Sayfa yolu
Bir laiklik yazısı: Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır
Gülizar Biçer Karaca*
Yayın Tarihi: 05.02.2026 , 00:28 Güncelleme Tarihi: 05.02.2026 , 00:31
5 Şubat 1937…
Laikliğin Anayasa’ya “devletin nitelikleri” olarak girdiği tarih…
Ama bu tür yıldönümlerini takvime çentik atar gibi anmak yetmiyor, çünkü laiklik, bir ilke olmanın ötesinde, bir hayat sigortası…
Üstelik sigortanın kıymeti, elektrik kesilince anlaşılıyor.
Bugün de tam oradayız. Işık gidip geliyor, evin içindeki rejim, karanlığın içindeki hiyerarşiyi belirliyor. Teolojik hiyerarşiyi…
Laiklik çekildiğinde sanılanın aksine toplumun üstüne “din” çökmez, dinin içine saklanan iktidar çöker.
Bu ayrımı unuttuğumuz an, meselenin en kritik damarını kesmiş oluruz.
Araladığımız kapı Afganistan’a açılır.
***
Cumhuriyet’in kurucu felsefesi bir şeyi hedefliyordu: kamusal alanı “kabile” mantığından çekip çıkarıp yurttaşlık zeminine oturtmak.
Laiklik bunun motoru, aynı zamanda freniydi.
Motoruydu, çünkü modern hukukun, bilimsel eğitimin, eşitliğin yürüyebilmesi için ortak bir zemine ihtiyaç vardı.
Freniydi, çünkü devlet, “kutsal” adına hareket etmeye başladığı an, frenleri patlamış bir kamyon gibi devrilir, hem de toplumun üstüne devrilir.
Ne hak bırakır, ne özgürlük, ne de itiraz....
Laiklik, devleti inançtan arındırmak kadar, inancı da devletin sopasından koruyan bir alan…
İnananın vicdanı da inanmayanın haysiyeti de ancak o alanda nefes alır.
Yaşadık, biliyoruz.
Bugün AKP’nin yaptığı, laikliği bir günde ortadan kaldırmak değil.
Onu gün gün aşındırmak.
Fatih Yaşlı söylemişti: “Kimse çıkıp bir gün 'şeriat ilan ediyoruz' demeyecek. Biz bir gün uyandığımızda adı konulmamış bir şeriat yasasına tabi olduğumuzu anlayacağız.”
Bu aşınmanın bir tekniği var elbette, bir idari sessizlikle ilerliyor iktidar.
Bir kıyı şeridini düşün.
Denizin geri çekildiğini fark etmezsin, ama yıllar sonra yürüdüğün yolun suyla ilişkisi kesilmiştir.
Laiklik de böyle oyuluyor. Önce kavram itibarsızlaştırılıyor. "Milletin değerlerine düşman, yasakçı, elitist" diye aşağılanıyor. Sonra kurumlar yeniden kurgulanıyor, sonra alışkanlıklar değişiyor, sonunda da toplum yeni rejimi “zaten talep böyle” diye kabullenmeye zorlanıyor.
Gramsci’nin “rıza” dediği şey tam burada üretiliyor.
İnsanlar sadece korkudan değil, zamanla normal sandıkları için susuyor.
Bu süreç bir yandan ideolojik aygıtlarla, bir yandan da sınıfsal koalisyonlarla işliyor. Tarikat-cemaat örgütlenmeleri birer sosyal ağ ve kaynak dağıtım mekanizması gibi çalışıyor.
Sermayenin kimi fraksiyonları için ise bu ağlar, hem emek rejimini disipline etmenin hem de kamu kaynaklarına erişmenin güvenli koridoru olarak işliyor.
Devlet dediğimiz şey burada tek bir blok halinde durmuyor.
Güç ilişkilerinin içinden geçtiği bir alan olarak yeniden şekilleniyor.
Safi Arpaguş’un Diyanet’i devasa bir söylem üretim merkezine dönüşürken, Yusuf Tekin, Milli Eğitim’i “dindar nesil” imal eden bir fabrika gibi çalıştırıyor.
TBMM ise bu dönüşümün hukukunu üretmekle kalmıyor, onun arkasından koşan bir onay makamı gibi konumlandırılıyor.
Böylece laiklik, gündelik hayatın damarlarındaki kan olarak seyreltiliyor.
***
Somutlaştırayım…
Laiklik karşıtlığının ilk hedefi eğitimdir; çünkü eğitim, gelecek kuşaklara kimin sesinin kalacağını belirler.
Okul laiklikten uzaklaştıkça, çocuk “cemaate emanet” olur.
E orada da bilim, merak ve eleştirel akıl yerini ezbere, itaate, “soru sormanın günah sayıldığı” bir disipline bırakır.
Bu esasen sınıfsal bir mühendisliktir. Yoksul çocuğa “kader”, işçi çocuğuna, “şükür”, kız çocuğuna eşitlik değil, “terbiye” dağıtılır.
