Sayfa yolu
Bu memleket bizim, bu ormanlar halkın: Yeryüzü yol göstericidir
Canan Işık
Yayın Tarihi: 10.03.2026 , 00:21 Güncelleme Tarihi: 10.03.2026 , 08:11
27 Şubat 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan ve Cumhurbaşkanının imzasıyla yürürlüğe konulan “Adana, Afyonkarahisar, Antalya, Artvin, Balıkesir, Bingöl, Bursa, Çorum, Eskişehir, Gaziantep, Gümüşhane, İzmir, Karabük, Kastamonu, Kütahya, Mersin, Muğla, Samsun, Tokat, Trabzon ve Yalova illerinde bulunan bazı alanların orman sınırları dışına çıkarılması” hakkında karar (Karar Sayısı: 10972), 21 ilde hektarlarca orman alanının tek bir imza ile orman statüsünden çıkarılması anlamına gelmektedir.
Bu karar, Türkiye’de yıllardır sürdürülen doğa talanının, büyük yağmanın yeni bir adımıdır.
Ama aslında hepimizin bildiği bir gerçek var. Bu ülkede doğayla ilgili alınan bu tür kararlar sadece teknik bir düzenleme değildir. Bir haritanın üzerinde çizilen bir sınır değişikliği de değildir. Mesele çok daha açıktır: Bu kararlar yıllardır adım adım ilerleyen büyük bir sürecin parçalarıdır. Ormanların, kıyıların, meraların ve yaşam alanlarımızın parça parça sermayenin kullanımına açıldığı bir sürecin…
Aslında meseleye biraz yakından bakınca tablo daha da netleşiyor. Yıllardır aynı şeyi görüyoruz: Bir gün bir maden sahası açılıyor, bir gün bir turizm projesi geliyor, bir gün bir enerji yatırımı adı altında yeni bir alan doğadan koparılıyor. Her seferinde küçük bir karar gibi sunuluyor. Ama bütün bu kararlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey şudur ki, bu ülkenin doğası artık çok hızlı ve çok pervasız bir şekilde bir yatırım alanına dönüştürülüyor.
Dolayısıyla, basitçe söylemek gerekirse bugün yaşanan şey doğanın korunması meselesi değildir. Tam tersine, doğanın piyasanın hizmetine sunulmasıdır. Ormanlar artık birer yaşam alanı olarak değil, ekonomik değer taşıyan toprak parçaları olarak görülmektedir. Doğa korunması gereken ortak bir miras olarak değil, rant üretme potansiyeli taşıyan bir kaynak olarak ele alınmaktadır.
Kapitalist düzenin mantığı basittir: Doğayı metalaştır, toprağı pazara aç, ortak varlıkları özel çıkarların hizmetine sun.
Bugün ormanların başına gelen tam olarak budur. Yüzyılların emeğiyle oluşmuş ekosistemler birkaç idari işlemle haritalardan silinmekte, doğa sermayenin yatırım alanına dönüştürülmektedir.
Artık kimse bize bunun tesadüf olduğunu söyleyemez
Türkiye’de yıllardır yürütülen doğa politikası artık gizlenemez hale gelmiştir. Artık kimse bu kararların tek tek alınmış teknik düzenlemeler olduğunu söyleyemez. Bu kararlar bir bütün olarak okunduğunda ortaya çıkan şey çok açıktır: Türkiye’de doğa sistemli biçimde piyasanın kullanımına açılmaktadır.
İktidar doğayı koruyan bir yönetim anlayışıyla değil, doğayı sermayenin hizmetine sunan bir anlayışla hareket etmektedir. Oysa hepimizin bildiği çok basit bir gerçek vardır.
Orman bir mülk değil,
Orman bir şirket varlığı değil,
Orman bu halkın ortak yaşam alanıdır.
Orman suyun kaynağıdır. Toprağın bereketidir. Soluduğumuz havanın temizliğidir…ve milyonlarca canlının evidir. Bir orman yok edildiğinde yalnızca ağaçlar kesilmiş olmaz. Aslında bir ülkenin geleceğinden de bir parça koparılmış olur.
