Sayfa yolu
Boş ellerin zenginliği: Mülksüzler ve Küba
Yayın Tarihi: 14.06.2026 , 01:00
Ursula K. Le Guin’in 1974 yılında yayımlanan Mülksüzler romanı için, bilimkurgu edebiyatının sınırlarını çoktan aşmıştır diyebiliriz. Öyle ki roman güncelliğini yitirmeyen bir düşünsel zemin sunması bakımından bugün, siyaset felsefesi tartışmalarında da bir referans noktası haline gelmiş durumda.
Yazarın “mülksüzleşme” pratiği üzerinden kurguladığı evren sayesinde toplumsal tahayyüllerin tıkandığı her tarihsel dönemeçte, metnin sahip olduğu soyutlama gücünden faydalanabiliyoruz. Bu yazıda da hedefimiz aynısı olacak. Le Guin’in roman boyunca didik didik ettiği zenginlik-yoksulluk diyalektiğini bir izlek olarak takip etmeyi ve alışılagelmiş bir roman incelemesi yapmaktan ziyade, bugünkü siyasal konjonktürü metin aracılığıyla yeniden anlamayı deneyeceğiz.
Mülkiyetin dünyası, dayanışmanın gezegeni
Romanın birbirine zıt toplumsal düzenlerin hâkim olduğu iki farklı gezegen üzerine inşa edildiğinden bahsederek başlayalım. Bunlardan ilkini kapitalist işleyişin hüküm sürdüğü Urras, diğeriniyse bir buçuk asır önce burada yaşayan devrimcilerin (romandaki adıyla Odocuların) göç ederek sınıfsız bir toplum kurdukları Anarres adıyla görüyoruz. Romanın ana aksını da bu sınıfsız topluma ait bir devrimci olan başkarakter Shevek'in, yıllar süren yalıtılmışlığı kırarak Urras'a yaptığı yolculuk oluşturuyor.
Anarres’teki yaşam bütünüyle eşitlikçi değerlerden kurulu bir komünist toplum idealidir. Hal böyleyken, okur olarak kapitalist Urras’ta bilmediğimiz yeni bir şeye rastlamıyoruz. Bu gezegen Anarres’e kıyasla pek çok açıdan zenginliğin ve bolluğun merkezi olarak resmediliyor. Doğası insan yaşamı için muazzam derecede elverişli ve yeraltı kaynakları da bol. İklimi ve barındırdığı canlıların çeşitliliği ile bu gezegendeki doğal koşullar, insana Anarres’te olduğu kadar zorluk çıkarmıyor.
Öte yandan romanın Anarres gezegeninde geçen kısmını okuduğumuzda, halkı tehdit eden en büyük felaketlerden birini gıda çeşitliliğine ulaşımın durması, yani kıtlık olarak görüyoruz. Yazar buradaki doğayı oldukça çorak, canlı çeşitliliğini zayıf ve toprağı verimsiz olarak kurgulamış. Urras’ın imkanlarıyla kıyaslandığında Anarres’in adının yoklukla ve yoksunlukla birlikte anılması da bu nedenle okuyucuya pek şaşırtıcı gelmiyor.
Romanın sonuna geldiğimizde bu yerleşik algının ters yüz edildiğine şahit oluyoruz. Hatta Le Guin’in, varlıklı olmanın ve yoksunluğun ne olduğuna dair kadim tanımlamaları “ayakları üzerine oturttuğunu” dahi söyleyebiliriz.
Bir tecrit metaforu
Şimdi akışa kısa bir ara verip şundan bahsedelim: Yazarın sınıfsız bir toplumsal yaşamın sürdüğü Anarres’i yalıtılmış ve çorak topraklara hapsedilmiş halde resmetmesinin tarihsel bir nedeni bulunuyor. Buradaki kuraklık ve zorlu yaşam koşulları, reel sosyalizme ve sosyalist devrimlere emperyalist ülkelerce derhal uygulanan tecride dönük bir metafor olarak kullanılıyor.
Daha da somutlaştıracak olursak: Bolşevik Devrimi sonrası iç savaş sürerken yeni sosyalist ülkenin tüm ticaret yollarına dönük emperyalist saldırıyı ya da ABD’nin yıllardır Küba halkını boğmak için uyguladığı soykırım niteliğine varan ablukaları hatırlayabiliriz.
O halde artık cevabı romana dönerek aramak üzere şu soruyu sorabiliriz:
Bir toplumu yalıtmak ve yoksulluğa hapsetmek, o toplumun sonunu getirmek için yeterli midir?
Le Guin, bu soruya cevabını başkarakter Shevek’in yaşadığı o çarpıcı aydınlanmaya gizliyor.
Shevek’in Urras’a bir devrimci ve sınıfsız topluma ait bir birey olarak geldiğinden bahsetmiştik. Onun yolculuğa çıkış amacınıysa kendi toplumunda aksaklık olarak gördüğü şeylerin çözümünün Urras’ta olabileceğine inanması olarak özetleyebiliriz.
Fakat işler pek de onun umduğu gibi gitmiyor. Ana karakter çok geçmeden Urras’ın ışıltılı, varlık ve bolluk içindeki görüntüsünün cilalarının döküldüğüne şahit oluyor. Romandaki olaylar, Shevek’in misafir olduğu gezegendeki işçi sınıfının grevlerine ve isyanlarına tanık olacağı şekilde ilerliyor ve bu aşamadan sonra keşfettiği gerçeklik, Urras’taki bolluğun asla halkın tamamı için erişilebilir olmadığı yönünde oluyor. Bu düzende zenginliğe, gıdaya, konuta veya ilaçlara ulaşmanın, bizzat onları emeğiyle var edenler için hiç de mümkün olmadığı idrak ediliyor.
