Breadcrumb
Bütçe görüşmeleri: Komisyon'daki boş patırtı ve derin sessizlik, muhalefet hakkında bize ne söylüyor?
Yayın Tarihi: 07.12.2025 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 07.12.2025 , 11:27
Şu sıralar yaptığım iş gereği CHP TBMM Grubu’nun haftalık ekonomi notlarını düzenli görüyorum.
30 Kasım tarihli notlar, aslında 2026 bütçesinin de röntgenini çekiyor.
On ayda 1 trilyon 440 milyar liralık bütçe açığı, buna karşılık 1 trilyon 820 milyar liraya tırmanmış faiz ödemeleri…
Her 100 liralık borç için vadesine kadar 110 lira faiz ödenecek.
Her 100 liralık verginin 63 lirası dolaylı; yani halkın ekmeğinden, sütünden, elektrik faturasından…
Açlık sınırı 30 bine, yoksulluk sınırı 100 bine dayanmış.
Geniş tanımlı işsizlik %29,6…
15–34 yaş gençlerin %28,9’u ne eğitimde ne istihdamda; 6 milyon 954 bin “ev genci” demek bu…
Vatandaşın finansal borcu 5,7 trilyon TL’ye çıkmış; yıl başından bu yana +1,5 trilyon…
Bankaların tüketiciden icraya verdiği bireysel kredi + kart borcu 226 milyar, bir yılda %100’den fazla artmış.
Toplam batık krediler 549 milyar; icra dairelerinde derdest dosya sayısı 24,8 milyon…
Tarımsal girdi fiyatları yıllık %34,6 artarken, tarım üretici fiyatları yıllık %45,4 artmış.
Şimşek’in “ortodoks” programı, tarımda da ithalata bağımlılığı derinleştirirken üreticiyi girdilerle boğmuş, kent yoksullarını açlık sınırına kilitlemiş.
Rejimin sınıf sözleşmesi, sessiz sedasız geçiverdi
Özetle, bu tablo, Erdoğan–Şimşek ikilisinin başka bir deyişle rejimin sınıfsal imzası.
Faiz, borç, dolaylı vergi ve yoksulluk üzerine kurulu bir bölüşüm rejimi.
Ücretlerden sermayeye, kamudan finans kapitale büyük bir servet transferi sicili.
Normalde böyle bir bütçe, Plan ve Bütçe Komisyonu’nu siyasal anlamda ülkenin gündeminin tam merkezine oturturdu.
Çünkü bütçe dediğimiz şey, rejimin bir yıllık sınıf sözleşmesi.
Kimden ne kadar alacağını, kime ne kadar vereceğini, hangi toplumsal kesimleri koruyup hangilerini gözden çıkaracağını, hangi coğrafyaya yatırım yapacağını, hangi alanı finanse edeceğini, hangi barışı aç bırakacağını oraya yazıyor iktidar.
Ama bu sene çok tuhaf bir şey oldu.
Bu büyüklükte, bu ağırlıkta bir bütçe, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda belki de Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar görünmez şekilde geçti.
'Kafanı kaldırma'
Yazarken bazen filmlerden, romanlardan, şiirlerden, bazen de tarihsel anekdotlardan ödünç alıyorum. Bu metinde de öyle yapayım.
Yine sinemaya başvurayım: Filmimiz “Don’t Look Up”.
Adam McKay imzalı Don’t Look Up’ın konusu kabaca şöyle:
Dünyaya çarpıp gezegeni yok edecek dev bir kuyruklu yıldız keşfediliyor.
ABD başkanına, hükümete, medyaya bu anlatılmaya çalışılıyor; ama iktidar, seçim dengeleri nedeniyle durumu ciddiye almıyor.
Medya durumu magazinleştiriyor.
Sonuçta bilimsel uyarılar reyting malzemesine, siyaset gündem yönetimine indirgeniyor, toplum ise komplo teorileriyle ikiye bölünüyor.
Filmde bilimsel gerçekler ortadayken bile iktidarların ve şirketlerin kâr, imaj, seçim hesabını gezegenin geleceğinin önüne koyduğu bir düzen eleştiriliyor.
Bir yandan da kolektif kayıtsızlık ve çaresizlik hissi anlatılıyor.
