Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Brecht ve Frankfurt Okulu arasında bir entelektüel: Walter Benjamin

Brecht, Benjamin'i yalnızca Marksizmin 'çevresinde' tutmakla kalmadı, aynı zamanda Benjamin'den ağzı laf yapan bir antikomünist türetilmesine de set çekti.

Tevfik Taş

Yayın Tarihi: 24.01.2021 , 10:12 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:13

 ''Derin olmak insanı bir yere götürmez.''

(Bertolt Brecht)

Tarihçi Taner Timur, Frankfurt Okulu'nun yaşayan son temsilcisi Jürgen Habermas üzerine kaleme aldığı hacimli kitap çalışmasında Heinrich Heine'yi Nâzım Hikmet ile eşdeğer sayar.Taner Timur, Habermas'ı Okumak, Yordam Kitap, 2. Baskı, 2008 Düşünce ve estetik dünyasının aydın birikimine dönük analojilerin ve mukayese çalışmalarının üzerinde odaklanılan döneme ilişkin akıl açıcı çıkarsamaları her zaman olmuştur. Ancak mukayesede amaç her zaman kullanılan yönteme galebe çalmaz.

İlla ''bizim tarihimizde'' bir karşılık aranıyorsa, Taner Timur'un Habermas'dan aldığı ''kamusal alan'' tarifine uygun bir dönem, mekân ve aydın tipolojisi için de elbette daha gayretkâr bir tutum sergilenecektir. 

''Bizim tarihimizde de Heine'ye, artık herkesin üzerinde birleşmiş olduğu ve herkesin övdüğü Nâzım Hikmet'in tekabül ettiğini düşünebiliriz. Ne var ki gerçek bir burjuva kamusal alanı oluşturamamış bir ülke için bu tam doğru değildir. Üzerinde birleşilen Nâzım Hikmet radikal fikirleri olan, kamusal alana siyasal müdahalelerde bulunan bir şair-entelektüel değil, Türkçeyi çok iyi kullanan bir büyük şair-sanatçıdır.''A. g. e., s. 242

Tarihçi Taner Timur'un Heine/Hikmet mukayesesine örnek teşkil edecek bir başka ''hatırlatması''nı eklemeden geçmek olmaz. Timur'un XIX. yüzyılın milli devletinin oluşumunda dinsel kimliklerin yerine referansla ortaya çıkan Dreyfus Olayı ile 1962'de Alman Savunma Bakanlığı'nın silah alımlarına karışan usulsüzlükleri açığa çıkaran Der Spiegel dergisinin kapatılma davasını eşdeğer görmesi,A. g. e., s. 242 benzer bir kolaycılığa işaret ediyor gibidir.

''Entelektüel'' kavramının oluşup, netleşmesinde milad olarak kabul edilen Dreyfus DavasıEntelektüel kavramının ''ilk defa'' nerede ortaya çıktığına dair bir başka iddianın sahibi Andrezej Walicki'dir: ''Yaygın kanının aksine, ''aydın'' (Lehçe'de ''inteligencja'' terimi, ilk olarak, 1860'larda Rusya'da değil, Polonya'da kullanılmıştır.'' Rus Düşünce Tarihi – Aydınlanmadan Marksizme -, İletişim Yay. 2013, İkinci Baskı, s. 17. Her ne kadar entelektüel kavramının siyasal literatüre girişi konusunda farklı görüşler olsa da (Bkz. Habermas'ı Okumak, s. 234), yaygın kanı kavramın Emile Zola'nın L'Aurore gazetesinde yazdığı ''İtham Ediyorum!'' başlıklı makalesi üzerinden yaygınlık kazandığı yönünde tartışma yoktur., Aydınlanma sonrası yeni şekillenmeye başlayan burjuva devlet aygıtının iktidar bloğunun sınırlarına dönük bir esrime iken; Spiegel Vakası, tekelci kapitalizmin reel sosyalizmin cephe ülkesi Almanya'da basın özgürlüğü kavramının sınırlarına dair geçici bir zaferi ilan etmekten öte bir anlam taşımıyordu. Toplumsal muhalafet adına kimi aydınların taraf olarak imzacısı olduğu tutumu, kamusal alanının nihai inşası gibi vaftiz etmenin güdülen amaca koşut bir yöntemsel aracı ima etmesi gözlerden kaçmıyor.

