Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Bir kitabın yokluğu

Beyoğlu’nun parıltısının gölgesinde bir fotoğraf: birkaç çocuk, ellerinde kitaplar. Arkadaki yoksulluk, öndeki umut. Bir ülkenin çocuklarının kitaba erişemediği bir yerde, mesele artık kültürel değil, sınıfsal bir meseledir.
tarlabasi

Beyza Karataş

Yayın Tarihi: 19.10.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 19.10.2025 , 00:02

Fotoğraf üzerine yazmak… ne kadar da tanıdık bir şey. Bir karede birkaç çocuk, ellerinde kitaplar. Birinin elinde Küçük Kara Balık, diğerinin elinde Bunun Adı Findel. Kilise duvarının önüne oturmuşlar, saksıların üzerine eğilmiş, sayfaların arasında kaybolmuşlar. Arkadaki evler dökülüyor, ama çocukların gözleri kitapta. Yüzlerinde o belirsiz ifade, ne tam bir gülümseme, ne tam bir hüzün. Bir ülkenin hâli gibi. Eksikliğin ama inatla süren bir umudun hâli.

Bu fotoğraf ilk bakışta çok güzel görünür. Ama insan biraz daha baktığında, o güzelliğin içinde bir acı birikir. Çünkü bir çocuğun elinde kitap olması hâlâ bir tesadüf bu ülkede. Üstelik fotoğraf İstanbul’un kalbinde, Beyoğlu’nda çekilmiş. Her köşesinde bir kafe, bir otel, bir tabela var. Ama bütün o parıltının arasında yalnızca 13 kütüphane bulunuyor ve bunlardan sadece biri çocuklara ait.

Bu sayı bir istatistikten fazlası. Şehrin nasıl bir yerleşim düzenine, nasıl bir öncelik sistemine sahip olduğunu anlatıyor. Beyoğlu’nun merkezine yapılan her yeni otel, her yeni “restorasyon projesi” aslında bir şeyi eksiltiyor: kamusal olanı, erişilebilir olanı, ortak olanı. Her yenilenen bina, bir çocuğun kitapla arasındaki mesafeyi biraz daha büyütüyor. Kütüphaneler bilgiyle değil, sessizlikle dolu. Bir çocuk içeri girdiğinde kitap kokusunu değil, tozun ve terk edilmişliğin kokusunu duyuyor. O sessizlik, bu ülkenin sınıfsal haritasını ele veriyor: Kimlerin hayal kurabildiğini, kimlerin yalnızca hayal edileni yaşadığını açıkça gösteriyor.

Türkiye genelinde tablo da bundan farklı değil. 2022’de 49 bin olan kütüphane sayısı 2024’te 44 bine düştü.

Sadece 78’i çocuklara ait.

Bu düşüş yalnızca sayıların meselesi değil, kamusal bir çöküşün göstergesi. Eğitim ve kültür alanı piyasalaştıkça, kitap artık herkesin değil, belirli bir kesimin ulaşabildiği bir nesneye dönüştü. Bir yerde çocuklar her gün yeni kitaplara dokunabiliyor, başka bir yerde bir yıl boyunca eline tek bir kitap alamayanlar var. Bu fark yalnızca gelir farkı değil, gelecek farkı. Çünkü bu tablo, kimin düş kurabileceğini, kimin düşüneceğini belirliyor.

Bugün birçok okul kitaplığı öğretmenlerin maaşından artan paralarla, yayınevlerinin bağışlarıyla ya da velilerin kendi çabalarıyla ayakta duruyor. Devletin “ücretsiz kitap” politikasıysa kitap sevgisi aşılamak yerine, okumaktan soğutuyor. Çünkü o kitaplar düş kurdurmuyor, sadece ezberletiyor; çocuklara soru sordurmuyor, sessiz kalmayı öğretiyor. Okuma eylemi, sorgulama değil, itaatin parçasına dönüşüyor.

Bir kitabın fiyatı bir ailenin haftalık gıdasına denk geldiğinde, mesele kültürel olmaktan çıkar. Bu, doğrudan sınıfsal bir meseledir. Bir kitap almak yerine ekmek almak zorunda kalan bir aileye “oku” demek, yalnızca vicdan rahatlatmayı sağlar. Bu ülkede kitap artık bir ihtiyaç değil, bir ayrıcalıktır. Ve bu ayrıcalık parayla ölçüldükçe, sınıflar arasındaki mesafe büyür. Bazı çocuklar kitapları raflardan seçer, bazıları çöplerden bulur. Ama ikisi de aynı şehirde yaşar. Aynı ülkenin iki ayrı gerçeği, aynı fotoğrafın içinde durur.