Laiklik çekilince okul, eşitleyici bir merdiven olmaktan çıkar; sınıfların ve cemaatlerin ayrı ayrı karanlık dehlizlerine dönüşür.
Oysa laiklik, çocuğu “aileye ait mal” olmaktan çıkarıp toplumun ve hukukun koruması altına alan özerk bir hak öznesi olarak görür.
İşte laiklik zayıflayınca, çocuğu koruyan kamusal akıl geri çekilir, yerini denetimsiz alanlar, kapalı yapılar, hesap vermeyen örgütlenmeler alır.
O zaman çocuğun başına gelen felaketler “bir kere…” diye anlatılır.
Yaşıyoruz, biliyoruz.
Laikliğin çekildiği yerde ikinci büyük çöküş, kadının hayatında görünür.
Çünkü patriyarka, kendini en kolay kutsalla tahkim eder.
Kadının bedeni, emeği, eşitlik ve itirazı aile söylemiyle çevrelenir.
İşçiye söylenen “fıtrat” kadın için de çalıştırılır.
Öyle ya “eşitlik fıtrata terstir bir kere”.
Dahası, şiddet sıradanlaşır; failin dili namus ve tahrik gibi gerekçelerle cilalanır, mağdurun hayatı sabır kefenine sarılır.
Laiklik burada doğrudan yaşam hakkının zırhıdır.
Mahkeme salonunda da karakolda da hastanede de okulda da fabrikada da eşit yurttaş muamelesi görmenin ön şartıdır.
Üçüncü kırılma, özellikle işaret etmek gerekir ki şükretmesi tavsiye edilen işçide belirir. Laiklik, emeğin taleplerini günahkar hırs gibi gösteren ahlakçılığın panzehiridir.
Emekçinin hakkı, sendikal mücadeleyle, hukuki güvenceyle korunurken, laiklik aşındığında; adalet talebi, sınıf meselesi dini bir öğüt ya da ahlak meselesine indirgenir.
Yaşadık, biliyoruz…
Emeğin itirazı günah, sevap terazisine konmak istenir, sendika susturulur, grev utanılacak bir şey olsun istenir, yoksulluk kutsanır.
Çelikaslan Tekstil işçilerinin grevinde BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, “'bu kadar para kazandın, işçinin hakkını ver' demek edepsizlik mi?" diye sorduğunda Gaziantep Milletvekili olan AKP’li patron İrfan Çelikaslan, “benim zenginliğimi Allah verdi, edepli ol” demişti.
Yani ücret artışı isteyen nankör, hak arayan fitneci, itiraz eden düzeni bozan oluyor laiklik aşındığında.
Böylece sınıfsal eşitsizlik, “kaderin yazgısı” diye pazarlanıyor.
Ama tarihten de biliyoruz: Laiklik, bu kaderciliğin karşısına “insan eliyle kurulan düzen, insan eliyle değişir” cümlesini koyuyor.
Eksik bir nokta kalmasın diye ekleyeyim.
Laiklik aynı zamanda kamusal aklın da sigortasıdır. Depremde, salgında, yangında, kararların bilimle değil, "ben yaptım oldu"culuka alınıp felaketle karşılaşıldığında, propaganda yerine sorumlulukla hareket edilmesini de belirler laiklik.
Çünkü bilimsel akıl geri çekildiğinde, yerini rant alır, felaket alır.
Çünkü denetimsizlikle kutsallık birleşti mi, hesap sormak “günah” sayılır.
Laiklik burada da somuttur.
Kamu kaynaklarının kimlere, hangi ağlara, hangi sadakat karşılığında aktığını görmeyi sağlar.
Ez-cümle laiklik yoksa yurttaş, tebaadır.
***
O yüzden mesele “dindarlar-dinsizler” meselesi değildir.
Mesele, devletin tarafsız olup olmayacağıdır.
Laiklik, devletin herhangi bir inancı üstün kılmasını engeller, dedim ya, teolojik hiyerarşiyi önler.
Böylece toplumu bir arada tutan çelik halat gibi çalışır.
Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır.
Mezhepler, tarikatlar, kimlikler, sadakat zincirleri…
Her biri bir yere dağılır.
O yüzden 5 Şubat 1937’den bahis açmak, nostalji falan değildir.
Bir rejim tartışması da değildir, bir hayat tartışmasıdır.
Laiklik, birilerinin inancını bir başkasına, hele hele kamusal zor olarak, dayatmaması için vardır.
Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.
Laiklik, hukukun eşitliği ve kamusal hizmetin adaletidir.
Laiklik, yoksulun ekmeği, kadının canı, çocuğun uykusu, emekçinin hakkıdır.
Bugün laikliğin kıymeti şu basit cümlede saklı tutayım:
Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir.
O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz.
Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız.
Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için; laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir.
Çalar. Çalıyor.
Duymak, duymamak değil mesele; nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.
*Cumhuriyet Halk Partisi Denizli Milletvekili
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.