Nâzım'ın Türkiye Komünist Partisi üyesi olmasını ve mücadelesi için yıllarca hapislik yatmasını yeterince radikal bulmamak, zamanında Nurullah Ataç'ın ''düşün insanı-yazın insanı'' ayrımındaki yüzeyselliğe teslim olmak anlamına gelmiyor mu? Nâzım en az Heine kadar yurtsever, en az Heine kadar sınıf mücadelesinin içinde bir devrimcidir. Nâzım da sürgünler yaşadı, Nâzım da ülkesi ve insanlık için evrensel kurucu değerler için heyecan duyup, muazzam eserler yarattı. Marks ve Engels'in kendilerine dair hiçbir yapıtta ''entelektüel'' nitelemesi yoktu. Nâzım da onlar gibi, entelektüel değil, ''devrimci'', ''komünist'' sıfatlarını tercih etmişti..Yeri gelmişken belirtmekte yarar var: Heinrich Heine için bizim tarihimizden illa da bir eşdeğer aranacak ise, Nâzım değil, Tevfik Fikret çok daha yaklaşık bir aydın tipidir. Heine de burjuva anlamda Aydınlanmacıdır, Fikret de. Heine de panteist/deist çizgidedir, Fikret de. Heine de mutlakiyetçi sultaya karşı yurtsever bir duruş sergiledi, Fikret de. Heine de dinsel yobazlık ile mücadele etti, Fikret de. Heine de radikalizm ile romantizm arasında düşünsel salınımlar yaşadı, Fikret de. Heine, Alman devrimci yurtseverliğinin ilham kaynaklarındandır; Fikret, Türkiye burjuva yurtseverliğinin değerli bir esinlendiricisiydi. Heine'nin talihsizliği Marks ve Engels ile çok geç tanışmış olmasıydı. Fikret ise bu kadar şansa dahi sahip olamadan değerli polemiklerin insanı olarak göçüp gitti.

20. yüzyıl karşıdevrimine katkı

Kamuoyunda Frankfurt Okulu olarak adlandırılan ancak kurucu ekibin kendilerini ''Eleştirel Teori'' olarak tanıttığı çizginin yaşayan son temsilcisi olarak tanınan Jürgen Habermas,Esasında Frankfurt Okulu'nun yaşayan son temsilcilerinden ''en öne çıkanı'' diye Jürgen Habermas'ı tarif etmek çok daha doğru olacaktır. Zira Detlev Claussen ve Oskar Negt'in de bu çizginin yaşayan temsilcileri olarak hâlâ sunumlar yaptığını belirtmekte yarar var. Oskar Negt, SPD'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra genel başkan olmuş en sağcı başkanı ve başbakanlık görevini üstlenmiş Gerhard Schröder'in baş danışmanıdır. Detlev Claussen ise 11 Eylül sonrası Amerikan'ın Afganistan ve Irak'ı işgali ile Suriye'ye saldırılarını ''demokrasinin kendini savunma hakkı'' etiketi altında savunmuştur. Devrimci öğrenciler tarafından kampüslerde protesto edilen yerleşik düzenin etkili savunucusu Adorno, onun biyografı ve asistanı Claussen tarafından ''son dahi'' olarak cilalanırken de 'muhalif' yanı ile övülüyor: https://www.spiegel.de/spiegel/print/d-28325127.html  sözü geçen ''okul''un Marksist olduğuna dair şehir efsanesine referansla solcu olarak kabul edilir. Bu imajın münevverin üzerine yapışık olması ise solun dost ve düşman skalasını oluşturmadaki sünepe talihsizliği olarak okunmalı. Zira Habermas, kendisini hiçbir yerde Marksist olarak tarif etmedi. Marks'dan ''yararlandığı''nı itiraf eden Habermas'a, Taner Timur'un da saptadığı üzere, ''Burada düşünürün Batılı (gayrıresmi) Marksist literatüre bile selektif, önyargılı ve yer yer dikkatsiz bir şekilde yaklaştığını söylemekle yetinebiliriz''Taner Timur, Habermas'ı Okumak, s. 142 değerlendirmesi büyük oranda gerçeği yansıtmaktadır.

