Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Bir Volkan Algan romanı: Sınıf aynasındaki suretler

İşçiysen ya da işsizsen, çaresizlikten baba evine sığınmışsan, büyük bir aşkla bağlandığın eşin çalışıyor ve sen evde pinekliyorsan bu bir sınıf hikayesidir işte.

ORHAN GÖKDEMİR

Yayın Tarihi: 20.12.2023 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

İşçi sınıfına dahil olanlar yazmaz. Yazanlar da işçi sınıfına dahil değildir. Böyle bir olanaksızlıktır işçinin romanının az yazılmasının nedeni. Bu durumda, işçi sınıfına dahil olmamakla birlikte yüzünü sınıfa dönmüş yazarlara ihtiyaç vardır. 

Volkan Algan o kapıdan sessizce giriş yapan genç yazarlarımızdan biri. Son verimi başrolünde sınıfın olduğu bir roman. “Birbirimizden Yansır Suretimiz”de yansıyan suretler işçi ile yazıcısının sureti.  

Olay İstanbul’un işçi mahallelerinde geçiyor, haliyle. Kasabadan dekorundan kurtulduğumuz ender anlardan biri bu aynı zamanda. “Mekân ve hikâye aynı anda canlanıyor benim gözümde” diyor bir söyleşisinde yazar. Haklı, sınıfı ve işçi karakterini mekândan ayıramayız. Mekânı sınıf belirler ve mekân sınıfı belirler. Sahil kasabasında olmaz işlerimizdendir, demek istiyorum.  

Yanlış anlaşılmasın, “Birbirimizden Yansır Suretimiz”de başrolde mekân değil işçi sınıfı var. Sınıfın sıradan üyelerinin maceraları anlatılıyor romanda. Özgür, Metin ya da Çağlar değil mesele yani. Tabii bu karakterler üzerinden takip ediyoruz olayları. Onların hikayelerinden oluşuyor roman ama aslında anlatılan senin hikayen!

Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi

Roman boyunca İstanbul’da Haliç kıyısındayız. Ülkenin ilk işçi havzalarından biri burası, temsil değeri çok yüksek. Aynı zamanda Türkiye sermayesinin serpilip geliştiği en önemli bölgelerden biri. Buradaki atölyelerin ölülerini yağmalayarak yükseldi o sermaye birikimi. Tabii bu mücadele, o bölgeyi işçi hareketleri için de önemli bir merkez haline getiriyor. Haliç’in son 50-60 yılda yaşadığı dönüşümle, sınıf hareketinin tarihsel serüveni arasında bir paralellik var. 

Haliç’in hikayesi iki sınıfın hikayesi demek ki. Bir ucunda Osmanlı’nın ilk Müslüman mahallesi Eyüp, ilk gecekondu bölgesi Alibeyköy var. Diğer ucunda Cibali Tütün Fabrikası ve tarihi İstanbul. Özal’ın İstanbul’a musallat ettiği Bedrettin Dalan üzerinden bir silindir gibi geçmeden önce kıyaya kadar atölye gecekondular tarafından kuşatılmıştı bölge. Öyle ki Alibeyköy-Eyüp otobüsleri içinde üç-beş işçinin çalıştığı o atölyeleri yalayarak yol açardı kendine. O otobüsleri dünyanın en usta şoförleri kullanırdı sanırım. Ve hepsi ağzına kadar tıka basa işçi dolu olurdu. Gün doğarken Alibeyköy’den Eyüp’ten yoksulluk alır, gün doğarken aynı yere yorgunluk boşaltırdı Haliç otobüsleri. Dalan Haliç’e Adnan Menderes’in yaptığını yaptı. Gecekondu atölyeleri göçe zorladı. Boşalan mekanları yıktı, sermayeye alan açtı. Bu yıkım “Haliç’i temizleme” iddiasıyla meşrulaştırılmıştı. Halbuki sanayi atıklarının Haliç’e boşaltılmasına yol veren de temsilcisi olduğu sermaye düzeniydi. 

