Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Böyle Küçük Şeyler'in Ağırlığı

"Edebiyatta, sinemada taşranın bu kadar konu edilmesinin bir nedeni var. Toplumsal ilişkilerdeki vasatlık, tekdüzelik, kuraklık, karanlık dikkat çekici."

Erdem Yalçın

Yayın Tarihi: 22.09.2024 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 22.09.2024 , 00:17

*Kapak resmi: Anders Andersen-Lundby, Winterlandschaft (Kış manzarası),1885.

Kış aylarına hazırlanan bir kasabadayız. Ekonomik kriz bütün belirtileriyle kendini hissettiriyor. Tersane kapanmış, tek tük işletmelerde işten çıkarmalar var. Bazı dükkanların kapısına kilit vuruluyor. Sokakta yakacak odun parçası arayan, kediler için bırakılmış kaptan süt içen çocuklar görüyoruz. Tüm bunlar olur da gericilik olmaz mı? O da var. Kasabayı saran dini tahakkümün karanlığı, yaklaşan kışın karanlık ve soğuk atmosferine koşut kendini hissettiriyor. Gericilik hem kasabanın havasını hem de insanların algısını belirliyor. Dini ritüeller neredeyse kasabadaki tek sosyal etkinlik. Görünür olanın ötesi de var. Gencecik kız çocukları hapishaneyi andıran dini bir kurumda zorla çalıştırılıyor. Söylentilerle yayılan, bazılarının inandığı, bazılarının inanmadığı bu durum kasaba genelinde kayıtsızlıkla karşılanıyor. Kurumsallaşan dinin örgütlü gericiliğini de görüyoruz; kayıtsızlık yetmediğinde kullanılan yöntem tehdit. Sade vatandaş doğru safta durmazsa, etliye sütlüye karışırsa her şeyini kaybedebilir; işini, kasabadaki itibarını, ailesini, çocuklarının geleceğini. Bu korku insanları hizaya sokuyor; ailenin, kasabanın ve dini kurumların hizasına. Her şeyi gören bir sade vatandaş, yapabileceği şeyler olduğunu bilse de bundan kaçınıyor. Cevabını veremediği sorular birikip köpürüyor. Sonunda gerçeklerin şiddetine dayanamıyor, bir karar alıyor ve ne pahasına olursa olsun kararını uyguluyor. Bu karar ahlaki kopuş anlamına geliyor; dinin belirlediği toplumsal yaşamdan, kasabalının bakışlarından, her şeyini kaybetme korkusundan kopuş. Sade vatandaş, iyi insana dönüşüyor; kayıtsızlığın yerine iradesini koyarak.

İyi edebiyat, nereden gelip nereye gittiğimizi, yaşadığımız çağı, bu çağın insanını duyumsayabilmemizi sağlıyor. Yalnızca anlamaktan fazlası; duyguların, sezgilerin, bilincin birlikte canlandığı bir süreç. Algımız, dolayısıyla içinde yaşadığımız dünyanın zihnimizdeki karşılığı genişliyor böylece. Dünyayı keşfettiğimiz gibi o dünyayla ortaklık da kurabiliyoruz. İzleyiciden özneye dönüşüyoruz. Yalnızlığımız yırtılıyor, kendimizi insanlığın bir parçası hissediyoruz. Okuduğumuz öykünün tanıdık gelmesi bu nedenle tesadüf değil. Böyle Küçük Şeyler'deki kasaba ülkemizin herhangi bir şehrine benzese de öykü İrlanda'da geçiyor. Kendi dilinde 2021'de yayınlanan kitap, Türkçe'ye 2022'de çevrilmiş. Yazarı 1968'de İrlanda'da doğan Claire Keegan. Yoğun ve derinlikli bir üslubu var. Ne yazık ki az yazıyor. 1999'da yayınlanan ve Türkçe'ye çevrilmeyen Antarktika, 2008'de Mavi Tarlalardan Yürü, 2010'da Emanet Çocuk. Böyle Küçük Şeyler, Türkçe'ye çevrilen son kitabı. İncecik; seksen beş sayfa. Ama ağır. Karanlığı bütün dayanılmazlığıyla hissettirecek, sonra da onun yırtıldığını gösterebilecek kadar cüretli.

Yazar Claire Keegan

Taşramız, taşranız, taşraları

Bizim taşra yetmedi, bir de İrlanda'nınki çıktı demeyin. Edebiyatta, sinemada taşranın bu kadar konu edilmesinin bir nedeni var. Toplumsal ilişkilerdeki vasatlık, tekdüzelik, kuraklık, karanlık dikkat çekici. Cıvıl cıvıl, canlı, ileriye akan kalabalıklar yerine ruhu çekilmiş, kalıbı belli çuvallara doldurulmuş yığınlar gibi yaşıyoruz.

İnsanlığın ilerlemeye yüz tuttuğu, devrimlere gebe dönemlerde kent taşranın üstünde hegemonya kurabiliyor; taşranın bağrında taşıdığı arkaik üretim ilişkileri ve ona bağlı toplumsal yapı bazı örneklerde parçalanırken bazı örneklerde hiç değilse paralize oluyor. Gericilik dönemlerinde ise hem kentlerde hem taşrada insanlığın birikimine dair ne varsa sindirilmeye, üstü örtülmeye çalışılıyor. Bu yalnızca taşranın sorunu değil! Daha az tiyatro, sinema, kütüphane, konser, üniversite; daha çok cami (kilise), yatılı kuran kursu (manastır), alışveriş merkezi, sosyal medya.  