Frankfurt Okulu'nın ikinci  ama ikincil olmayan müdürü Max Horkheimer, Marksist eserlerin incelenip, toplumsal araştırmaların yapılacağı enstitüyü Sovyetler Birliği'nde ''Stalinci gelişimin yarattığı düş kırıklığı'' sonucunda kapitalizmin demokratik yorumuna vakfederek, yol aldı. Junge Welt gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Arnold Schölzel, Horkheimer çizgisi denilen kendi içinde tutarlı bir çizgiden dahi söz edilemeyeceğini belirterek, ''Horkheimer'in son yazıları ilk yazılarının reddidir. Bu, 20. yüzyıl karşı devriminin de tarihidir''https://www.jungewelt.de/artikel/372584.max-horkheimer-eine-weltsicht-k…  derken sağlam kanıtlara dayanan bir mücadele tarihinin deneyimiyle konuşmakta.

Horkheimer-Adorno çizgisinin 20. yüzyıl karşıdevriminin bir parçasıdır derken haklıdır Schölzel. Haklıdır fakat yetersizdir. Zira Eleştirel Teori'nin ikinci müdürü Horkheimer, ilk yazılarında da Marksizm-dışıdır! 

Weimar Cumhuriyeti'nde faşizmi iktidara taşıyan son seçimde (Kasım 1932), sosyal demokrasinin ihaneti ve Eleştirel Teori'nin akıl bulandıran analizleri olmasaydı, KPD ve SPD'ye oy veren işçilerin oranı Nazi partisinden fazlaydı. O kritik eşikte dahi Horkheimer Marksist sınıf çözümlemesini ters yüz ederek, işçi sınıfının ''artık burjuva nitelik taşımaya başladığı''nı (verbürgerlichung) öne sürerek, en temel Marksist öncüllerden yoksun olduğunu ele vermişti aslında. 

Ünlü 5 Ocak 1970 Spiegel Söyleşisi'nde Horkheimer, Marksizmi Leninizmden arındırmayı ödev edinerek ileri yaşında, 74 yaşında, ''terör komünizmi'' terimine sarılarak, liberal aslını gizleme gereği duymamıştı. Bu röportajda Horkheimer, ''İnsanın gelişimi liberal ekonomide en önemli öge olan rekabete bağlıdır. Ekonomik alanda rekabet, insanın zihnini de geliştirmiştir. Marks, bir hedef olarak kişiliğin geleceğe doğru çok yönlü gelişimini tasarlamıştı. Fakat bu gelişim, boyutlu olarak değerlendirildiğinde, liberal çağın bir sonucudur. Böyle olduğu için de liberalizmin kendisi ile birlikte yok olmaya yüz tutmuştur.''https://www.spiegel.de/spiegel/print/d-45226213.html

Perry Anderson, Max Horkheimer'daki bu evrimi şu cümlelerle ifade eder: ''30'larda Horkheimer tarafından savunulan ''eleştirel teori''nin sosyalist pratikle olan bütün bağları açıkça kopmuştu artık. Horkheimer'in kendisi, sonunda, emekliliğinde kapitalizmi utanç verici bir şekilde savunacak kadar seviyesizleşti.''Perry Anderson, Batı'da Sol Düşünce, Birikim Yayınları, Birinci basım, 1982, s. 56-57

5 Ocak 1970 Spiegel Söyleşisi'nde Horkheimer, Papa'nın doğum kontrolü haplarına karşı çıkan yobazlığına onay verip, liberalizmin sosyalizme karşı muzaffer olduğunu ilan etmişti. Avrupa'daki sol açısından biraz fazla ileri giden bu sağcılık dahi Horkheimer ve Frankfurt Okulu'nun ağırlıklı temsiliyetinin sol-dışı olduğu gerçeğini görmelerine yetmedi.

Frankfurt Okulu'nun dört ekseni 

Frankfurt Okulu adına kodifiye edilen tedrisat, dört temel eksene yerleşmişti. Psikolojinin mutlaklaştırılmasının ana çözümleme metodu olması; otoriterizm söylemi, kültür endüstrisi, anti-otoriterizmin özgürlük söylemi ile olan dolaysız bağı...