Bu memleket bizim
Ormanları rant alanı haline getiren politikalara karşı sessiz kalmamız mümkün değildir. Çünkü mesele yalnızca belirli bir alanın idari statüsünün değiştirilmesi değildir. Mesele, yaşamın temel ekolojik dayanaklarının zayıflatılmasıdır. Doğayı sınırsız bir ekonomik rezerv gibi gören anlayışın karşısında durmamızın nedeni de tam olarak budur.
Sadece bir hatırlatma yapmak, ilkokul eğitimlerimizden itibaren öğrendiğimiz bilgileri tekrar etmek istersek, ormanlar yalnızca ağaç toplulukları değildir. Toprağın su tutma kapasitesini düzenleyen, yeraltı sularını besleyen, iklimi dengeleyen, erozyonu önleyen ve yüzlerce, hatta binlerce canlı türüne yaşam alanı sağlayan karmaşık bir ekolojik sistem olarak hafızamızda canlanır. Bir orman alanı ortadan kaldırıldığında yalnızca bitkiler değil, o bitkilerle birlikte yaşayan kuşlar, memeliler, böcekler, mikroorganizmalar ve toprak yapısını oluşturan bütün biyolojik ağ da zarar görür. Bu ağ bozulduğunda ise doğa kendi dengesini kaybedecektir.
Bilimsel tüm çalışmalar bize orman ekosistemlerinin yalnızca doğal peyzaj unsurları olmadığını, yaşamın devamlılığı için kritik işlevler üstlenen karmaşık ve bütüncül sistemler olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Ormanlar atmosferdeki karbondioksiti tutarak küresel iklim sisteminin dengelenmesine katkı sağlayan en önemli doğal karbon yutaklarından biri olarak anlatır ve öğretir. Bu özellikleri sayesinde iklim değişikliğinin etkilerini azaltmada ve atmosferdeki karbon döngüsünün düzenlenmesinde belirleyici rol oynarlar. Bunun yanı sıra ormanlar, yağışın toprağa sızmasını sağlayarak yüzey akışını kontrol eder, yeraltı su kaynaklarının beslenmesine katkıda bulunur ve su döngüsünün sağlıklı biçimde işlemesini mümkün kılar. Ormansızlaşma ise sel, kuraklık ve düzensiz su rejimleri gibi ciddi ekolojik sorunların ortaya çıkmasına neden olur.
Ve devam eder… bilim bize öğretmeye… orman ekosistemlerinin aynı zamanda toprağın korunmasında hayati bir rol üstlendiğini, ağaç kökleri toprağı bir arada tutarak özellikle eğimli arazilerde erozyonu önlediği ve toprağın verimliliğini koruduğunu, orman örtüsünün ortadan kalkması gibi bir olumsuzlukta toprak kaybının hızlanacağı ve tarımsal üretkenliğin ciddi biçimde azalmasına yol açacağını… Bununla birlikte ormanların, binlerce bitki ve hayvan türü için yaşamsal bir habitat oluşturarak biyolojik çeşitliliğin korunmasının temel koşullarından birini sağladığı, bir orman alanının tahrip edilmesinin, yalnızca ağaçların kaybı anlamına gelmediği, o ekosisteme bağlı sayısız canlı türünün yaşam alanının ortadan kalkması ve ekolojik ağların parçalanması anlamına geldiğini.
Ayrıca ormanların sıcaklık farklarını azaltarak, havayı temizleyerek ve yerel iklim koşullarını dengeleyerek mikroklimatik düzenin oluşmasına katkı sağladığını biliriz. Bu özellikleri sayesinde hem doğal yaşamın sürdürülebilirliğini hem de insan yerleşimlerinin sağlıklı çevresel koşullarda varlığını doğrudan etkilediğini, toprak, su, bitki örtüsü ve hayvan toplulukları arasında kurdukları karmaşık ilişkiler ağı sayesinde ormanlar bir coğrafyanın ekolojik dengesinin temel taşı olduğunu…
Şimdi kendimize basit bir soru soralım:
Bir orman ortadan kaldırıldığında gerçekten yalnızca bir arazi kullanım değişikliği mi yaşanır?
