Sayfa yolu
Bağlama: 'Milli' çalgımızın gayrı milli kökeni
Sercan Kabakçı
Yayın Tarihi: 22.09.2024 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 22.09.2024 , 00:29
Milli içkimizin ne olduğunun aksine, milli çalgımızın ne olduğu konusunda önemli bir tartışma bulunmaz. Kime sorarsanız bağlama diyecektir. En azından son 60 yıldır böyledir bu. Ondan önce belki tanbur ya da ud diyenler çıkabilirdi. 100 yıl önce sorsaydınız, pek az kişinin aklına bağlama demek gelirdi. Bağlama cumhuriyetten sonra, ulus inşa sürecinde yavaş yavaş milli çalgımız oldu. Ondan önce temelinde Bizans mirası bulunan, bugün klasik Türk musikisi diye bildiğimiz müzik ve onun çalgıları makbuldü.
Tipik olarak, ulus inşa süreçlerinde kültürel alanın biçimlendirilmesinde köye dönüş teması önemli yer tutar. Milliyetçiler köye döner, modern ulusal kültürün tuğlalarını köyde arar. İmparatorlukların kozmopolit kültürü reddedilir. Köyde ulusal kültürün bozulmamış, yabancı etkilerle kirlenmemiş olarak yattığı varsayılır.
Bizde de öyle oldu. Gerçi aydınlar köye gidip baktıklarında, köy diye tek bir yerin var olmadığını gördüler. Bereketli vatan toprağı luzumundan fazla çeşitlilik sunuyordu. Tabii bunun üzerinde fazla durulmadı. Yarı hayali yarı gerçek, ortalama bir köy kültürü ve onun doğal parçası olarak bağlama öne çıktı.
O kadar öne çıktı ki, köye dönüşün artçı ürünlerinden biri olarak, önemli ud icracılarımızdan Cinuçen Tanrıkorur, Köyde Sabah adında bir müzik parçası bile yazdı. Köyde sabah derken söz konusu olan, köye tatile gitmiş bir istanbul beyefendisinin sabahı gibidir. Yine de bu parça başarılı bir çalışmadır. Dinlerseniz, baskı altında bağlama gibi davranmaya çalışan ama elinden pek bir şey gelmediğini de hisseden zavallı udun çektiği zorluğu duyabilirsiniz.
Köye dönüşten aldığı ilk itkiye rağmen bağlama uda karşı tam bir zafer ilan edememişti. Radikalliği pek sınırlı burjuva devrimimiz her işini olduğu gibi bu işini de yarım bıraktı. Ama sonraki onyıllarda yaşanan köyden kente göçün yardımıyla bağlama modern yaşamda kendine sağlam bir yer açabildi. Tabii iklim değişikliğiyle gelen istilacı türün, gitarın karşısında ne udun ne de bağlamanın şansı olabilirdi. Ama sonuçta gitar yerli ve milli olmadığına göre, bir milli çalgı olacaksa o bağlamadır.
Bağlama kopuzdan mı geliyor?
Bazen iddia edildiğinin aksine, insanımız geleneklerine çok bağlı değildir. Hızlı değişimlere uyum gösterme konusunda yeteneklidir. Bununla uyumlu olarak bizde kayıt tutma geleneği de pek yoktur. Herhangi bir şeyin izini geçmişe doğru sürmeye çalıştığınızda 150-200 yıldan öncesine kolay kolay götüremezsiniz. Merkezi siyasetle ilgili olmayan konular, özellikle de İstanbul’la değil taşrayla ilgili olanlar çok geçmeden efsaneler ve varsayımlar içinde kaybolur.
Bağlamanın tarihi de böyledir. Bugün internette ya da basılı kaynaklarda şöyle bir aradığınızda karşınıza çıkacak yaygın bilgi, bağlamanın kopuzdan geldiği biçimindedir. Buna göre Türklerin Orta Asya’dan gelirken getirdikleri kopuz, değişerek bugünkü bağlama haline gelmiştir.
Bu açıklama akla yatkındır. Akla yatkın olduğu için de sorgulanmaz. Ancak elde bu açıklamayı destekleyecek pek bir kanıt yoktur. Zaten müziğin modern dönemden önceki tarihi, önemli zorluklar barındıran bir araştırma alanıdır.
Bir kere savaşlar ve sultanların başarıları dururken çalgı çengi işlerini yazmaya pek kimse tenezzül etmez. Hatta müzikle uğraşanların kendileri bile genellikle yazmaz. Bazen seyyahlar geçerken değinir. Onların verdiği bilgiler de sistematik olmaktan uzaktır. Bir yerde bir çalgının çalındığını söylerler ama, çalgı isimleri inanılmaz değişken ve gevşek bir biçimde kullanılır. Örneğin kopuz sözcüğü, genel olarak çalgı anlamına gelir ve birbirine hiç benzemeyen pek çok çalgı için kullanılmıştır. Bir metinde kopuz sözcüğü geçtiğinde, ayrıca betimlenmiyorsa hangi çalgının kastedildiği anlaşılamaz.