Bu dört eksen etrafında şekillenen Frankfurt Okulu, psikolojinin toplumsal çözümleme aracı olarak kullanılması ile geleneksel Marksist altyapı-üstyapı diyalektiğinden koptu. Otoriterizm kavramlaştırması faşizmin sınıf karakterini silikleştirirken, kültür endüstrisi ile manipülasyon teorilerinin evriltilmesi sağlandı. Anti-otoriterizm ve özgürlük nosyonu ise eşitlikçi, toplumsal kurtuluşçu yönelimden kaçışın şifreleri olarak kodlanırken, devrim ihtiyacı devre dışı bırakıldı.

Perry Anderson, Batı'da sol düşüncenin yaşadığı dönüşümü saptarken iki savaş arasına hakim siyasetin ayırt edici niteliklerinin başında umutsuzluk ve kronik kötümserliğin altını çizer. 

''Marksist teorinin asıl odak noktasını politika ve ekonomiden felsefeye, resmi merkezini de parti toplantılarından fakültelere kaydıran dış belirleyici etkenler bu dönemin iç karartıcı tarihinde yazılmıştır''A. g. e., s. 79-80 saptamasında bulunur.

Ekonomi yerine psikoloji, siyaset yerine felsefe, parti yerine akademi, sınıf yerine kitle, iktidar yerine eleştiri ile yetinme... Ve tüm bu eğri sütunların üzerinde durduğu depreme dayanıksız, çürük temel. Yılgınlık ve kronik yenilgi duygusunun esir alınıp, en tenha sığınağa ittiği edilgen ruh hali. Bu siyasi tablodan devrimci bir çıkış elbette ki mümkün olamazdı. 

İki savaş arasının 'kötümserlik zirvesi'ne Frankfurt Okulu demekte sakınca yoktur. Frankfurt Okulu, ne bir okul''Gerçekten de hareketin ağır toplarından Horkheimer kendisini Enstitü'den uzaklaştırmak istemiş; asistanı olduğu Adorno da, bizzat Habermas'ın ifadesine göre, yazdığı kitaplardan hiçbirini okumamıştır.'' (Aktaran Taner Timur, a.g. e., s. 207) Böyle ''okul'' olur mu? ne de teoridir. Emekçi sınıfların toplumsal kurtuluş özlemini ete kemiğe büründürme yeteneği, tasası, çabası, yöntemi olmadığı için teori değildir. Sözü geçen Okul'un Marks'ın gölgesinde güneş ışığı depolamaya çalışan mekanik batarya; devin omuzlarından daha uzağı gördüğünü iddia eden cüceler toplamı olduğu kuşku götürmez bir vakıadır. Tutarsızdırlar. Kötümserdirler. Korkaktırlar. Devrimci değil, yorumcudurlar. Bu halleriyle Onbirinci Tez'in çok gerisindedirler.

Kısmen Anderson'ın da saptadığı gibi, Batı solunu tanımlayan ögeleri alt alta sıralarken, konu seçiminde yani ekonomi-politik yerine felsefeye odaklanmanın altı ısrarla çizilir. İçerik ve hedeften bağımsız (yalıtık değil, bağımsız!) yöntem meselesinin saplantı derecesinde abartılması en ayırt edici nitelikleridir. Kullanılan dilin kitleler nezdinde anlaşılmaktan uzak, özel bir çaba sonucu mistifize edilmiş bir jargona evrilmesi söz konusu mecra tarafından şiddetle talep edilir ve bütün entelektüel üretim bu jargon üzerinden türetilir.

Marksist teorisyenlerin sokaktan, fabrikadan, emekçilerin olduğu her yerden uzak, ''Kathedersozialist''lere dönüşmesi olağan siyaset yapma tarzı olarak hayata geçirilir. Marks'ın eserlerinde Marksizm öncesini en çok imleyen 1844 Elyazmaları'na aşırı odaklanma, kuram niyetine,  Hegel ile bağlaşıklık kurarak, Marksizme saldırma üssü olarak tasavvur edilir. Marksizm, bizzat Marks'ın kendi eseri üzerinden yaralanmaya çalışılır. Marks'ın nesnesi Hegel iken, Batı solunu temsil eden pek çok aydının nesnesi Marksizm'dir. Onbirinci Tez'in okları değiştirmeye değil, yorumlamaya doğru gerilir. Öyle ki, oku atacak mecalleri yoktur, güçleri yayı germeden ibarettir!