Yoksa bir bölgenin su dengesi, toprağı, iklimi ve yaşam ağı birlikte mi zarar görür?
Eğer bu sorulara cevabımız “evet” ise, o zaman şunu da kabul etmemiz gerekir:
Ormanların korunması yalnızca bir çevre politikası değildir. Aynı zamanda bilimsel, ekonomik ve toplumsal bir zorunluluktur. Çünkü bir ormanın kaybı yalnızca peyzajın yani coğrafyanın değişmesi değildir. Bir bölgenin ekolojik dengesinin kökten sarsılmasıdır ve bu nedenle bir ormanı savunmak, aslında yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların yaşam hakkını savunmaktır.
İşte bu nedenle doğanın ekonomik çıkarlar doğrultusunda sınırsızca kullanılabileceği düşüncesini kabul etmiyoruz. Doğayı yalnızca piyasa değeri üzerinden değerlendiren anlayış, yaşamın ekolojik sınırlarını görmezden gelmektedir. Oysa doğa, insan toplumlarının üzerinde yükseldiği temel zemindir. Bu zeminin aşındırılması, yalnızca bugünün değil, yarının da yaşam koşullarını tehlikeye atar.
Bizler doğanın korunmasını romantik bir tercih olarak değil, bilimsel bir gerçeklik, toplumsal bir sorumluluk olarak ve mücadelede zorunluluk olarak görüyoruz.
Ormanlar bu ülkenin ekolojik güvenliğinin temel unsurlarından biridir. Bu nedenle ormanların korunması yalnızca çevre politikası değil, aynı zamanda yaşamın sürekliliğini savunan bir kamusal görevdir. Bu ülkenin ormanları, toprağı, suyu ve biyolojik zenginliği, kısa vadeli ekonomik kazançların değil, toplumun ortak geleceğinin parçasıdır.
Bu gerçek ortadayken doğanın sistematik biçimde ekonomik bir rezerv alanına dönüştürülmesine karşı çıkmak, yalnızca bir politik tutum değil, aynı zamanda bilimsel aklın ve toplumsal sorumluluğun gereğidir.
Öte yandan doğa üzerindeki bu baskıyı yalnızca teknik bir çevre sorunu olarak görmek de eksik bir değerlendirme olacaktır. Kapitalist üretim ilişkileri doğayı çoğu zaman yaşamın temeli olarak değil, ekonomik değere dönüştürülebilecek bir kaynak olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, doğayı metalaştırarak onu piyasanın konusu haline getirir. Ormanlar maden sahasına, kıyılar turizm yatırımına, dağlar enerji projelerine dönüştürülürken, doğanın bütünlüğü ikinci plana itilmektedir.
Emek ve doğa ilişkisini merkeze alan bir politik duruş, doğanın bu şekilde metalaştırılmasını kapitalist üretim biçiminin yapısal bir sonucu olarak değerlendirir. Kapitalist sistem kârı artırma zorunluluğu nedeniyle yalnızca emeği değil, doğayı da sürekli olarak sömürür ve yeni birikim alanları yaratmaya çalışır. Bu nedenle doğa üzerindeki baskı, yalnızca tek tek projelerle değil, daha geniş bir ekonomik ve politik düzenle ilişkilidir.
Bugün ormanların sınırlarının daraltılması, doğal alanların farklı kullanım biçimlerine açılması ve kamusal varlıkların piyasa ilişkileri içinde yeniden tanımlanması bu yapısal sürecin bir parçasıdır. Bu nedenle doğayı savunmak yalnızca çevresel bir duyarlılık değil, aynı zamanda kamusal varlıkların korunması ve yaşamın ekolojik temellerinin savunulması anlamına gelmektedir.