Keegan'ın kasabası da böyle. Ekonomik krizle birlikte karanlık derinleşirken kapanan ilk dükkanlardan biri çiçekçi oluyor. Çiçeklerin yerini kargalar alıyor. "O aralık ayı, kargaların ayıydı. İnsanlar bunlar gibisini hiç görmemişlerdi, kasabanın semalarında karanlık yığınlar halinde toplaşıyor, sonra inip sokaklarda yürüyor, başlarını kaldırıyor ve ardından artık hangi gözetleme direği hoşlarına gittiyse onun tepesine küstahça tüneyip yollar boyunca ölü ne varsa leşine çöküyor, yenebilir görünen her şeyin üstüne haydutça dalıyor, gece inince de manastır çevresindeki devasa yaşlı ağaçlara tünüyorlardı." (s.34) Baş karakterimiz Furlong, manastırla ilgili söylentilere inanmıyor. Bir gün kömür teslimatı için beklenenden erken gittiğinde kendisine eşlik etmesi gereken rahibeyi göremiyor. Tek başına içeri girince, karşısına köle gibi çalıştırılan, perişan halde kızlar çıkıyor. Bunlardan biri Furlong'a yaklaşıyor ve buradan kaçırılmayı, hiç olmazsa nehir kenarına bırakılmayı, manastırda hapsedilip çalıştırılmaktansa nehre atlayıp boğulmayı istiyor. Furlong kızı rahibeye teslim ediyor. Şimdilik.

Çehov, büyük usta, keşke artık anlayamayacağımız, çağdışı kalmış bir yazar olsaydı. Ama ne yazık ki hala güncel. Taşrayı görmezden gelmek, "taşralıdan" nefret etmek, "keşke ölseniz" diye düşünmek ise kimseyi bir yere götürmüyor. "Bana ne ya, oynamak istemiyorum, gideceğim buralardan!" diyen çocuksu bir ağlaklık yaratıyor yalnızca. Furlong, bundan fazlasına mecbur. Biz de. Çünkü taşra artık yalnızca kasaba değil.

Ya bizimkilerden biri olsaydı

Furlong, annesinin çalıştığı çiftlik evinde, babasız doğuyor, çiftlik sahibi kadının korumasında büyüyor. Manastırda karşılaştığı çocukla duygudaşlık kurması biraz da bununla ilişkili. Teknik okuldan mezun olduktan sonra çiftlik sahibinin desteğiyle kurduğu küçük işinde, bir elin parmağını geçmeyecek "adamı" ve her an bozulabilecek kamyonuyla odun ve kömür ticareti yapıyor. Yokluktan gelip küçük burjuvazinin alt katmanına yerleşen Furlong'a göre en kolay iş her şeyini kaybetmek. Güvenli evinin penceresinden gördüğü dünya belirsizliklerle, elindekini kaybeden işçilerle, yoksullukla dolu. Eşi Eileen ile huzurlu bir ilişkisi var. Beş kızının da gelecekteki mezuniyetini görmek, yaşamının en büyük anlamı. Uyumadan önce eşiyle gündelik, "böyle küçük şeyler" hakkında konuşuyorlar. Eileen, Furlong'un hayran olduğu zekasına rağmen kasabanın sözcüsü gibi; hayatta ilerleyebilmek için bazı şeyleri görmezden gelmek gerektiğini düşünüyor.

Furlong, sokakta gördüğü yoksulluk örneklerini eşine anlattığında, aralarında küçük bir çatlağın oluşmaya başladığını fark ediyoruz. Bu çatlak babasızlığın duygularını paylaştığında biraz daha büyüyor. Sonra biraz daha. "Büyük şeyler" çatlağı da büyütüyor. Manastırda kapatılan çocukları unutamıyor Furlong; "Ya bizimkilerden biri olsaydı" diye soruyor eşine.

Tarikat yurdunun yangınında ölen, yatılı kuran kurslarında istismar edilen, aşiret bağlarının arasında öldürülen çocuklar... Ya da daha 1985'te, Magdelen Çamaşırhaneleri'nde ölesiye çalıştırılan, ölümüne göz yumulan gencecik kadınlar ve çocuklar. Kapitalizm dünyanın her yerinde gericilik üretiyor ve kurban hep bizim çocuklarımız oluyor.

Bitirirken, kader ya da karakter

Birey ve toplum diyalektiğini metinde birkaç noktada gözlemek mümkün: "Doğru safta durma", "sade vatandaş", "etliye sütlüye karışmama", "görmezden gelme". Furlong kasabayla uyumlu. Ancak kasaba çürüyor. Teba haline gelen toplumlarda bireyden söz edemiyoruz; kayıtsız, iradesiz, karar veremeyen, kadere boyun eğen insanlar. Furlong da hayattaki yolunu kaybetmekten korkuyor. Oysa karakter olabilmek için fazlası gerekli.

Manastırdaki gerçekle karşılaştığı gün, Furlong'un kaderiyle kavgası başlıyor. Gördüklerini düşünerek kamyonu sürerken yolunu kaybediyor. Karşısına tuhaf bir ihtiyar çıkıyor.

"Bu yol beni nereye çıkarıyor biliyor musunuz?"
"Bu yol mu?" İhtiyar, bir kabzaya oturtulmuş keskinin kanca şeklindeki ucunu yere indirip Furlong'a baktı. "Bu yol seni nereye gitmek istiyorsan oraya çıkarır evlat." (s. 39)

Kaderin çizdiği yoldan fazlasını göremeyen Furlong'un yüzüne gerçekler çarpıyor; nereye gitmek istediğini seçmesi gerek. Sade vatandaş, kayıtsızlığın yerine iradesini koymaya, karar vermeye, özne olmaya zorlanıyor. Onu iyi insana dönüştürecek olan da bu.

Yaşam verilmesi gereken kararları bekliyor.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.