Marksizm ''içinden'' değil, Marksizm ''üzerine'' odaklanılır; dahilden değil hariçten gazel okunur. Epistemoloji meselesi bilerek ve tasarlanarak fazlasıyla abartılır. Marksist teori ile proleterya arasındaki ilişki ''eski ilişki'' olarak bir kenara bırakılırken, burjuva teorisi ile çok yönlü bir alışverişe girilir. Bu alışverişin kurbanı öncelikle Engels'in Marksizm içindeki muazzam mirası olurken, Engels'siz korunaksız bırakılan Marks'ın mirası kuşa çevirilmeye çalışılır.

Bolşevizme karşı düşmanlık, ya da en hafif nitelemeyle kuşkucu bakış, tüm bu sürecin Engels karşıtlığı müştereğinden sonra ikinci devasa müştereği olur.  

Brecht'in olmadığı estetik alanını bir düşünün!

Brecht, Marksist estetiği Adorno'nun kapkacına bırakmayan devrimci sanatçıdır. Brecht, Lukacs'a Marksist estetik ve sanatın akademi kürsülerinin sırça köşkleri değil, sınıf mücadelesi alanı olduğunu tekrar tekrar anımsatan kişidir.  Brecht, Walter Benjamin'i Marksizme bağlayan yegane sicimdir. Brecht'siz Benjamin Kabala ezoterizminin ağdalı dil labirentlerinde sarsakça dolanan seküler dervişten öte nedir ki?

Brecht, Benjamin'i yalnızca Marksizmin ''çevresinde'' tutmakla kalmadı, aynı zamanda Benjamin'den ağzı laf yapan bir antikomünist türetilmesine de set çekti. Benjamin'in eli hep kalem tuttu, ağzı da laf yaptı. Ama Horkheimer ve Adorno gibi antikomünist hiç olmadı. Bu, Brecht'in başarı hanesine yazılmalı!

Brecht-Adorno karşıtlığı, Adorno'nun estetik alanı yıkıcı diyalektik ile tarûmar etmesine engel oldu. Ekonomik köleliği dert edinmemiş bir estetik kaygının değeri nedir, sorusunu yüksek sesle dillendirdi Brecht. Kendine dönük siyasetten sonra kendine dönük sanat tahribat gücü güçlendirilmiş saatli bombaydı. Brecht, bu saatin kurulmasına fırsat vermedi. Kurulmaya çalışılan saatin uyandırmak için değil, kulakları sağır etmek için olduğunu olanca gücüyle haykırdı.

Phil Slater'ın ''Frankfurt Okulu estetiğinin nihai başarısızlığını ortaya çıkaran, her şeyden çok Brecht-Adorno kutuplaşmasıdır.''Phil Slater, Frankfurt Okulu, Kabalcı Yayınevi, Birinci baskı, 1998, s. 245 saptaması atlanmamalı. Toplumsal kurtuluşun tutkulu estetikçisi Brecht, burjuva estetiğinin kendi özgün ''büyük bireyleri'' tarafından temsil edilmesine karşın, işçi sınıfı mücadelesinin estetik etkinliğinin öznelerinin toplumun çoğunluğunun yaratıcı öz etkinliği olduğunu savunur. Brecht, bütün olay ve davranış öbeklerini tarihselleştirir. Bunu yaptığı oranda da eserini yabancılaşmanın çekim alanından kurtarır ve değerleri fetiş ortamında ilk kurtarılacaklar envanterine işlemeyi başarır. Halihazırdaki 'bilinen'i (bekant), 'tanımlanmış' (erkant) olarak yeniden üretir. ''Brecht'in tiyatrosu, kapitalist toplumun somut olumsuzlamasını sağlarken, böylelikle ideolojik savaşımla eleştirel sanatı birbirine bağlar.''A. g. e., s. 248