O günde bu yan Haliç’i işçiden arındırma girişimi sürüyor. Eyüp artık siyasal İslamcı iktidar için hac yeri. Öbür Ucundaki Cibali Tütün Fabrikasından kalanlara ise sermayenin “Has” adamları çöktü. Geri kalanı turistik bir hikâyeden ibaret. 

İşçilerin ölümü doğallaşınca

Romanı yazılmayanlar daha çok ölür. Gözden çıkarılmış bir sınıftır işçi sınıfı. Her gün ölüyorlar haliyle. “Bu kitabın fikri bir gazete haberinden çıktı. İstanbul’da bilindik bir şantiyede ölen güvenlik görevlisi gerçek bir başlangıç noktasıydı” diyor Volkan Algan. Yönünü sınıfa dönmeyenin böyle bir noktadan yola çıkması imkansızdır zaten.  Böylece her gün onlarcasına rastlayıp, dikkat etmeden geçip gittiğimiz bir cinayet haberi bir romana dönüştü. Bütünüyle yazıcının yönünü sınıfa dönmesiyle ilgilidir. 

Haliyle bu sıradan haberin önüne ve ardına bakmalıdır yazıcı. Sınıfın nereden gelip nereye gittiğini anlamalıdır bir başka deyişle. Böyle olunca birkaç kuşak, babalar ve oğullar, arkadaşlar, dün ve bugün sahneye giriş yapar. Mekanlar eşlik eder kuşaklara. Böylece yeni bir “bugün” oluşur. Toplamına roman diyoruz. 

Bir yetim özgürlük

“Bir kuşak öncesi Özgür’ün, Çağlar’ın Metin’in babaları, fabrikaların siren seslerinin nispeten neşeyle öttüğü yıllar, 1980 öncesi, özelleştirmelerin yağmur gibi yağmadığı, işçilerin ekmek mücadelesinde sendikalarla direniş örgütlediği yıllar. Ve babalarıyla boyun eğmemeyi öğrenen oğullar, tercihleri ve ödedikleri bedeller. Hayatta olmasa da duvardaki bir fotoğraf çerçevesinden oğullarını, torunlarını izleyen dedeler.” 

Demek ki sadece bir tarih, sadece bir mekân yetmez sınıfın tarihini anlatmak için. Birkaç kuşağı, o birkaç kuşak içinde babaları ve oğulları sahneye çağırmak gerekir.  

Algan da “Babalar ve Oğullar” hikayesi olarak yapmış kurgusunu. Oğulların babalardan öğrendikleri bir yana, sınıf da oğullara babalardan mirastır. Sınıflar arası geçişkenlik imkansıza yakındır çünkü. Babalar hangi sınıfa dahilse oğullar da o sınıfa dahil olur. Çağlar’ın dediği gibi, biz dededen bu yana işçiyiz…

Tabii sadece bu değil; “Babam, onunla ne yapacağımı bilmediğim bir özgürlük bırakıp gitti bana…” Bu da denkleme dahildir. Çok hoş. Bu ülkede babalar oğullarından daha özgür yaşadı. Bu da ülkenin tarihinin dışında anlamlandırılamaz. 1960’lı, 1970’li yıllar Türkiye’de solun büyük yükseliş yıllarıydı. 27 Mayıs’ın açtığı kapıdan sızan özgürlük rüzgârı büyümüş, bir sol dalgaya dönüşmüştü. Sokağın sola meylettiği zamanlardı, dağ taş sanki isyana durmuş, bin yıllık esarete son vermek için ayaklanmıştı. “Sosyal uyanışın, ekonomik gelişmeyi aştığı” yıllardı. Öyle ki düzenin panik içinde planladığı ve yürürlüğe koyduğu 12 Mart duvarı da akışa engel olamayacaktı.

Cumhuriyet ayakta, laiklik sokaktaydı. Gericilik sokakta yenilmiş, sindirilmişti. Köylü çocukları köylerinden çıkıp büyük şehirlerin üniversitelerinin yollarını tutmuştu. Geriye ellerinde dergiler ve kitaplarla döneceklerdi. Marx vardı o kitapların yazarları arasında, orak çekiçli dergiler vardı. Belki de ülke tarihinde ilk defa babalar ile oğullar arasındaki devamlılık radikal bir biçimde kesintiye uğramıştı. 

