Avrupa Futbol Şampiyonası başlarken… Hangileri 'bizim çocuklar?'

"Turnuva boyunca gözlerimiz her milli takımdan 'bizim çocuklar'ı ve onların yaratıcı, sportmen oyunlarını arayacak."

Ahmet Bozalioğlu

16. Avrupa Futbol Şampiyonası başlıyor. Büyük turnuvalar, oynanan futbol iyi olsun olmasın hep heyecan verici oluyor.

Çocukların sokakta top peşinde koşarken kendisini yerine koyduğu dünya yıldızlarının birbirlerine karşı mücadelesi yazlarımızı şenlendiren bir temaşa sundu hep. Pek çoğumuz aradan uzun yıllar geçse de  bu turnuvaların anılarını belleğimizde tutmaya devam ederiz.

Benim Avrupa Futbol Şampiyonası'na  ilişkin en uzak anım 1984 yılına ait. Platini'nin yıldızlaşıp,  kafayla, sağ ya da sol ayakla, yakından, uzaktan attığı gollerle hem gol kralı olduğu hem de takımı Fransa'nın şampiyon olduğu yıl. Fransa'nın rakibi finalde İspanya olmuştu. Maç 0-0 giderken Fransa, İspanya ceza yayının biraz önünde frikik kazanmış ve topun başına Platini geçmişti. O maçta İspanya'yı tutan ben dahil herkes o topun gol olacağından neredeyse emindik ama yine de İspanya kalesini koruyan ve döneminin iyi kalecilerinden olan Arconada'nın tanrısal bir kurtarış yapmasından da tamamen umudumuzu kesmemiştik doğrusu. Bugün gibi anımsıyorum. Forması her zaman ki gibi şortunun üzerinde, elleri belinde topun başında bekleyen Platini hakemin işaretiyle topa doğru geldi ve sağ ayağının içiyle kaleye, içe doğru falso alan bir vuruş yaptı. Gol olacaktı. Orası kesindi ama dünyadaki herkes gibi ben de kısacık bir an, kendi soluna doğru hareketlenen Arconada'nın topu yerle buluştuğu noktada tuttuğunu ve  o tanrısal kurtarışı yaptığını düşünmüştüm. Nereden bilelim tanrısal olanın Arconada'nın değil de Maradona'nın eli olduğunu. Arconada o topu koltuğunun altından kaçırmış, maçın sonuna doğru yanılmıyorsam Tigana'nın attığı golle Fransa finali 2-0 kazanmıştı.

Büyük turnuvalar söz konusu olduğunda “Bizim Çocuklar”ın esamesi pek okunmazdı o zamanlar. Biz hep başka ülkelerin takımlarını tutar, onların futbolcularının kartlarını toplar, golleriyle heyecanlanırdık. Milli Takımımız hem mental hem de futbol olarak çok uzağındaydı büyük turnuvaların. Bizi ve futbolumuzu tanımlayan şey “ezilmedik” oluyordu genelde. “Galibiyet zaferi” çok yaşadığımız bir şey değildi.

Bu futbol anlayışının değişmesinde, 1984 Avrupa Futbol Şampiyonası’na Danimarka’nın başında gidip takımını yarı finale çıkaran, sonraki Dünya Kupası’na Danimarka’nın tarihinde ilk defa katılmasını sağlayan Sepp Piontek’in 1990 yılında Milli Takım’ın başına geçmesinin büyük rolü oldu. Milli Takımın başında sahaya çıktığı ilk hazırlık maçı sıcak bir günde İzmir Atatürk Stadyumu’nda oynanmıştı. Türkiye’nin halâ en büyük stadı olan Atatürk Stadyumu hatırı sayılır bir şekilde doluydu. Sıcağa ve tatsız tuzsuz maça rağmen keyfimiz, umudumuz yerinde ayrılmıştık maçtan. Bizim için hikâyenin “ezilmedik” faslının bittiğine dair güçlü bir hissimiz vardı. İlginçtir Piontek Milli Takım’la çıktığı maçlarda başarılı olamasa da bu duygumuz çok zarar görmedi diye hatırlıyorum. Sonuçların kötü olmasına karşın “Avrupai” bir futbol oynuyorduk. Piontek maçlardan sonra bağırmadan ama kararlı bir şekilde konuşuyordu ve sonraki on yıla damgasını vuracak yeni bir futbol jenerasyonunu inşaa ediyordu. Sadece futbolcuları değil belli ölçülerde, sonraki yılların öne çıkan teknik direktörü Fatih Terim’i de eğittiğini söylemek gerekir. Artık ne kadar yapabildiyse.

1996 yılına gelene dek büyük turnuvalar bizim için başkalarının oynayıp bizim seyrettiğimiz turnuvalar olma özelliğini korumaya devam etti. 1996 yılında ise tarihimizde ilk kez Avrupa Futbol Şampiyonası’na, Piontek’in temelini attığı Fatih Terim’in teknik direktörlüğünü yaptığı kadroyla katıldık. Oynadığımız üç maçta gol atamadık ve 0 puanla grubumuzda sonuncu olduk. O turnuvanın akıllarda kalan tek sahnesi ise şimdilerin vekil kabadayısı, futbolculuğunda da kazmalığıyla meşhur Alpay’ın ilk maçta Hırvat futbolcu gole giderken ona adeta eskortluk yapması ve yapmadığı faul gerekçesiyle Fair Play ödülü almasıydı. Alpay henüz ortada AKP’nin esamesi okunmazken sergilediği krizi kendisi için fırsata çevirme yeteneği ile AKP öncesi AKP’li olarak karşımıza çıkıyordu. 