Brecht sahneden kürsü türetir ve müdavimleri de işçilerdir

Brecht'in tiyatrosunun müdavimleri proleterlerdir, diye kayıt geçer Benjamin. Brecht'in sanatında insanın çevresi tarafından değiştirilmesi, insanın da çevresini değiştirmesi vardır. İnsan ile çevresi diyalektik bir iletişim halindedir ve tanımı gereği her şey tarihseldir. Epik tiyatroda öz itibariyle yenilmiş, yalın ve adsız sansız insanın kahramanlaşması anlatılır. Brecht'in işçi sınıfı tiyatrosunda ekmeğini taştan çıkartan her özne sermaye tanrılarına meydan okuyan bir Prometheus'dur.

Brecht'in epik tiyatrosunu en iyi Benjamin anlatır: ''Oyuncularla izleyicileri diriler ve ölülermişcesine birbirinden ayıran, suskunluğu tiyatrodaki yücelik duygusunu, titreşimi operadaki sarhoşluk verici etkiyi doruklara çıkartan, tüm sahne öğeleri içinde kutsal kökenin izlerini en belirgin biçimde taşıyan bu uçurum artık işlevini yitirmiştir. Sahne hâlâ yüksektedir ama dipsiz bir uçurumdan yükselmez, bir kürsü haline gelmiştir artık.''Walter Benjamin, Brecht'i Anlamak, Metis Yayınları, İkinci Basım, 2000, s.15

Brecht'in epik tiyatrosunda, sahne işçi sınıfının kürsüsüne dönüşür. İşçi-yurttaş, sırtını Marks'a yaslar, yumruğunu masaya vurur. Diyalektik, estetik kılığına bürünerek, makus talihe meydan okur. Artık düzen, aynada çıplaklığı kanıtlanmış kraldır. Brecht'in Marksist estetikten anladığı tavır, kişinin neye inandığından ziyade, inandıklarının onu ne yaptığıdır. Bundan dolayıdır ki, ''Derin olmak insanı bir yere götürmez'' der. Pek sevdiği Kafka için der bu sözü. Brecht, gizemden, gizemcilikten nefret eder. Sözünü esirgemez; sanat onun için gizem değil, sözün dobra dobra söylenme haline yapılan yapay olmayan estetik müdahaledir.

Brecht, Sovyetler Birliği'nin kuruluş sürecinde eleştirilerini esirgemedi. Ama asla devrime sırtını dönmedi, onu hep destekledi. Savaş sonrası Amerika'dan dönerken de kapitalist Almanya'yı değil, sosyalist Almanya'yı tercih etti. Önce komünist, sonra Almanyalıydı!

Stalin'in devrimci önderliğine sözünü esirgemeden ama hakkını teslim ederek yaklaştı. Devrim büyük işti. Mücadele muazzam güçlüklerle karşı karşıyaydı ve Brecht bunu anlamayacak kadar sosyalizme yabancılaşmamıştı. ''Dün sabah Brecht bana gelerek, Stalin üzerine yazmış olduğu Köylünün Öküzüne Söyledikleri (Der Bauer an seinen Ochsen) adlı şiirini okudu. Önce anlamını kavrayamadım, bir an sonra Stalin düşüncesi kafamdan geçince bu düşünceden hoşlanmaya cesaret edemedim. (...) Gerçekte bu, büyük faziletleri olduğuna inandığı Stalin'in onuruna bir şiirdi.''A. g. e., s. 128-129

Frankfurt Okulu'nun ayrıksı aydını: Walter Benjamin

Weimar Cumhuriyeti'nde, 1926'da, Moskova'ya davet edilen Walter Benjamin, ''Moskova Günlüğü''nde bir Yahudi olarak kendisini burada güvende hissettiği notunu düşer. Almanya'daki tehditkâr atmosfer orada yoktur. Bolşeviklerin tutkulu bir taraftarı asla olmaz Benjamin. Ama Brecht'in ve Asja Lacis'in komünistliği Benjamin'in daha geriye kayması önünde hep bir takoz işlevi görür. Hatta bir ara KPD'ye üye olmayı bile düşünür. 

