Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Barış bir 'komisyon işi' değil sınıfsaldır, mücadele gerektirir

Koca ülkenin insanları, emperyalist ülkelerin ideologları tarafından hazırlanan senaryonun figüranları gibi kullanılıyor. Hiçbir şey öğrenmeleri istenmiyor, ülke içindeki işbirlikçileri "sağlı sollu", senaryo dışına çıkmamak için çabalıyor. Bu çürümüşlüğü ancak örgütlü mücadele, devrim, komünistler temizler.

Ulvi Oğuz

Yayın Tarihi: 07.12.2025 , 00:22

Şu "barış süreci" konusunu konuşmalıyız.

Konuya girmeden iki anıma kısaca değineceğim. 

Almanya'da ilk yıllarım. Genç bir Türkiye İşçi Partili olarak geldiğim bu ülkede partimin etrafında birkaç kişi de olsa insanları toplamaya, onları örgütlemeye çabalıyorum. Stuttgart'ta değişik sol politikaları benimsemiş insanların bir araya geldiği küçük oluşumlar var. Arada bir toplanıp birbirimize neler bildiğimizi göstermek çabasındayız. 

Bu toplantılardan birinde "ulusal sorun" konusu gündemde. Herkes bir şekilde fikirlerini anlatıyor. Ben de söz aldım, özellikle bu konuda Stalin’in kitabından bazı konuları getirdim. Çünkü Stalin’in bu kitabını daha yeni okumuştum. Eğer bu kitap olmasa o günkü bilinç düzeyimle bu konunun üstesinden gelebilmem çok zor olurdu. 

Bu toplantıdan bir süre sonra kulağıma benimle ilgili bir söylenti geldi. Söylenene göre, benim Karadenizli, Pontus kökenli olmamdan hareketle, Kürt sorunu üzerine böyle kararlı konuşmalarımın ardında, fırsat çıkınca Pontus sorununu gündeme getirme bir fikrim varmış. 

İlk, "bu da nereden çıktı" diye düşündüm. Toplantıda söylediklerim, Stalin’e ait sözler. Annemin köyünün adı Romonus. Geçmişinin Doğu Roma İmparatorluğu'na dayandığı açık. Bölgede “kılıç müslümanları, gâvurlar” denilen bir topluluk. Böyle bir mantıkla başlayıp, Pontus devleti kurmak için çalışmak hiç aklıma gelmeyen bir şey.

İkinci anım, mültecilik yıllarımda İngiltere’de Londra’da yaşadığım bir olay. O zamanlarda sanıyorum KSP (Kürdistan Sosyalist Partisi) İngiltere temsilciliği yapan, Kemal Burkay’a yakın, Diyar ismiyle bilinen ve benim de şahsi olarak bildiğim ve sevdiğim genç bir arkadaş. Bir gün geldi, Londra’da Kürt örgütleri olarak bir toplantı düzenlediklerini, Kürt sorunu konusunu bilerek savunan kişi olarak bu toplantıyı yönetmemi istediklerini söyledi. 

"Apo’cular katılacak mı" diye sordum, “hayır onlar katılmıyor” dedi. "Tamam, toplantıya katılırım fakat sadece dinlerim. Yıllardır 'bize ağabeylik yapmayın' diyerek şikayet ettiniz, yönetmeye falan hiç karışmam. Kendi göbeğinizi kesin, böylesi daha iyi" dedim. 

Dediğim gibi yaptım. Apo’culara karşı bu tavrım yeni değildi, 12 Eylül faşist darbesi öncesi TKP'nin Temel Dağıtım Diyarbakır sorumlusu yoldaşımız KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları) yani Apocu’lar tarafından öldürüldü. O günlerde Kürdistan’da giderek güçlenen anti emperyalist, sol, sosyalist örgütlenmelerin sindirilmesi ve mümkün oldukça silinmesi amaçlanıyordu. 

Bu politika bir devlet politikası olarak günümüzde de sürdürülmektedir. Zamanla Kürt burjuvazisinin, küçük burjuvazisinin ve var olan feodallerin siyasetçileri kulvar değiştirerek sağa yöneldi. 

Ülkemizde ortaya çıkan bu siyasi gelişme bölge için ilk değil. Kuzey Irak’ta Sovyetler Birliği ile dayanışma içinde sürdürülen mücadeleden uzaklaşıp ABD'ye yaklaşan Molla Mustafa Barzani sonrası süreçte genel olarak emperyalist ülkelerin desteğine dayanan ittifaklar çerçevesinde sürdürülen siyasetler, doğal olarak Türkiye’ye yansımakta gecikmedi. Solun desteğinden bilerek ve isteyerek uzaklaşan Kürt hareketi emperyalizmin tüm isteklerini kabullenerek, onların desteği ve de koruması altında siyasi çalışmalarını sürdürerek yaşadığımız günlere yelken açtı. 

Kürt hareketi sol politikalardan uzaklaştıkça yaşamın kuralları gereği daha çok emperyalizme yaslanır oldu.  Kürt emekçilerinin, işçilerinin çıkarlarını duymaz hale geldi. Kürt halkının haklarının mücadelesinin verildiği iddiası ile kurulan partilerin programlarında emekten, işçi sınıfı çıkarlarından tek satırla söz edilmiyor. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgedeki feodal ilişki kalıntılarından, ağalık, şeyhlik, şıhlık ilişkilerinin tasfiye edilmesinden hiç söz edilmiyor. Bırakalım bu ilişkileri kaldırmayı düşünmediklerini, Osmanlı'ya öykünme ve şeriat özlemini çağrıştıran söylemleri var. Açıkça söylenen, Lozan karşıtlığı, sevr hayranlığı, Osmanlı’ya öykünme ve Cumhuriyet karşıtlığı var, laik düşünceye, seküler devlete karşı şeriat hayranlığı var. 