Başta ülke adı vermesem durum hayli tanıdık…
Felaketleri görmezden gelen “bakmama, duymama” hali, yani toplumsal inkar ve medya manipülasyonu bize bizi andırıyor.
Orada da iktidar, medya ve sermaye el ele verip topluma tek bir şey söylüyor: “Yukarı bakma!”
Yani: “Gerçeğe bakma!”
'Barış'ın sahnelendiği bir siyasal psikodramanın fonu olarak bütçe
Türkiye’nin 2026 bütçesi tam olarak böyle geçti Plan ve Bütçe Komisyonu'ndan.
Göktaşı Meclis’in çatısına doğru inerken, ülkenin bütün siyasal ve medyatik mimarisi topluma şunu fısıldadı: “Bütçeye bakma!”
Görüntü şöyle:
Bir yanda “barış” kelimesi etrafında dönen, ama gerçek bir müzakere zeminiyle değil, sızdırılan kulislerle, televizyon tartışmalarıyla, sosyal medyadaki polemiklerle yürüyen bir siyasal psikodrama…
Öbür yanda Plan Bütçe Komisyonu’nda sahne alan, slogan atarak, “viral an” kovalayarak var olmaya çalışan bir muhalefet görüntüsü.
Ve bütün bunların arka planında, neredeyse kimsenin yüzünü dönmediği, ülkenin geleceğini yazan o devasa metin; bütçe...
İktidar tam da burada ustaca bir “Don’t Look Up” taktiği uyguladı.
“Barışı konuşalım, bütçeyi konuşmayalım.”
“İmralı’yı tartışalım, borç rejimini tartışmayalım.”
“Bahçeli’nin çıkışlarına takılalım, faiz giderlerinin kime yaradığını sormayalım.”
Trajikomik sezon finali
Normal bir ülkede böyle bir bütçe, rejimin meşruiyetini sarsacak bir deprem etkisi yaratırdı.
Plan ve Bütçe Komisyonu, iktidarın sınıfsal tercihlerinin yargılandığı bir siyasal mahkemeye dönüşürdü.
Bizde ne oldu?
Neredeyse güle oynaya geçen, sosyal medyaya komik kesitler bırakan, birkaç CHP’li vekilin orayı sahne şovuna çevirdiği ama bütçenin kendisinin neredeyse hiç konuşulmadığı bir sezon finali izledik.
Birinci sahnede; kameraya oynayan, repliklerini sosyal medya için söyleyen, bütçe görüşmelerini bir çeşit siyasi stand-up gösterisine çeviren muhalefet vekilleri…
Komisyonu, her gün yeni bir skeç üretilen bir stüdyo gibi kullananlar…
Alkışı ekrandan bekleyen, izlenme oranını siyasetin kendisinin önüne koyan bir dil…
İkinci sahnede; gerçek muhalefet yapmaya çalışan, faizin sınıfsal yükünü, kayırmacı ödenek dağılımını, deprem harcamalarının kağıt üzerinde bırakılıp nakit açığın büyütülmesini didikleyen vekiller…
Saray harcamalarına, üst düzey bürokrata ek ödeme artışına ayrılan her kalemin karşısına asgari ücretliyi, emekliyi, ev gencini, ülkedeki yoksulluğu koyan konuşmalar…
Evet, ne yazık ki ikinci sahnenin sesi, birincinin gürültüsü ve rejimin kurduğu büyük siyasal perdenin altında kaldı.
O büyük siyasal perdeyi bu yıl “yeni barış süreci”, İmralı’ya gidiş tartışmaları, DEM’in rejimle kurduğu ilişki, Bahçeli’nin çıkışları, CHP’nin bütün bunlar karşısındaki tutumu ördü.
İktidar, çok iyi bildiği bir taktiği yineledi.
Kürt meselesini bir kez daha siyasal gündemin, gündem mühendisliğinin merkezine yerleştirdi.
“Barış” sözcüğü dolaşıma sokuldu.
Bahçeli’nin diliyle “ihanet”, “beka” söylemi yeniden üretildi.
İmralı’ya gidip gitmeme üzerinden, hem DEM tabanı hem milliyetçi seçmen aynı denklemin içine sıkıştırıldı.
Ve tüm bunlar konuşulurken, asıl gerçek sessizce yürüdü.
2026 bütçesi komisyondan geçti.
Halbuki barış da demokrasi de laiklik de Kürtlerin eşit yurttaşlığı da emekçilerin insanca yaşamı da aynı satırlara yazılıyor.