Kararsızdır Benjamin. Marksizmi bilmeden komünizmle tanışmıştır.Esther Leslie, Çağdaş Marksizm İçin Eleştirel Klavuz içinde, Yordam Kitap, Birinci Basım, 2014, s. 516 Kararsızlığı yaşamı boyu sürer. Yahudi mistizmi ile olan ideolojik alışverişini hiç kesmez. Bundan dolayı Terry Eagleton, Benjamin'e ''Marksist haham'' diye hitap eder. Hem Marksist hem haham olmak mümkün değildi. Bundan dolayı Benjamin biyografisi üzerine çalışan Werner Fuld, Benjamin'i, ''iki sandalye arasında oturmak'' deyimi üzerinden Aktaran T. Eagleton, Werner Fuld, Walter Benjamin: Zwischen den Stühlen tarif ederken haklıdır.

Walter Benjamin, bütün hayatı boyunca hep iki sandalye arasında oturdu. Bolşevik tiyatro yönetmeni sevgilisi Asja Lacis'e kendi ifadesiyle, 'sen' demek ile 'siz' demek arasında hep gidip gelmesi gibi; KPD üyeliğini kararsızlığında karar kılarak 'çözüme' kavuşturması gibi; Filistin'e giderek, Siyonist 'anavatan'a yerleşmeye karar verememesi gibi...

Benjamin'in Siyonist dostu Berlinli Alman Yahudi Gershom Scholem, Brecht ve Asja Lacis karşısında, düşman cephede yer alır. Siyonist fikirlerle tanışıp, daha lise çağında 1923 yılında Berlin'i terk edip, Kudüs'e yerleşen Scholem, Marksizmi ''virüs'' olarak görür ve Benjamin'i Siyonizmin taraftarı yapmaya çalışır. Benjamin, Kudüs ile Moskova arasında bocalar. Bocalamak Benjamin'de siyasi karakter halini almış, adeta ikinci doğası durumuna evrilmişti. Bolşevik Asja Lacis, ''Meslekten Devrimci'' adlı anılarında ''Normal düşünebilen, ilerici bir insanın yolu Moskova'ya çıkardı; Filistin'e değil. Walter Benjamin'in Filistin'e gitmesini engelleyen kişinin ben olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim''Walter Benjamin, Moskova Günlüğü, Metis Yayınları, İkinci Basım, 2006, s. 168 (Ekler içinde) diye yazar yıllar sonra. 

Brecht'in Benjamin'i sosyalizm çevresinde tutmak için gösterdiği çaba, Avrupa'da devrimci kalkışmaların zafer ile sonuçlanmadığı bir döneme denk düşer. Yenilgi karamsarlığı, karamsarlık yenilgiyi besler. Tek iyimserlik kaynağı, Sovyetler Birliği'dir. Ancak Sovyet önderliği ''ideolojik sapma'' olarak mahkûm edilmeye çalışılır. Kararsız Benjamin, Troçki mi, Stalin mi diye bocalarken yine Brecht'e sığınır. Brecht'in yanıtı nettir: ''Brecht bana dün gece şöyle dedi: 'Artık buna hiç şüphem yok, ideolojiye karşı mücadele yeni bir ideoloji haline geldi'.''Brecht'i Anlamak, s. 130 Ve ekler: ''Rusya'daki gelişmelerin yanı sıra Troçki'nin yazılarını da izliyordu. Bunlar, Rusya'daki olayların kuşkuyla değerlendirilesini talep eden haklı bir kuşkunun varlığını kanıtlar. (...) Bunun üzerine Troçki'ninki gibi bir politika inşa etmek sorumsuzlukmuş.''A. g. e., s. 130 diye ince bir hayıflanma ile Brecht'e bakar.

Benjamin'in Büyük Sovyet Ansiklopedisi'nde yayımlanmayan makalesi

P. Anderson, Benjamin'in Marksizme iki katkısı olduğunu belirtir. Bu katkılar şunlardır: Mekanik Yeniden-Üretim Çağında Sanat Eseri ve Yüksek Kapitalizm Çağında Bir Lirik Şair: Charles Baudelaire.Perry Anderson, Batı'da Sol Düşünce, s. 119 Esasında Benjamin'in sosyalizme en büyük katkısı Büyük Sovyet Ansiklopedisi için kendisinden istenen ''Goethe'' makalesi olacaktı. Sovyet Eğitim Bakanı Lunaçarski, Benjamin'in Alman Aydınlanma tarihine ilişkin yaklaşımı ile aynı görüşte değildir. 