1960’lı, 1970’li yıllar çocukların babalarından öğrendiği yıllar değildi, çocukların babalarına öğrettikleri yıllardı. Yükseliş yıllarında öğreten sokaktır, haliyle kimse babasından öğrenmeyi düşünmez. O halde böyle zamanlarda babalarından öğrenen çocuklar kuşaklarının en ışıltısızları ve en korkaklarıdır.

Ve 12 Eylül geldi bu büyük dalgayı kapattı. Sonra özgürleşmiş o babalar çocuklarına bilmedikleri bir özgürlük bırakarak çekip gitti. 

“’Babam, onunla ne yapacağımı bilmediğim bir özgürlük bırakıp gitti bana…” Çünkü direnişten kalan bir özgürlüktü o. Demek ki onu ancak direnişle taçlandırabilirsin. Sınıf geri çekildiğinde özgürlük de anlamsızlaşır. İşçiysen ya da işsizsen, çaresizlikten baba evine sığınmışsan, büyük bir aşkla bağlandığın eşin çalışıyor ve sen evde pinekliyorsan bu bir sınıf hikayesidir işte. Babadan kalan özgürlük elinde, şantiye kapılarında iş aramaya çıkabilirsin ancak. Ya da örgütlenirsin, bu zinciri kırmak için senin gibi olanlarla yan yana gelirsin. 

Özgür tek başına özgür olabilir mi?

“Umutsuzluğun, tepkisizliğin, alışılmışlığın, boş vermişliğin karışımı. Yine de tüm bu sorunların içinde, onların çözümü üzerine hiç düşünmeksizin-böyle bir ihtimali aklına getirmeksizin- yaşayabilmek adına ne büyük bir güç veriyordu hepimize. Olmayan bir güveni aramak yerine, hiçbir şey aramamak, hayatın zorluklarına karşı duyarsızlık silahını çekmek, sorunlarla birlikte sorunsuz yaşamak, hayat böyleydi mahallede.”

Özgür karakteri yaşadığımız mahallede, bugünde yaşıyor bir bakıma. Sorunları çok, çıkış umudu yok. Yaşadığı mahalle, babası, arkadaşları Özgür’ü oluşturan değerler ve toplumsal koşullar çok tanıdık. Sorunlarının çözümü sandığı sıradan bir şantiyenin güvenlik kulübesine Çağlar’ın anlattıklarını dinlesin diye yaratılmış bir karakterdir o. Romanda da gerçek hayatta da. Ta ki Çağlar’ın anlamaya ve direnmeye karar verene kadar. 

Romanın asıl mekânı olan o şantiyenin bekçi kulübesinde iki kişi var. Çağlar konuşuyor, Özgür dinliyor. Çağlar konuşurken gözlerimiz Özgür’de, çünkü Çağlar’ın Özgür’ü değiştirmesine bağlı her şey. Özgür’ü anlamak bu kitabın ve bu hayatın temel meselelerinden biri çünkü. 

Özgür, “hayat boyu var olmak için mücadele ettiği halde, bir gün duraksasa bu dünyadan hiç geçmemiş gibi izi kalmayacaklardan olmayacaktık biz…” dediği anda başlar her şey aslında. Geleceğe bir yol arayan Özgür’ün bir çıkar yol arayışına giriştir roman. Haliyle Özgür’ün hikayesi romanın son sayfasını kapattıktan sonra da devam ediyor.

Aşkta, acıda, kimsesizlikte, dostlukta, örgütlülükte, işsizlikte, özgürlükte ve çaresizlikte yazılmış ender romanlarımızdan biri “Birbirimizden Yansır Suretimiz.” Bir sınıfa giriş romanı bu. Daha geride yazılmamış romanlar, kâğıda dökülmemiş dizeler var elbette. Yepyeni şarkılar, marşlar düzülecek onlara dair. Hepsi birlikte o büyük hesaplaşma anına giriştir. Ama biliyoruz, onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman başlayacak her şey. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.