Breadcrumb
Bienal'de 'İşçi Sınıfı': Quinteros’la söyleşi
Yayın Tarihi: 10.10.2025 , 00:48 Güncelleme Tarihi: 10.10.2025 , 20:54
20 Eylül-23 Kasım tarihleri arasında süren İstanbul Bienali, kavramsal çerçevesini Üç Ayaklı Kedi başlığı ile dünyadaki göçlere, yıkıma ve krizlere odaklanarak çiziyor.
Bienale, doğrudan kavramsal çerçeveye konu olan krizlerin göbeğinden, örneğin Gazze’den katılan sanatçılar da var.
Konu edilen krizlerin ortaya çıkma sebepleri ile Bienali düzenleyen organizasyonun aynı sermaye sınıfının parçası olmasının çelişkisini başka yazılara bırakıyor ve Bienal’de “İşçi Sınıfı” adıyla dikkatimizi çeken bir esere odaklanıyoruz.
Meclis-i Mebusan 35’de yer alan “İşçi Sınıfı” adlı eser, Türkiye’de yaşanan bir olaydan ilhamını alıyor. Sanatçısı Pilar Quinteros’la eserin ortaya çıkışı, sanatı ve bugün üzerine söyleştik.
Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Şili'nin Patagonya bölgesinde büyüyen bir sanatçı olarak, erişilebilir, ucuz veya geri dönüştürülmüş malzemelerle çalışma pratiğiniz nasıl gelişti? Genellikle mekâna özgü ve geçici müdahaleler yaratıyorsun. Çizimden videoya kadar geniş bir yelpazede çalışırken fiziksel emeği de eserlerine dahil etme fikri nasıl ortaya çıktı?
Puerto Montt’ta büyüdüm ve yaşadım; burası Şili’den Patagonya’ya geçiş kapısıdır. Doğayla yoğun bir etkileşim içinde olduğum bir çevrede büyüdüm. Aynı zamanda, bölgede birçok ev ve ticari alan tasarlayan bir mimarın kızı olmak da bu süreçte benim için çok önemliydi. Okuldan sonra annemin ofisinde çok vakit geçirirdim; o zamanlar mimarlık ofislerinde hâlâ el yapımı malzemeler kullanılıyordu. Ofiste çok çizim yapardım. Bu benim için çok önemliydi çünkü annemin çizimlerinin nasıl binalara dönüştüğünü, nasıl büyüyüp geliştiğini görebiliyordum. Güneydeki son birkaç yılımızda yaşadığımız evi de annem tasarlamıştı.
Daha sonra, 15 yaşımdayken ailemle birlikte Santiago’ya taşındık. Bu benim için olabilecek en mutlu şeydi; kendimi dünyanın merkezine, adeta New York’a taşınıyormuş gibi hissettim! (Gülüyor). Şehrin neoklasik mimarisi beni çok etkiledi ama aynı zamanda emlak sektörünün yükselişiyle her şeyin yıkıldığını görmek kalbimi kırdı. İlk işlerim bu rahatsızlığa birer tepkiydi. Yeni tanımaya başladığım bir şehrin yok oluşuna karşı küçük, sessiz protestolardı. Geçici şeyler yaratma fikri buradan geliyor; bu ölçeğe özgü bir gerçeklikle başa çıkma yöntemi olarak. İşlerimin yok olmasına izin veriyorum çünkü bunun nasıl gerçekleştiğini görmek istiyorum; çünkü eninde sonunda, kaçınılmaz olarak, bu olacak. Ne olursa olsun.
Video kullanımı ise doğal bir şekilde gelişti çünkü hikâyeler uydurmayı hep sevmişimdir; çizimle birlikte ya da ondan önce bile. Sonra çizgi roman ve illüstrasyona yöneldim. Ama hiç film çekmedim, belki de evimize video kamera neredeyse 20 yaşına gelene kadar girmediği içindir. Bu bana çok uzak geliyordu. Şimdi çizgi roman yerine storyboard yapıyorum. Bir keresinde bir çizgi roman yarışması kazandım ve bana bir Wacom tablet verdiler, ama hiç kullanmadım. Kâğıt üzerinde çizim yapmak bu boyutta gerçekleşiyor. Şeylerin bu boyutta gerçekleşmesine ihtiyacım var. Artık hikâyeleri yazmak yerine görsellerle anlatıyorum.
2009 yılında Santiago’da lisans eğitimim sırasında kamusal alanlardaki ilk müdahalelerimle birlikte video çekmeye başladım. Başta bunları fotoğraflarla belgeliyordum ama nesnelerimi kurarken her şey sürekli değişiyordu ve bunu sadece sözlü olarak açıklamak mantıklı gelmiyordu. O anlar da işin bir parçasıydı. Yapma süreci de önemli hale geldi; bir tür ilke beyanı gibi. Yorulmak, eğlenmek, kötü hissetmek—hepsi sürecin bir parçası. Biz bedeniz. Ve bu belgeleme sürecinde yavaş yavaş kurgu da işin içine girmeye başladı. Her şey birbirine karışıyor: her şey gerçek, her şey kurgu ve ben bunu içselleştirmeye çalışıyorum. Gerçeklik icat edilir. İşlerimin hep belgesel olduğunu hissediyorum.
