Sayfa yolu
Atatürk Orman Çiftliği’nde kim, nerede durdu?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Mehmet Erkin
Yayın Tarihi: 11.09.2026 , 01:00
Atatürk Orman Çiftliği’nde artık planlardan ya da gelecekte ortaya çıkabilecek bir yapılaşma tehdidinden söz etmiyoruz. Planlar yapıldı. Yargıya gidildi. İptal kararları verildi. Yeni planlar hazırlandı. Ruhsatlar düzenlendi. Sonunda yapılar da tamamlandı.
Eskişehir Yolu boyunca ilerlerken bugün karşımıza çıkan tablo, yıllara yayılan bu planlama sürecinin fiziksel sonucu. Medipol Üniversitesi ve hastane yapıları bir tarafta, Türk-İş’in yeni genel merkezi diğer tarafta. Biraz ötede Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, çevresinde alışveriş merkezleri ve yoğun yapılaşma…
Bütün bunların ortasında ise giderek küçülen ve parçalanan Atatürk Orman Çiftliği. AOÇ’nin yeşil bütünlüğü aşınmıyor; parça parça yok ediliyor.
Burada mesele tek tek binaların mimarisi ya da kimin hangi yapıyı kullandığı değil. Asıl mesele, Cumhuriyet’in Ankara’ya bıraktığı en önemli kamusal ve mekânsal miraslardan birinin hangi planlama kararlarıyla, hangi kurumların tercihleriyle bugünkü hale getirildiği.
Bir başka soru daha var: Bütün bunlar olurken Ankara Büyükşehir Belediyesi nerede durdu?
İktidarın sansür kararı sonrası açtığımız yeni X hesabımızı https://x.com/soLHaber2026 adresinden takip edebilirsiniz. Bu saldırılara boyun eğmeyeceğiz. Yanımızda olmak, desteğinizi sunmak için soL'a abone olun.
Boş arazi değil, yeşil kalması gereken bir kuşak
Bu bölgeye harita üzerinde boş birkaç parsel gibi bakıldığında yapılan tartışmanın özü baştan kaybediliyor.
Atatürk Orman Çiftliği, birbirinden bağımsız imar adalarının toplamı olarak kurulmadı. Üretim, tarım, doğa, kamusal yaşam ve Ankara’nın gelişmesi birlikte düşünülerek oluşturulmuş büyük bir Cumhuriyet projesiydi.
Bu nedenle AOÇ’nin bütünleyicisi olan alanların değeri, üzerlerine ne kadar yapı yapılabileceğiyle ölçülemez. Tam tersine, Ankara batıya doğru büyüdükçe bu alanların yapılaşmadan korunmasının önemi artıyor.
Eskişehir Yolu-Dumlupınar Bulvarı aksı bunun en açık örneklerinden biri. Bölge bugün büyük alışveriş merkezleri, kamu yapıları, iş merkezleri, üniversiteler ve yoğun ticari kullanımlarla çevrilmiş durumda. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının büyük yerleşkesi de aynı aks üzerinde.
Böylesine yoğun bir yapılaşmanın arasında AOÇ topraklarının yapması gereken iş son derece açık olmalıydı: Yeşil kalmak. Kent içinde yapılaşmalar arasında bir ara bölge, bir tampon, nefes alınabilecek kesintisiz bir yeşil kuşak oluşturmak.
Bunun yerine bu alanlara yeni yoğun kullanımlar getirildi. Bir üniversite ve hastane yerleşkesi, birkaç binadan ibaret değil. Öğrencileri, çalışanları, hastaları, hasta yakınlarını, servisleri, ambulansları, otoparkları ve gün boyunca devam eden araç hareketliliğini beraberinde getiriyor.
Büyük bir sendika genel merkezi de çalışanları, toplantıları, kongreleri, ziyaretçileri ve servis ihtiyaçlarıyla benzer biçimde çevresindeki ulaşım sistemine yeni yük bindiriyor.