Piontek’le futbol dünyamıza giren iyimserlik ve bir tür ekabirlik Fatih Terim’le birlikte başka bir şeye dönüşmüştü. Hırslı, kazanmak için yapmayacağı şey olmayan, futbolu sahada sadece futbola dair enstrümanlarla değil de adeta tüm psikolojik harp teknikleri ile oynayan, genelde kazanan, kazanamadığında ise kendisinin dışında herkesi suçlayan, kibirli, küçümseyici ve karşısında rakip değil düşman gören bir anlayış... Bu anlayışı kuşkusuz Fatih Terim icat etmedi. O iyi bir icracı olarak futbol piyasasının ihtiyaçlarına cevap verdi. Futbol piyasanın ihtiyaçlarına en iyi cevapları veren teknik direktör bu cevapları en iyi karşılayan oyuncularla buluştuğunda yıl 2008’di ve Milli Takım tarihinde üçüncü kez finallere katılıyordu. Turnuvanın sürprizini yapan milliler yarı final oynadıkları maçta Almanya’ya yenilerek finalin kapısından döndüler. 

Başta Fatih Terim olmak üzere bu dönemin futbol aktörlerinin aldıkları kupalar, bulundukları takımların yer aldığı şampiyonalar meydan savaşı kazanmış komutanlar gibi apoletlerine işaretlendi. 

2020 Avrupa Futbol Şampiyonası Fatih Terim’le anlatmaya çalıştığımız futbol anlayışının daha rafine hale geldiği bir dönemde oynanıyor. Futbolcularımız artık daha fazla futbol bilgisine sahipler. Oynadıkları kalburüstü ligler, oynadıkları takımlarda aldıkları süreler bunu işaret ediyor. Ve bu özellikleri Milli Takım’ı turnuvanın gizli favorileri arasına sokuyor. Öte yandan piyasanın çok sevdiği ifadeyle bu futbolcuların “bireysel etkinlikleri çok üst düzeyde planlanıyor.” Kendilerini sadece bir atlet olarak değil bir ürün olarak da inşa ediyorlar. Dua ederken, kandil kutlarken, Atatürk’ü anarken ve “Reis”e imzalı forma verirken görüyoruz onları. Milli duygularının çok yükseldiği zamanlarda asker selamı vermeyen arkadaşlarının boğazını sıktıkları, yakasına yapıştıkları da oluyor. Büyük paralarla oynayıp büyük duygulara hizmet ediyorlar. Zamanımızın tüm AKP’lileri gibi... AKP’li çocuklar gibi... Acaba “Bizim Çocuklar” buradan mı çıkıyor? Ya da tersine soralım buradan çıkan şey “bizim” olabilir mi?

Bu tabloda eğreti duran ama tabloya baktıkça tablodaki anlamı artan yegâne isim Teknik Direktör Şenol Güneş. Hem eğitici kimliği, hem de sporcu karakteriyle, zamanımızın para ve milliyetçilikle hırsını pekiştirirken aklını yitiren futbol ikliminin dışında bir karakter olarak öne çıkıyor. Bu zamana ait değil ama bu zamanın aşırılıklarını törpülemek ve tabloya akıl katmak konusunda işlevli. "5'li Çete"nin üyesi federasyon başkanı, kendi sarayında yaşayan Cumhurbaşkanı ve egosu şişkin futbolculardan oluşan aşırılıklar kumpanyasında manzarayı hepimiz için katlanılabilir kılan bir denge unsuru olarak da görebiliriz Güneş'in görevini. Şimdiye kadar başarıyla yerine getirdiği bu görevi bakalım daha ne kadar sürdürebilecek bu "futbol bilgesi"?

16. Avrupa Futbol Şampiyonası UEFA’nın daha fazla para ve kar hırsını perdelemek için kullandığı  “turnuva heyecanını daha fazla ülkede yaşatmak” bahanesiyle 11 ülkenin ev sahipliğinde 24 takımla oynanacak. Açılış 11 Haziran akşamı Roma Olimpiyat Stadyumu’nda oynanacak Türkiye-İtalya maçıyla olacak. Bakalım bu turnuvada “güzel oyun”dan aklımızda ne kalacak? Kâr hırsının, milliyetçi hezeyanların, kazanmak için her şeyi mübah gören anlayışların, futbolu her anını planlanabilir bir mühendislik olarak görenlerin sıkıcı oyunları mı? Yoksa oyunun tüm yaratıcılığını sahada ortaya koyarken sokaktaki çocukların yerine geçebilecekleri kimselere dönüşen, hâla “güzel oyun”a inanan “bizim çocuklar” ve onların oyunları mı? Turnuva boyunca gözlerimiz her milli takımdan “bizim çocuklar”ı ve onların yaratıcı, sportmen oyunlarını arayacak.