İstanbul Bienali’ne “İşçi Sınıfı / Working Class” (2025) adlı eserinle katılıyorsun. Bu eser, Türk sanatçı Muzaffer Ertoran’ın yaptığı bir heykelden ilham alıyor. Okurlarımız için bu gerçek olayı kısaca özetleyelim:
Cumhuriyet’in 50. yılı kapsamında, kamuya açık alanlara çeşitli heykeller yerleştirilir. Bunlardan biri de Muzaffer Ertoran’ın “İşçi” adlı heykelidir. Heykel, 1973 yılında İstanbul Tophane’deki İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun önüne dikildiği andan itibaren birçok saldırıya uğrar ve zarar görür. Sanatçı Ertoran uzun yıllar zarar gören bölümleri onarır ama sonunda bir gün pes eder. 2016 yılında ise İstanbul Belediyesi neredeyse artık yarım bir torsoya dönüşmüş heykeli tamamen kaldırır.
Bu olayı ilk nasıl öğrendiniz? Bugün neden bu geçmiş olayı ele almayı tercih ettiniz?
İstanbul’a ilk seyahatimi Nisan ortasında yaptım; Christine Thome beni Bienal için yeni bir iş üretmeye davet etmişti. Bu beş günlük bir ziyaretti ve şehirde nasıl bir rota izleyeceğime karar vermem gerekiyordu: Ne üzerine araştırma yapmak istiyordum? Görmek istediğim özel bölgeler, müzeler ya da koleksiyonlar var mıydı?
Evet, müzeleri gezdik ama benim özellikle ilgimi çeken, kaybolmuş ya da hiç hayata geçirilememiş kamusal sanat projelerinin veya yapıların tarihini öğrenmekti. Sonra beni bir zamanlar bir şeyin var olduğu—ya da neredeyse var olacağı—yerlere götürdüler. Bu, olasılıkların hayaletli bir turu gibiydi.
Bu gezintiler sırasında Tophane Parkı’ndan geçtik ve bana orada eskiden bir heykel olduğunu, ancak 2016 yılında kaybolduğunu söylediler. Ama hikâyenin tamamını Bienal ofisine varana kadar anlatmadılar. Oraya vardığımızda duyduklarım beni derinden etkiledi. İşte o zaman Muzaffer Ertoran’ın misyonunu öğrendim—1973’te İşçi heykelini yapmış olmasının yanı sıra, bu heykeli 39 yıl boyunca defalarca onarmış!
Bunu duyduğumda, birkaç yıl önce Santiago’daki Violeta Parra Müzesi için yaptığım bir işi hatırladım. Ulusal şarkıcı ve söz yazarı Violeta Parra’nın son evinden esinlenerek 160 cm yüksekliğinde bir hacim inşa etmiştim; müze koleksiyonunun bir parçası olarak iç mekâna yerleştirilmesi planlanıyordu. Ancak müzeyi ziyaret eden çocuklar yapıya müdahale etmeye, üzerine tırmanmaya başladılar ve tabii ki zarar görmeye başladı. Sonra müze müdürü beni arayıp onarmamı istedi ama ben bunu reddettim. Bir kez bile yapmadım. Eserin etkileşimli olarak tasarlanmadığını, bir güvenlik görevlisi ya da koruyucu bir bariyer konulması gerektiğini açıkladım. Daha sonra aynı müdür, eseri Şili’nin güneyindeki bir şehirdeki bir anaokuluna bağışladığını ve çocukların özgürce oynayabileceğini söyledi. Bu, hayatımda aldığım en aşağılayıcı ve en şiddetli e-postalardan biriydi.
Bu yüzden, İşçi heykelinin hikâyesini duyduğum anda ofistekilere şöyle dedim: “İşte projemi buldum.”
İki benzer hikâye ama farklı sanatçı tutumları olmuş. Çok etkileyici ve düşündürücü. Eserlerinin eninde sonunda yıkılacağından bahsettin. Gerçekten de sıklıkla yapım ve yıkım arasındaki gerilimi araştırıyorsun; “İşçi Sınıfı” işine de bu gerilim yansıyor. Eserinde bir yanda 1973’ten beri heykeli ayakta tutma çabasının hikayesi var ve bu üretim emeğini temsil ediyor; diğer yanda ise seyirciye bir yerleştirme olarak sunduğun kartondan parçalanmış heykel versiyonun var. Bu ikili yaklaşımda, bugünün emeğine nasıl bir gönderme var?
Aslında bunu siz söylediniz. Eser, bir bütünün parçalanması olarak, diğer yorumların yanı sıra, her şeyin kapitalizm tarafından kontrol edildiği bir dünyada maruz kaldığımız çözülmeyi temsil ediyor. İşçi heykelinin başına gelenler (orijinal heykelden bahsediyorum), insanların taşıdığı hayal kırıklığının güçlü bir göstergesi.