Nitekim gelinen noktada, 2026 yılında aynı bölgede Medipol Üniversitesi Hastanesi ile sendika genel merkezinin oluşturacağı ulaşım ve trafik sorunlarına yönelik yeni yol ve kavşak düzenlemeleri Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin önüne geldi.
Önce yoğun kullanım kararı veriliyor. Yapılar ortaya çıkıyor. Ardından bu yapıların yaratacağı trafik sorunlarını çözmek için yeni planlama müdahalelerine ihtiyaç duyuluyor. Oysa şehircilik bunun tersinden başlamalıydı.
Bu bölge böyle bir yoğunluğu kaldırır mı? Bu kullanım burada gerekli mi? Aynı ihtiyaç Ankara’nın başka bir yerinde karşılanabilir mi? Daha önemlisi: AOÇ’nin bu parçasını yapılaştırmak yerine yeşil bırakmak Ankara için daha büyük bir kamu yararı sağlamaz mıydı?
Bakanlık birkaç dakika ötede
Tablonun ironisi de burada başlıyor.
AOÇ’nin bu bölümüne ilişkin planlama kararlarını hazırlayan kurum Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı.
Bakanlığın kendi devasa yerleşkesi ise aynı bölgenin birkaç dakika ötesinde.
Çevreyi korumakla görevli Bakanlık bir tarafta; AOÇ’nin yeşil bütünlüğünün yeni yapılaşmalarla parçalandığı alanlar diğer tarafta. Üstelik Bakanlık binasının bulunduğu geniş kesimin kendisi de Ankara’nın batı yönündeki yapılaşması içinde yeşil sürekliliğin korunabileceği son derece değerli bir bölgenin parçası.
Buna alışveriş merkezlerini, kamu yapılarını, üniversite ve hastane kompleksini, sendika genel merkezini eklediğinizde karşınıza çıkan şey artık münferit plan değişiklikleri değil. Bir kentsel tercih çıkıyor.
Yeşil kalması gereken alanın yapılaştırılması tercihi. AOÇ’nin bütün olarak korunması yerine parseller üzerinden değerlendirilmesi tercihi. Kentin yeni yeşil alanlara ihtiyaç duyduğu bir dönemde mevcut yeşil kuşağın üzerine yeni yapı yükleri bindirilmesi tercihi. Adında “çevre” ve “iklim değişikliği” bulunan Bakanlığın kendi kapısının birkaç dakika ötesinde gerçekleşen bir tercih. Burası Türkiye.
Sonra karşımıza o dava çıkıyor. Ancak dosya burada daha da ilginç hale geliyor. Çünkü Türk-İş için getirilen plan kararına karşı TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yargıya gitti. Ankara Büyükşehir Belediyesi de açılmış davada müdahil olarak yer aldı.
Ankara 16. İdare Mahkemesi planı iptal etti. Mahkeme değerlendirmesinde taşınmazın AOÇ arazisinin bütünleyicisi olduğuna dikkat çekildi; bilirkişi incelemesinde ise söz konusu kullanım için başka alanların bulunabileceği ve getirilen kullanım kararının AOÇ’nin kuruluş amaç ve hedefleriyle bağdaşmadığı tespit edildi.
Buraya kadar Ankara Büyükşehir Belediyesinin tutumu anlaşılabilir. Planlama işlemine karşı açılmış davada, AOÇ’nin korunması yönündeki hukuki mücadelenin yanında yer alıyor. Sonra bir şey oluyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi davadaki müdahilliğini geri çekiyor. Bu, üzerinde durulması gereken kırılma noktası. Çünkü müdahillikten çekilmenin ardından süreç sona ermiyor.
İptal kararından sonra Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı 30 Mayıs 2024 tarihinde yeni bir planlama kararıyla alanı bu kez “Özel Sosyal Tesis Alanı” olarak düzenliyor. Etimesgut Belediyesi yeni plana dayanarak inşaat ruhsatını veriyor. Yapı yükseliyor ve bugün Türk-İş Genel Merkezi olarak kullanılıyor.