Faiz ödemelerinde, savunma harcamalarında, kayırmacı teşviklerde, vergi kompozisyonunda, sosyal politikanın kırpılmış kalemlerinde yan yana duruyor.
Şimdi tüm bunları yan yana koyalım.
Ortaya çıkan şey şu: Bu rejim, barışı da bütçeyi de aynı anda denetim altına almayı başarıyor.
'Bakın buradayım, bağırıyorum'
Şimdi önümüzde yeni bir eşik var.
8 Aralık’ta bütçe Genel Kurul’a iniyor.
Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki görüntü şimdiden bize spoiler verdi.
Büyük ihtimalle bu kez daha parlak ışıklarla, daha yüksek desibelle, daha büyük “prodüksiyonlarla” aynı sahneler tekrarlanacak.
Bir yanda sabaha kadar süren ama esası çok az konuşulan maraton oturumlar…
Diğer yanda Twitter’a düşsün diye kurgulanan kısa videoluk performanslar…
Ara ara gerçekten rejimin canını acıtan, bütçenin sınıfsal tarafgirliğini gösteren, borç-faiz-yoksulluk üçgenini teşhir eden cümleler…
Ve nihayetinde, bütün bu gürültünün ardından hiçbir ciddi karşı koyuşla karşılaşmadan geçen bir bütçe…
Burada muhalefet açısından da dürüst bir özeleştiri gerekiyor.
Evet, komisyonda gerçekten kıymetli çıkışlar oldu.
Takip edebildiğim kadarıyla;
CHP Milletvekilleri Gamze Şengel Taşcıer, Rahmi Aşkın Türeli, Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu, Reşat Karagöz;
DEM Parti Milletvekilleri Kezban Konukçu, Sümeyye Boz;
DEVA Partili Sadullah Kısacık, İYİ Partili Erhan Usta, TİP Milletvekili Sera Kadıgil
gibi isimler; bütçedeki faiz yükünün altını çizen, dolaylı vergilerin emekçiye bindirdiği yükü anlatan, deprem harcamalarındaki oyunları ve borçlanma limitinin aşılmasını masaya seren, savunma/saray/üst bürokrat üçgenindeki kayırmacı mimariyi ifşa eden konuşmalar yaptılar.
Bunlar iktidarın canını acıttı; bu notların yazarı gibi pek çok insanın eline veri, cümle, argüman verdi.
Ama aynı komisyon, bir yandan da muhalefet adına sahne şovuna dönüştü.
Kendi seçmenine “bakın buradayım, bağırıyorum” demeyi, iktidarın sınıfsal tercihlerini değiştirmekten daha önemli gören bir siyaset tarzı yayıldı.
Ciddi hazırlık gerektiren tartışmaların yerini laf çarpma, sataşma, viral replik aldı.
Neler yapılmadı?
İktidarın siyasal mahareti tam da burada devreye giriyor işte.
Bu iki hattı yani gerçek muhalefet ile sahne şovunu birbirinin içine geçirip, bütünüyle etkisizleştirmeyi başarıyor.
Geriye, rejimin tercihli–kayırmacı bütçesinin tek bir maddesinin bile raydan çıkmadığı bir süreç kalıyor.
Oysa yapılması gereken, tam tersiydi.
CHP’nin, DEM’in Yeni Yol’un, İyi Parti’nin, herkesin elindeki ekonomi notları, sahadan taşıdığı yoksulluk verileri, işsizlik ve güvencesizlik dosyaları, kadın hareketinin bakım ekonomisi ve nafaka, yoksulluk çalışmalarının hepsi, tek bir siyasal hatta bağlanabilirdi.
Olmadı…
İmralı üzerinden rejimin kurduğu pazarlık, bütçede en çok Kürt illerini ve yoksulları ezen kalemlerle birlikte teşhir edilebilirdi.
“Yeni barış süreci” dendiğinde, ilk soru “bu bütçede barışın payı nerede?” olabilirdi.
Bahçeli’nin diliyle, faiz lobisinin memnuniyeti aynı analizin içine yerleştirilebilirdi.
Böyle bir siyasal akıl, bütçeyi rejimin gücünden çıkarıp, zayıf karnı haline getirebilirdi.