Her bireyin kamusal alanı yok etmeye neyin motive ettiğini kesin olarak bilemeyiz, ancak birçok insanı her şeyi yıkıp yeniden başlatmaya iten büyük bir öfke ve hayal kırıklığı olduğu kesin. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyoruz ve en başa dönmek istiyoruz. En azından ben öyle hissediyorum. Ve eğer bu, kendini yok etmeyi gerektiriyorsa, bu da bir olasılık. Dolayısıyla, işçilerin bizzat İşçi heykelini yıkma fikri, sembolik düzeyde son derece anlamlı.
Diğer taraftan mekanla ve zamanla kurduğun bir bütünsellik de var. Eser, Tophane’de Meclis-i Mebusan 35’te sergileniyor ve video kısmı Ertoran’ın heykelinin bir zamanlar bulunduğu noktada sona eriyor. Bu mekânları ve zaman dilimlerini nasıl birbirine bağlıyorsun? Örneğin, 1973 ile 2025 arasında anlatılan bu hikâyenin toplumsal hafızayı tetikleme amacı var mı?
Birkaç kişi bana tarihsel zaman çizelgelerini karıştırmamın önemli olup olmadığını sordu. Ya da bu çalışmanın eğitici bir rol üstlenmesinin benim için önemli olup olmadığını. Şunu söyleyebilirim: Eğer biri eserin arkasındaki araştırmayı merak ederse, bunu açıklamaya her zaman açığım. Ancak izleyicinin, bir şeyin tam olarak ne zaman gerçekleştiğini bilmesinin, eseri deneyimlemesi açısından gerekli olduğunu düşünmüyorum.
Bunu söylüyorum çünkü niyetim hiçbir zaman bir belgesel yapmak değildi. Bu, bir hissi yansıtan kurgu olmayan bir çalışma. Hem kendi inşa ettiğimiz şeyleri yıkma eylemi üzerine kişisel bir düşünce, hem de sanatçılar olarak başkalarına bir şey sunma misyonuyla yarattığımız eserler üzerine bir sorgulama. “İşçi Sınıfı”nı yaratırken kendime şu soruları sordum: İnsanlar bir eseri nasıl karşılıyor? Anlamı zamanla nasıl değişiyor? Başkaları tarafından nasıl sahipleniliyor?
Bir keresinde sanatında “suçlamaktan çok ima etmeyi” tercih ettiğini söylemişsin. Bu bağlamda, “İşçi Sınıfı”nda nasıl bir şeyi ima ediyorsun? Bir direniş ya da umut olabilir mi?
Hım, bilmiyorum, belki de bunu ifade etmiyor. Bir eserin her bireyde uyandırdığı duygu kişiseldir. Bende bir düşünce uyandıran şey, başka birinde tamamen farklı bir his yaratabilir ve bence bu çok güzel bir şey. Ama eğer birine umut veriyorsa, bu harika olur. Enstalasyonun yarattığı alan, bana göre fikirlerin var olduğu bir tür belirsizlik alanını temsil ediyor, bir fikirler limbosu. “İşçi” hâlâ bir olasılık olarak varlığını sürdürüyor. Belki enstalasyon alanını ziyaret eden başka biri de aynı şeyi hisseder… ya da hissetmez…
Bizim ülkelerimizin tarihleri arasında benzerlikler var. Latin Amerika’daki ve Türkiye’deki neoliberal dönüşümler, toplumun yapısını değiştirecek biçimde ve kritik dönemeçlerde emperyalist müdahaleler ile yaşandı. Örneğin, Ertoran’ın heykelinin 1973’te bu kadar saldırıya uğramasının nedenlerinden biri de, o dönemde işçi sınıfının örgütlü olmasıydı. İşçi sınıfına düşman olanlar, onun sembolüne bile tahammül edemiyordu. Bugün ise bir kamu heykeline saldırma olasılığı çok düşük. Kapitalizm artık bu tür yıkımları doğrudan yöneticileri aracılığıyla gerçekleştiriyor; örneğin 2016’da heykelin belediye tarafından kaldırılması gibi. İşçi sınıfının gidişatı dünya genelinde benzer bir seyir izledi.
Bu bağlamda, “İşçi Sınıfı” bugünün mücadelesine ne söyler?
Ben yalnızca bu çalışmanın arkasındaki niyetimden bahsedebilirim ve bu da her ne olursa olsun, sürekli emek vermekle ilgili. Sürekli bir şeyler yapmak zorundayız; bu varoluş düzlemi, bizim icat ettiğimiz şeylerin bir ürünü ve bazen o yaratım geri dönüp bizi rahatsız ediyor. Ya da başkasının işi bizi hedef alıyor (örneğin neokapitalist sistemde olduğu gibi). Sürekli bir inşa etme ve sökme hâli içindeyiz: inşa et, sök; inşa et, sök; inşa et, sök… Bu eser benim için tam da bu varoluş biçimine bir saygı duruşu.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.