Sovyet Eğitim Bakanı A. Lunaçarski, 29 Mart 1929'da Büyük Sovyet Ansiklopedisi Yayın Kurulu'na gönderdiği mektupta, Goethe makalesini, ''tatminkâr olmaktan uzak'' diye niteler. Ancak yaygın kanının aksine, mektup dikkatle okunduğunda görüleceği gibi, tatminkâr olmaktan uzak olan Benjamin'in Goethe makalesi değil, yine aynı başlıkta yazması istenen Avusturyalı edebiyat tarihçisi Oskar Walzel'in makalesidir! Lunaçarski mektubunda Benjamin'in Goethe makalesine ilişkin kimi saptamalarda bulunarak yayımlanmamasını önererek, şunu söylüyor: ''Bu çok yetkin bir makale ve kısmen şaşırtıcı ölçüde isabetli tesbitler içermesine karşın, hiçbir sonuca varmıyor. Ayrıca Goethe'nin ne Avrupa kültür tarihi içinde, ne de bizim açımızdan (deyim yerindeyse) kültür panteonumuzdaki yerini irdeliyor. Üstelik son derece tartışmalı bazı tezler de ileri sürüyor.''Walter Benjamin, Moskova Günlüğü, s. 162

Lunaçarski'nin en şiddetle karşı çıktığı tez, Benjamin'in, ''Alman devrimcileri Aydınlanmacı, Alman Aydınlanmacılarsa devrimci değillerdi''A. g. e., s. 162 önermesidir. Lunaçarski, bu tezi ''kesinlikle doğru olmayan bir iddia'' olarak reddeder. Lunaçarski'nin bir devrim ansiklopedisinde beklediği, Sovyet panteonunda anlamlı bir yeri işgal eden Goethe'nin eli yüzü düzgün şekilde tasvir edilmesidir.  Bu  talep, ne Frankfurt Okulu'nun dolaylı etkisinden kurtulabilmiş Walter Benjamin ne de Prag Okulu'nun çalışkan ama ayrıntıda boğulan üyesi Oskar Walzel tarafından yerine getirilebildi.

Alman burjuva Aydınlanması ile Alman burjuva devrimciliği arasındaki korelasyonda asıl belirleyen, Engels'in Köylüler Savaşı kitabının Önsöz'ünde altını çizdiği vurgu, deyim uygun ise,  ''üst-belirleyen'' olmuştu: Bir, Alman felsefe geleneği (özelde Hegel felsefesi); iki, Alman işçi hareketinin Fransa ve İngiltere işçi hareketine göre geç gelişmesi, onların omuzlarında yükselmesi, yani geri kalmışlığın yarattığı öğrenme durumu.http://www.mlwerke.de/me/me07/me07_327.htm Benjamin ya da Walzel'den beklenen bu üst-belirleyeni hesaba katarak, Goethe biyografisinin kaleme alınmasıydı. Oysa Benjamin, Goethe biyografisini değil, onun varsaydığı etkisini analiz etmek ister. Bu konuda kendisini eleştirenleri de, bir Sovyet romancının tartışmalı Shakespeare değerlendirmesini diline dolar. Zaten bir Sovyet romancıya göre Shakespeare de ''matbaanın icadından önce yaşamış!'' dediğini yineler.

Bolşevik Lunaçarski'nin muradı ile Marksist haham Benjamin'in meramı kesişmez. Benjamin sezgilerle yazar, Lunaçarski ise ansiklopedi için tarihsel materyalist perspektif talep eder. 

***

Marksist estetik sorunu son çözümlemede, Marksist siyaset sorunudur. Ve bu tarihsel olarak sınanmış veriyi göz önünde bulundurmadan tekrar etmek, yeni-tekrarların sıkıcı batağından yakayı kurtaramamak anlamına gelir. Bunun için der ki Brecht, ''Güzel olan eski şeylerden değil, kötü olan yeni şeylerden yola çıkın.''  

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.