Belediyelerin açtığı yeni “kütüphaneler” de çoğu zaman çözüm değil, başka bir gösteridir. Sessiz olunması gereken, test kitaplarının dizildiği, kameralarla izlenen odalar. Masal yok, çocuk sesi yok. Bir kütüphane, hayal kurma hakkının mekânı olmalıydı, bugünse sadece rekabetin ve sınav baskısının mekânı. Bir çocuk kitapla ilk kez karşılaştığında sınava değil, hayata hazırlanmalıydı. Ama biz o çocukların gözlerinden merakı alıp, yerine korku ve yorgunluk koyduk.

Yine de her yerde tablo bu kadar karanlık değil.

Fotoğrafa yeniden dönecek olursak…

Fotoğraf Tarlabaşı Mahallesi’nden. Çocuklar, Tarlabaşı Semt Evi’nin çocukları.

Kendi kurdukları Irkçılığa Karşı Kardeşlik Korosu’nda barış ve eşitlik şarkıları söylüyorlar. Her biri bir enstrümana kafa tutmuş, hayalini resimleyen, düşünen, öğrenen, öğrendiğini öğreten, kitapların içine girebilen; sınıfında parmağı her zaman havada, sahrada bir su misali mahallesinde fışkırabilmiş çocuklar.

Bir çocuğun, kendisine tanınmış küçücük bir alanda bile yol alabilmesinin ne kadar değerli olduğunu, bu çocukların soluduğu nefesten anlayabiliyorsunuz.

Ve biliyoruz ki, bu çocuklar yalnız değil; ülkenin dört bir yanında, her yerdeler.

Bu çocuklar bize şunu gösteriyor: Bir ülkede yoksulluk, ayrımcılık, işsizlik, kira derdi her gün büyürken bile; bir kitapla, bir şarkıyla, bir hikâyeyle direnmenin hâlâ mümkün olduğunu.

Tarlabaşı’ndan ülkenin dört bir yanına uzanan bu çocuk sesleri, kitabın sadece bir nesne değil, bir adalet meselesi, bir sınıf mücadelesi olduğunu hatırlatıyor.

Bazı yerlerde kitap hâlâ paylaşımın, dayanışmanın aracı olabiliyor.

Semt evlerinde çocuklar kendi raflarını kuruyor, bağış kitaplarını düzenliyor, birbirlerine hikâyeler anlatıyorlar. O küçük raflar, kütüphane olmanın ötesine geçiyor; orada kitap, bir direniş biçimine, halkın kendi elleriyle kurduğu kamusal bir alana dönüşüyor.

Bir çocuk “Bu kitabı ben de okudum” dediğinde, o cümle yalnızca bir deneyim değil; var olduğunu, bu düzenin dışında bir hayat kurabileceğini anlatan bir söze dönüşüyor.

Bu ülkede kitaba erişim bir lütuf değil, bir haktır.

Ama biz bu hakkı uzun süredir piyasanın insafına, sermayenin kâr hırsına terk etmiş durumdayız.

Bir ülkenin çocukları kitaplara bağışla değil, kamusal hak yoluyla ulaşabilmeli. Kütüphaneler belediye bütçelerinin süsü değil, kamusal hizmetin temelidir.

Bir ülkenin geleceği, çocuklarının ne kadar kitap okuduğunda değil, okuyabilme ihtimalinde gizlidir.

Ve biz, o ihtimali her geçen gün daraltıyoruz. Çünkü bu düzen, çocuğun eline kitabı değil, faturayı, borcu, geleceksizliği tutuşturuyor.

Bir kitabın yokluğu artık sadece kültürel bir sorun değil; doğrudan bir adalet, bir sınıf meselesidir.

Çünkü bir kitap bazen bir çocuğun dünyasını, bazen de bir ülkenin yönünü değiştirir.

Ama o kitap yoksa, geriye sadece sessizlik kalır.

Ve o sessizlik, bir gün hepimizin payına düşer.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.