Kapitalizm ve doğanın metabolik yarılması
Doğa ile toplum arasındaki ilişkinin bozulması yalnızca günümüz çevre tartışmalarının konusu değildir. Karl Marx daha 19. yüzyılda kapitalist üretim biçiminin doğa ile insan toplumu arasındaki doğal döngüyü parçaladığını vurgulamış ve bu durumu “metabolik yarılma” (metabolic rift) kavramıyla açıklamıştır. Marx’a göre insan toplumu ile doğa arasında sürekli bir madde ve enerji alışverişi vardır, üretim süreçleri bu doğal döngünün bir parçasıdır. Ancak kapitalist üretim ilişkileri bu döngüyü bozarak doğayı sınırsız bir kaynak gibi kullanır ve doğal sistemlerin kendini yenileme kapasitesini aşındırır.
Bugün ormanların daraltılması, doğal alanların ekonomik kullanım gerekçesiyle dönüştürülmesi ve ekosistemlerin parçalanması tam da bu “metabolik yarılma”nın somut örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ormanlar yalnızca kesilen ağaçlardan ibaret değildir; su döngüsünü düzenleyen, toprağın verimliliğini koruyan, biyolojik çeşitliliği sürdüren ve iklim dengesini sağlayan karmaşık ekolojik sistemlerdir. Bu sistemlerin parçalanması doğa ile toplum arasındaki dengeyi daha da zayıflatmakta, uzun vadede hem ekolojik hem de toplumsal krizleri derinleştirmektedir.
Bu nedenle ormanların korunması yalnızca çevresel bir hassasiyet değil, aynı zamanda doğa ile toplum arasındaki bozulmuş dengeyi yeniden kurma sorumluluğudur. Doğanın yalnızca ekonomik değeri üzerinden değerlendirilmesi, yaşamın ekolojik temellerini görmezden gelmek anlamına gelir.
Oysa bilimsel gerçeklik açıktır: İnsan toplumunun sürdürülebilir geleceği, doğa ile kurduğu ilişkinin dengeli ve bütüncül olmasına bağlıdır.
Coğrafya-orman-planlama ilişkisi
Coğrafi koşullar, bir ülkenin doğal kaynaklarının nasıl korunacağı ve nasıl kullanılacağı konusunda temel belirleyicilerden biridir. İklim, topoğrafya, su varlığı, toprak yapısı ve bitki örtüsü gibi unsurlar bir bölgenin ekolojik kapasitesini ve taşıma sınırlarını ortaya koyar. Bu nedenle çağdaş planlama yaklaşımları, mekânsal kararların yalnızca ekonomik veya idari tercihler doğrultusunda değil, coğrafyanın sunduğu doğal veriler temelinde oluşturulması gerektiğini kabul etmektedir. Orman ekosistemleri bu bağlamda yalnızca biyolojik çeşitliliğin taşıyıcısı değil, aynı zamanda bir coğrafyanın su rejimini, toprak bütünlüğünü ve iklimsel dengesini belirleyen temel unsurlardan biridir. Dolayısıyla orman alanlarının korunması, yalnızca çevresel bir tercih değil; sürdürülebilir mekânsal planlamanın ve sağlıklı bir coğrafi yönetim anlayışının zorunlu bir parçasıdır.
Coğrafya yol göstericidir
“Coğrafya yol göstericidir” sözü yalnızca bir ifade değil, doğayla kurduğumuz ilişkinin temel ilkesidir. Çünkü bir ülkenin coğrafyası bize nerede yaşayabileceğimizi, nerede üretim yapabileceğimizi ve nerelerin korunması gerektiğini gösteren doğal bir rehberdir. Ormanların bulunduğu alanlar da bu rehberliğin en açık göstergelerinden biridir. Bir yerde orman varsa, o coğrafya bize o alanın korunması gerektiğini, suyun, toprağın ve yaşamın ancak bu bütünlük içinde sürdürülebileceğini anlatır. Bu nedenle ormanları yok sayan, onları yalnızca ekonomik değeri üzerinden değerlendiren her karar aslında coğrafyanın gösterdiği yolu reddetmek anlamına gelir. Oysa sürdürülebilir bir gelecek ancak doğanın sunduğu sınırları ve dengeleri dikkate alan bir anlayışla mümkündür. Coğrafya bize yolu göstermektedir; mesele o yolu görmezden gelmemek ve yaşamı doğanın rehberliğinde yeniden kurabilmektir.