Dahası, romanda Urras gezegeninde eksik olmayan o bitmek bilmez "sınır savaşlarının" asıl işlevinin de bu sömürü çarkını korumak olduğunu anlıyoruz. Tıpkı günümüz dünyasında tecrübe ettiğimiz gibi, uzaktaki bir savaş hali, doğrudan savaşın içinde olmayan kentlerdeki insanları da savaş koşullarında tutsak etmek ve boğmak için kullanılan bir tahakküm öğesine dönüşüyor.
Shevek aracılığıyla biz okurlar da başlangıçta zenginlik olarak algıladığımız şeyden artık “zenginlik” olarak bahsedilmesi gerektiğini düşünmeye başlıyoruz. Bu tür bir varlığın ardında büyük bir yoksulluk biriktirebildiği ölçüde üretildiğini ve yalnızca imtiyazlı bir kesim tarafından paylaşıldığını keşfediyoruz.
Anarres’teki toplumsal yaşamın detaylandırıldığı bölümlerden çıkarabileceğimiz sonuç ise şu oluyor:
Bu toplumsal yapıda yokluk mahkum olunan değil, toplumun tamamı tarafından paylaşılabilen bir olgu. Burada hüküm süren toplumsal işleyişin önüne çıkan engeller insanlar arasında kurulan ilişkilerden doğmuyor, doğanın kendisinden kopup geliyor. Çetin koşullarla mücadele etmenin yolu ise başka bir tür zenginlik üretiyor: Dayanışma. Ve hiçbir koşulda yalnız kalınmayacağı bilgisinin bireylere sağladığı o muazzam güven. Ki bu da Urras’ın yokluğunu çekmek zorunda olduğu şeye tekabül ediyor. Esas yoksulluk, herkesin birbirine rakip olarak yetiştirildiği sistemde bir türlü kimseye güvenilemiyor olmasında somutlanıyor.
Ezcümle, varlık ve yokluk kavramları mülkiyet ilişkilerinden arındırıp insan olmanın ihtiyaçları doğrultusunda tanımlandığında, kapitalizmin bize dayattığı yaşam formunun “camera obscura” olduğu görülüyor. Yani burada her şey tepetaklak duruyor.
Boş ellerin gücü
Şimdi sıra yapmış olduğumuz çıkarımı güncel bir mesele üzerinden sınamaya tabi tutmakta.
Yukarıda sorduğumuz sorudaki “toplum” öznesinin adını Küba, onu abluka altına alan güçlerinkini ise ABD koyarak devam edelim. Ve bakalım romanın sunduğu izlek, yıllardır süren ABD ablukasının Küba halkını sosyalizmden vazgeçirebilme ihtimali için bize neler söylüyor?
Romanın fısıldadığı yanıt oldukça net: Bir toplumu maddi yoksulluğa hapsetmek eziyet verici ve yıkıcı olsa da o toplum kendi emeğine ve birbirine yabancılaşmadığı sürece, yani dayatılan yokluğu dayanışmayla göğüsleyebildiği sürece, onu teslim ya da satın almak mümkün değildir. Romandaki devrimcilerin, yani Odocuların da dediği gibi, onların "boş ellerinden ve birbirlerinden başka hiçbir şeyleri yoktur” ve tam da bu nedenle kimse tarafından satın ya da teslim alınamazlar.
Bugün Küba halkı elektriğe, ilaca ya da temel tüketim maddelerine erişmek için abluka altında büyük ve yakıcı bedeller ödüyor. Ancak sahip oldukları ideolojik bilinç, bunun bir varlık-yokluk değil, adıyla sanıyla bir sınıf savaşı olduğunu da onlara unutturmuyor. Dolayısıyla sosyalizm yenilgiye uğradığı takdirde bunun kapitalist anlamda bir varlığa ulaşmak anlamına gelmeyeceğinin farkındalar. Tarihsel hafızaları onlara devrim öncesinde emperyalizme nasıl parya edilip sömürülen bir halk olduklarını unutturmuyor.
Başka bir deyişle Küba halkının direnişi bir gün kaybedilecek olursa bunun, emperyalizmin “varlığının” noksanlığı yüzünden olmayacağı bir gerçek. Zira emperyalizmin olası bir zaferi ancak ve ancak ABD’nin Küba halkını fiziksel olarak katletme ve soykırıma uğratma barbarlığını eyleme dökmesiyle mümkün. Ki bu da insanlık için varlığın kaybı, yokluğun ve yoksulluğun kazanması anlamına geliyor.
Edebiyatın arka kapısı
Bitirirken, Le Guin’in bu ölümsüz eserinin rehberliğinde, önümüzdeki hafta gerçekleştireceğimiz okuma grubu buluşmasına da bir çağrı yapalım. Gündelik siyasetin karmaşasından sıyrılıp, güncel ve toplumsal meselelere doğru sanatın geçiş sağladığı bu "arka kapıdan" bakmanın, zihnimizi ve anti-kapitalist bilincimizi tazeleyeceğine inanıyoruz.
Mülksüzler romanını konuşacağımız ve sevgili Prof. E. Zeynep Suda’nın bize ütopyalar, bilimkurgu ve fantastik edebiyat üzerine yapacağı ufuk açıcı sunumla zenginleşecek olan buluşmamıza, bu tartışmaya ortak olmak isteyen tüm okurları bekliyoruz.
Tarih ve Saat: 17 Haziran Çarşamba, 19.30
Yer: TKP Bostancı Semtevi
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.