Bu durumda, solun ilkelerini ciddiye alan önemli bir kesimin ve özellikle de komünistlerin bunu desteklemesi söz konusu olamaz. İlkelerini inatla savunan sol örgütler ve komünistler Kürt işçi, emekçi ve yoksullarının her zaman dostu olmuştur ve bu dostluk ve proletarya dayanışması her koşulda sürecektir. 

Konuya tarihsel bir gerçeği atlamadan baktığımızda, Mezopotamya'da yaşamış, devlet kurmuş birçok uygarlığa mensup topluluklar var. Bunların içinde Kürtlerden söz edilmiyor. Bölgede, Mezopotamya’da antik çağlarda Sümer, Asur, Akad ve Babil ve başka uygarlıklarından söz ediliyor. Bu uygarlıklar dönemlerinde o bölgede bugün Kürtlerin ataları olarak kabul edilen topluluklar var. İslamiyet'in Arap yarımadası ve Mezopotamya’da yayılması ve Selçuklular'ın İslamiyet'i kabul edişine kadar bölgede Kürt olarak isimlendirilen bir uygarlık görülmüyor. Mezopotamya’nın kuzey ve kuzeydoğusundaki dağlık bölgelerde varlıklarını onlarca isim altında, değişik kabileler olarak sürdüren topluluklar, tarih boyunca varlıklarını değişik egemen uygarlıkların gözetiminde sürdürüyorlar. Ne kendi aralarında birlik olarak ne de tek tek, bağımsız bir topluluk olmak için mücadeleye kalkışıyorlar.

Kapitalizm öncesi tarih elbette bugün yaşayanların ayaklarına pranga vurmaz. Ama insan, bu tarihe baktığında ister istemez aklına, son zamanlarda ortaya atılan, Kürtler arasında yaygınlaşan “ümmet kardeşliği” altında Osmanlı döneminde olduğu gibi bir arada yaşamak fikrinin bu geçmiş dönemin hafızasından etkilendiği fikri geliyor.

Tarihten günümüze büyük devletlerin egemenliği altında yaşamış ve kendi devletini kurmak için baş kaldırmamış bir kolektif tarih anlatısı, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu çok yönlü çöküş dönemini fırsat bilerek, bu topraklarda yaşayan insanların hiçbir ihtiyacını karşılayamayacak, yoksulluğunu daha da derinleştirecek ve de iktidarın bu derin bunalımdan çıkışının önünün açılmasını sağlayacak şekilde tam da emperyalist ülkelerin ikiyüzlü politikacılarının dikte ettiği çerçevenin benimsenmesinde etkili olmuş mudur?

Bölge halklarının kurtuluşunun ortak sınıfsal mücadeleden geçtiğini es geçip meseleyi milliyetçi bir perspektiften ele almak, zaten çözümü imkansız kılıyor. İlk olarak bu "çözüm" görüşmeleri kapsamında Apo’nun kabaran egosunu tatmin için adaya ayaklarını sürüyerek ve itelenerek gittiği iddia edilen heyet ülkenin hangi sorununu çözdü? Zaten çözmesi de beklenmiyor, istenmiyordu. 

Tüm bunlarla birlikte ABD'nin oldukça eski, Ortadoğu'da sınırların değişmesi planlarının uygulanması için görevlendirilen ABD Ankara Büyükelçisi Lübnanlı emlakçı açıkça ağzından çıkarıyor “biz ulus devlete karşıyız” baklasını. Acaba bu bayın sözü ABD için de geçerli midir? Ülkemizdeki bazı politikalar bugün pratik olarak emperyalist politikaların önünü açmaktadır.

Peki o zaman bu son gelişmelerin anlamı ne olabilir? İşte bu konuyu yönetimde olanlar bile tam olarak bilmiyor. Sadece yaptıklarının farkındalar. Sonucunda beklenti nedir, kimse bilmiyor. Bu olanlara bakıldığında bu gelişmelerin ülkenin dinamiklerinden doğan, koşulların dayattığı bir şey olmadığı, atılan adımların sonrasında nereye varılacağını kimsenin bilmediği görülüyor. Bunu apaçık olarak İmralı’ya giden heyette gördük. Önce birisi gittiğini saklamaya çalışıyor, sonra hepsi birden konuştuklarını saklamaya çalışıyor.

Utanacağın bir şey yaptınsa, çocuk musun, neden yaptın? Gidenlerin konuşması yasak, video yayınlamak yasak, yazı yazmak yasak, merak etmek de yasak olabilir, bu daha söylenmedi.

Koca ülkenin insanları, emperyalist ülkelerin ideologları tarafından hazırlanan senaryonun figüranları gibi kullanılıyor. Hiçbir şey öğrenmeleri istenmiyor, ülke içindeki işbirlikçileri "sağlı sollu", senaryo dışına çıkmamak için çabalıyor.

Bu çürümüşlüğü, bu toplu ihaneti ancak, örgütlü mücadele, devrim, komünistler temizler.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.