İsimleri kadar çalgıların kendileri de değişkendir. Her usta kendi bildiği gibi çalgı yapar. Bu konudaki bilgiler paylaşılmaz, saklanır. Çalgı yaparken herkes çevrede bulduğu yerel malzemeleri kullanır. Ağaç da olur kaplumbağa kabuğu da. At kılı da olur keçi bağırsağı da, metal de, deri de... Üstelik ortada ne katolik kilisesi gibi standartlaştırıcı bir kurum vardır ne de kitle iletişim araçları. Bu koşullarda çeşitlenme artar, adlandırma zorlaşır. Zaten adlandırma ve sınıflandırma sorunları kimseyi kaygılandırmaz. Bağlama bugün bile standartlaşamamış bir çalgıdır. Son 50 yılda bile değişim geçirmiştir.
Aslında çeşitlenmeyi artıran bu nesnel etkiler, gelenek tarafından sınırlanır. Mistik inançlarla da bütünleşen çalgı biçimleri inatla korunmaya çalışılır. Ama topluluk coğrafya değiştirdiyse, din değiştirdiyse, çok sayıda yeni kültürle temas kurulduysa, yazılı kültürün de bulunmadığı durumda, geleneğin inadı kırılır.
Çalgıların genellikle organik malzemeden yapılması da tarih araştırmalarını zorlaştırır. Ahşap çalgılar kolay kolay günümüze kalmaz.
Bu nedenlerle kopuz varsayımının zaten çok güçlü olmadığını söyleyebiliriz. Ancak elimizde bu varsayımı büyük ölçüde geçersizleştiren arkeolojik bulgular da var. Hitit dönemine ait kabartma resimlerde ve mühürlerde, bugün kullandığımız bağlamaya çok yakın çalgıların yer aldığı görüldü.
Dev bir kültür höyüğü: Anadolu
Hititlerin gistibula dediği bu çalgı bağlamayla benzer biçimde tutuluyordu, şelpe tekniğine benzer biçimde parmakla çalınıyordu, hatta sapına takılan püskülüne kadar aynıydı. Aynı resimlerden Hititlerin Anadolu’da yakın zamana kadar kullanılan biçimde çarıklar ve etekler giydikleri, halay çektikleri, zil takıp ve de kolları kaldırıp şıkır şıkır oynadıkları da anlaşıldı.
Söz konusu bulguların elde edildiği kazı alanlarından birinin adı, Hüseyin Dede tepesi. Bu isim zaten fonda bir bağlama sesinin duyulmasına neden olacak türden. Hüseyin Dede Tepesi Hititler zamanında bir yerel dini merkezdi. O zaman orada hangi dede yaşıyordu bilmiyorum. Ama bugünkü ismi bana, aynı bağlamanın aynı tepede, o aynı ritmik vuruşlarla 4000 yıldır çalınageldiğini düşündürüyor.
Böyle olması da beklenir. Bütün Anadolu dev bir höyük gibidir. Kültür katmanları birbirinin üstüne yığılmıştır. Tabii höyüklerdeki kalıntıların aksine, yaşayan insanlar öyle üst üste, birbirine karışmadan durmazlar. Aynı insanlar, Frigler gelince Friglere, Persler gelince Perslere, Yunanlar gelince zamanla Yunanlara benzemeye başlar. Romalılar gelince Yunan isimleri Latin isimlerine döner. Uzaktan baksanız 40 yıllık Romalı sanırsınız. Ama 40-50 yüzyıl sonra Roma’yı da kendilerine benzettiklerini görürsünüz.
Türkler Anadolu höyüğündeki en üst katmanlardadır. Köylü, istilacıya zorluk çıkarmaz. “Anadolu irfânıyla” gidene ağam, gelene paşam demesini bilir. Vergisi azsa müslüman bile olur. Babasının oğlu değildir ya İstanbul’daki imparator... Zaten yeni gelen Türk komşuları da daha geçen sene müslüman olmuştur. Onlar da yerli komşularının kiliselerine, türbelerine gider. Yağmur yağsın, hastalık iyileşsin diye herkes bütün tuşlara basar. Böylece kaynaşır giderler.
Tabii sürecin sadece barışçı biçimde gerçekleştiğini söylemiyorum. “İndik rumda kışladık, çok hayr-u şer işledik.” Bazı tatsızlıklar da olmamış değildir. Ancak istilacıların, kendilerinden belki 10 kat kalabalık olan yerleşik halkları katletmekle tüketebileceği düşünülemez. Bunda bir çıkarları da yoktu. Bu halklar yok olmadılar, dönüştüler. Dönüştük.