Tüm bu bilimsel gerçekler açıkça göstermektedir ki ormanların korunması yalnızca çevresel bir tercih değil, yaşamın sürdürülebilirliği açısından tarihsel bir zorunluluktur. Buna rağmen doğal varlıkların ekonomik değere indirgenmesi ve ekosistemlerin kısa vadeli rant beklentileri doğrultusunda dönüştürülmesi, doğa ile toplum arasındaki dengenin giderek daha fazla bozulmasına yol açmaktadır. Doğayı yalnızca bir yatırım alanı olarak gören anlayış, aslında üzerinde yaşadığımız coğrafyanın ekolojik sınırlarını görmezden gelmektedir.
Oysa coğrafya bize açık bir gerçeği hatırlatmaktadır: Bu toprakların suyu, toprağı, ormanları ve biyolojik zenginliği yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da ortak mirasıdır. Ormanların yok edilmesi yalnızca belirli alanların kullanım biçimini değiştirmek anlamına gelmez, bir coğrafyanın su rejimini, iklim dengesini ve yaşam koşullarını doğrudan etkileyen geri dönüşü zor süreçleri başlatır. Bu nedenle doğanın korunması yalnızca çevre politikası değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluğun ve kamusal aklın gereğidir.
Bu nedenle buradan açık bir çağrı yapıyoruz: Doğayı yalnızca ekonomik değeri üzerinden değerlendiren anlayış ile “bu memleket bizim” mücadelesinin yoğun bir şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Ormanlar, su havzaları ve doğal ekosistemler kısa vadeli kazançların değil, toplumun ortak geleceğinin parçasıdır diyen halk kitlesel olarak sesini yükseltmelidir. Coğrafyanın sunduğu ekolojik dengeleri dikkate almayan hiçbir karar sürdürülebilir değildir. Bu nedenle doğanın korunması, bilimsel veriler ışığında, kamusal yararı esas alan ve gelecek kuşakların yaşam hakkını gözeten bir anlayışla ele alınmalıdır.
Çünkü bu ülkenin coğrafyası yalnızca üzerinde yaşadığımız bir zemin değil, aynı zamanda yaşamın sürekliliğini mümkün kılan doğal bir rehberdir. Ormanları korumak, yalnızca ağaçları değil, suyu, toprağı, iklimi ve yaşamın kendisini korumaktır. Bu nedenle doğayı savunmak, aslında geleceği savunmaktır.
Doğa bu ülkenin halkına aittir.
Dağlar, ormanlar, dereler ve kıyılar bu ülkenin ortak mirasıdır.
Hiçbir iktidar bu mirası bir imza ile başkalarına devredemez.
Bugün yaşanan şey yalnızca çevresel bir yıkım değildir. Bugün yaşanan şey kamusal varlıkların sistemli biçimde sermayeye devredilmesidir.
Biz bu anlayışı reddediyor, buradan açık bir çağrı yapıyoruz: Ormanların, su havzalarının ve doğal yaşam alanlarının sermayenin sınırsız kullanımına açılmasına karşı toplumun tüm kesimleri ortak bir mücadele hattı kurmalıdır. Bilim insanları, meslek odaları, çevre örgütleri, yerel halk, gençler ve emekçiler doğanın talanına karşı birlikte ses yükseltmelidir.
Bu memleket bizim... Bu memleketin ormanları bizim... ve bu ülkenin doğası, bir imza ile sermayeye teslim edilemeyecek kadar değerli...
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.