Yapılmadı…
Seyyanen jest
Bitirmeden bir şey daha…
Veli Ağbaba’nın Mehmet Muş’un imzasıyla gelen 30 bin liralık seyyanen zam önerisine imza koyması tam da bu yüzden siyaseten kabul edilemez bir eşiktir.
Çünkü burada mesele, Nevşin Mengü’nün özetle söylediği “üst düzey bürokratın üç-beş kuruş fazla almasına niye karşı çıkıyorsun?” meselesi değil.
Mesele, Erdoğan–Şimşek bütçesinin sınıfsal mimarisini sorgulamadan, iktidarın tercihli bölüşüm bütçesine yamalı bohça olacak bir jesti pazarlamaya gönüllü olmaktır.
Üstelik bu 30 bin liralık seyyanen zam, kağıt üzerinde “üst düzey bürokratlar ve kariyer personeli” için dense de fiiliyatta AKP’nin yıllardır torpille yerleştirdiği kendi kadrolarına yapılan katmerli bir ayrıcalık anlamına geliyor.
Zaten ayrıcalıklı, zaten makam arabası, temsil ödeneği, huzur hakkı içinde yüzen bir zümreye bir de her ay 30 bin lira ekstra verirken; öğretmeni, hemşireyi, polisi, taşradaki sıradan memuru bütünüyle dışarıda bırakıyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca bildiğim kadarıyla, belli meslek gruplarına özel ek ödemeler elbette yapıldı; ama bu ölçekte, geniş kamu kitlesi açlık sınırına yakın yaşarken sadece dar bir yönetici kastına seyyanen ve bu kadar yüksek bir zam yazmak, ayrıcalığı bir norm gibi tescillemek demek.
Faize trilyonlar akıtan, dolaylı vergilerle emekçinin iliğini sömüren, asgari ücretliyi açlık sınırında tutan bir bütçeye siyasal itirazınızı büyütmek yerine, o bütçenin içinden iktidarla el ele “seyyanen jestli” fotoğraf vermek, rejimin hegemonya mühendisliğinin parçası olmak demek.
Bunu yapan her isim, bu siciliyle, “bu bütçe düzenine razı değiliz” diyen insanların da sözünün altını boşaltıyor, iktidarın kurduğu oyunda, “muhalif rolü oynayan yardımcı oyuncu” pozisyonuna düşüyor.
Velhasıl; 8 Aralık’ta başlayacak bütçe maratonunun gerçek sorusu burada yeniden kuruluyor.
Barışı da demokrasiyi de Kürtlerin eşit yurttaşlığını da emekçilerin insanca yaşamını da aynı cümlede kullanma fırsatını değerlendiremeyen muhalefet, nihayet gözünü bütçeye dikebilecek mi?
Kapı açık, kilit zihinlerde
Edebiyattan bir ödünç öyküyle bitireyim.
Kafka’nın Davasında, “Katedral” bölümünde rahip Josef K.’ya “Yasanın Önünde” öyküsünü anlatır.
Yasa’nın kapısı açıktır; ama kapıda bir bekçi durur.
Bekçi, köylü adama “şimdilik içeri giremezsin” der; onu bağlamaz, zincire vurmaz. Köylü, ömrünü o kapının önünde bekleyerek tüketir; içeri girmeyi hiçbir zaman denemez.
Bir ömürlük tereddüdün sonunda bekçi, bu kapının yalnızca onun için olduğunu, şimdi kapanacağını söyler.
Bu kısa öykü bize şunu anlatır.
Bazen kapının kendisinden çok, kapının önünde beklemeyi kader sanan bilinçtir insanı tutan.
Kapı açıktır; asıl kilit, içeri girmeye cesaret edemeyen zihindedir.
Bugün Türkiye’de muhalefet de böyle bir kapının önünde bekliyor.
Kapının ardında, rejimin sınıfsal mimarisi duruyor.
Faiz ödemeleri, borç rejimi, dolaylı vergiler, yoksulluk bütçeleri…
Kapının önündeyse rejimin kurduğu gündemin peşinde sürüklenen bir siyaset…
Kapının önünde beklemek yerine, kapının arkasındaki sınıfsal mimariyi değiştirmeyi hedefleyen bir siyaset kurulmadıkça, Erdoğan–Şimşek bütçeleri her yıl geçecek.
Biz de aynı kapının önünde ömür tüketeceğiz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.