İnsanların telli çalgılar kullanmaya ilk önce, yaya gerilmiş ok kirişini tınlatarak başladıkları düşünülüyor. Bugün Batı Afrika’da, çalgı olarak üretilen yaylar hâlâ kullanılıyor. Yaydan sonra insanlar, bir kasnak üzerine birden fazla tel gererek ilk arp benzeri çalgıları geliştirdiler. Bu tür çalgılarda üretilmek istenen her ses için ayrı bir tel germek gerekir. Tellerin uzunluğunu, dolayısıyla üretecekleri sesin frekansını çalarken dinamik olarak değiştirmek olanaksızdır.
Arp sınıfı çalgılardan sonra Mezopotamya’da lut benzeri çalgılar geliştirildi. Bilindiği gibi bu tür çalgılarda teller bir tekne ve bir sap üzerine gerilirler. Parmaklarla bastırarak tellerin tınlayan kısmının uzunluğu çalarken anlık olarak değiştirilebilir. Böylece görece az sayıda telle geniş bir aralıkta sesler üretilebilir.
Bugün lut sınıfı çalgıların ilk formlarına en yakın çalgının tanbur olduğu düşünülüyor. Ancak yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi sınıflandırma meselesi biraz karışık. Çalgılar arasında çok kesin sınırlar yok. Adlar da sürekli birbirinin yerine kullanılmıştır.
Lut biçimli çalgılar Mezopotamya’dan dünyanın geri kalanına yayıldı. İlk ulaştığı yerlerden biri de Anadolu oldu. Ve anlaşılan çalgının Anadolu’daki biçimi epeyce erken bir dönemde yerleşiklik kazandı.
Demek ki bağlamanın kopuzdan gelmediğini, bugün Orta Asya’da çalınan kopuzlarla ortak bir atadan geldiğini, kuzen olduğunu söylemek gerekiyor.
Ludun Orta Asya’ya ne zaman ulaştığını, Türklerin bu çalgıyla İran üzerinden mi Çin üzerinden mi tanıştıklarını bilmiyorum. Ama kuşkusuz Türkler Anadolu’ya geldiklerinde bu tür çalgıların çeşitli versiyonlarını çalıyorlardı. Dede Korkut’ta kopuz çalmayan kahraman yok gibidir. Kopuzun İslama rağmen kutsal sayıldığı hissedilir. Ama bu çalgının ayrıntılı bir betimlemesi yoktur. Belde taşınır, dolayısıyla küçük olması gerekir. Bu durum, Batı Torosların küçük üçtellisinin, Dede Korkut’ta kolça kopuz diye sözü geçen çalgının doğrudan devamı olabileceğini düşündürüyor.
Ancak genel olarak, Türklerin getirdikleri müzik kültürünün Anadolu’daki yerleşik müzik kültürüyle nasıl bir etkileşime girdiği, daha çok araştırılması gereken zengin ve ilginç bir konu.
Sonuç olarak milli çalgımız bağlamanın, gerçi her şeyden daha yerli olduğunu, ama pek de milli sayılamayacağını anlıyoruz. Öte yandan konuyu milliyetçi değil de yurtsever bir duyguyla ele alırsak, üzerinde yaşadığımız höyüğün bütün katmanlarına aynı sevgiyle yaklaşabiliriz. Böyle yaparsak toprağımızla daha anlamlı ve gelişkin bir bağ kurmuş oluruz. Hitit kabartma resimlerinde saz çalan insanları, Taş Tepeler’deki yapıları inşa edenleri, Çatalhöyük halkını, sonra Tales’i ve Heredotos’u, Ayasofya’yı yapanları ve onu yakan Nika ayaklanmacılarını, Şeyh Bedrettin, Mimar Sinan ya da Dadaloğlu kadar yurttaşımız saymamak için bir neden görmüyorum. Kuşkusuz insanlığın ortak mirasıyla bağ kurarken modern devlet sınırlarını ciddiye almak da saçma olurdu. Höyüklere kazmayla dalan defineciler gibi geçmişe yalnızca kendi işine yarayacak şeyleri söküp almak için dalan milliyetçi tarih yazımı, insanlık tarihini anlamayı bir hayli zorlaştırıyor. Ama gerçekte insanlığın bir tek kültürü var. İnsan her yerde aynı insan ve hiçbir yer bize uzak değil. Bugün olduğu gibi geçmişte de “Çin’den İspanya’ya, Ümitburnu’ndan Alasga’ya kadar her mil-I bahrîde, ve her kilometrede, dostumuz ve düşmanımız var.”
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.