,
O zaman yiğitlik nedir anlaşılacak!

Gönlümüzce güzelleşsin her yan donansın,
Dertlerimiz bitsin güllerimiz yeşersin…

Suyun cam gibi berrak arı kalsın,
Kolların bir halı gibi açılsın.

Herkes güleç yüzlü, neşeli, gönlü hoş olsun,
Zincirsiz ve prangasız özgürce yaşasın.

İnsanlar eşit, kadın ve erkek farkı olmasın,
Tüm emekçiler kendileri için istekli çalışsın.

Sonbahar, kış, ilkbahar ve yaz gelecek,
Her yerde çekirdekler seninle yeşerecek.

Ağaçları önüne katıp sürüklemeyeceksin,
İnsanların evini yıkıp perişan bırakmayacaksın!

Zorbaların adları dünyadan silinecek,
Her yerde senin güzel rengin esecek.

Ey ülkemin suyu, unutma yürü ileri!
Yeşert göğsümde gül bahçeleri…

Çok yaşamadan erken ölürsem şayet,
O güzel ânı yazık olur görmezsem!

Hiç olmazsa bu yaş tenin
Gül ve sümbülleri yeşertsin…

Ey deli kızıl sel, inanıyorum ki akacaksın
Şirin’in sesi gibi güzel çağlayacaksın!

Genç kız ve erkekler coşkun deyişler söyleseler,
Daha güzel sallanır güller ve yemyeşil çimenler.

Ey deli sel, ey tatlı güzel su!
Ben ve sen yaşamın sırrıyız!…

İyilik ve kötülük, gece ile gündüz gibi iz ize
Neden zorbalık yapalım birbirimize?

Kahrolsun zorbalık, ölsün zulmeden insan!
Yaşasın eşitlik her zaman ve her ân…

Temiz karakterli, uzağı gören ilerici insanlar
Neden birleşmezler, ey yüreği yaralı Cigerxwîn"

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.