Ortada bu durumda cevap bekleyen çok basit bir soru var: Ankara Büyükşehir Belediyesi, AOÇ’nin korunması amacıyla müdahil olduğu bir davada neden daha sonra müdahillikten çekildi?
Daha da önemlisi: Yargı kararıyla plan iptal edilmişken, Bakanlık aynı bölgede yeni bir planlama işlemi yaptığında neden bu kez hukuki mücadele sonuna kadar sürdürülmedi?
Bu soruların cevabı “belediye hiçbir şey yapmadı” cümlesinden çok daha önemli. Çünkü belediye bir şey yaptı. Önce karşı tarafta durdu. Sonra geri çekildi. Tam da açıklanması gereken yer burası.
Etimesgut: Dava açmak mümkünken neden ruhsat vermek tercih edildi?
Sürecin bir başka aktörü de Etimesgut Belediyesi. Burada da kurumun ne yaptığı kadar, ne yapmadığı önem taşıyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının 2022 yılında hazırladığı plan yargıya taşındı. Mimarlar Odası’nın açtığı dava sonucunda Ankara 16. İdare Mahkemesi planı iptal etti. Mahkeme kararında taşınmazın AOÇ arazisinin bütünleyicisi olduğu vurgulanırken, bilirkişi incelemesi de getirilen kullanım için Ankara’da başka alanların seçilebileceğini ortaya koyuyordu.
Bakanlık iptal kararından sonra geri adım atmadı. 30 Mayıs 2024 tarihinde yeni bir plan hazırladı ve alan bu kez “Özel Sosyal Tesis Alanı” olarak düzenlendi. Ardından Etimesgut Belediyesi inşaat ruhsatını verdi.
Burada mesele belediyenin ruhsat verme yetkisinin bulunup bulunmadığından ibaret değil. Asıl soru daha önce yargı tarafından iptal edilmiş, AOÇ ile ilişkisi mahkeme kararına ve bilirkişi raporuna yansımış bir planlama tercihinin yeni bir planla yeniden karşısına çıktığında Etimesgut Belediyesinin nasıl bir tutum aldığı.
Belediyenin önünde iki yol vardı. Yeni planın hukuka ve şehircilik ilkelerine uygun olmadığını düşünüyorsa yeniden yargıya gidebilirdi. Ya da Bakanlığın yeni planını veri kabul ederek ruhsat sürecini işletebilirdi. İkinci yol seçildi.
Üstelik Türk-İş yetkililerinin o dönemde yaptığı açıklama sürecin başka bir boyutunu da ortaya koyuyor. Yetkililer, Ankara Büyükşehir Belediyesi ile görüşüldüğünü, ABB’nin davalardaki müdahilliğini kaldırdığını ve Etimesgut Belediyesinin de ruhsat verdiğini açıkça söylüyor. Bu açıklamanın üzerinde durmak gerekiyor.
Bir tarafta başlangıçta yargı sürecine katılan Ankara Büyükşehir Belediyesi. Sonra müdahillikten çekilme. Diğer tarafta yeni Bakanlık planını yargıya taşımak yerine ruhsat düzenleyen Etimesgut Belediyesi. Ardından yükselen ve bugün tamamlanmış olan yapı.
Dava açmak mümkünken neden ruhsat vermek tercih edildi? Bunun nedeni görevin gereğinin yeterince yerine getirilmemesi mi? Bakanlığın planlama tercihine verilen siyasi-idari bir destek mi? Merkezi yönetimle karşı karşıya gelmekten kaçınma düşüncesi mi?
Bu soruların cevabını, elde bunu açıkça ortaya koyan bir belge olmadan bizim vermemiz doğru olmaz. Ama soruları sormak zorundayız. Çünkü sonuç ortada. AOÇ’nin bütünleyicisi olduğu yargı kararlarına kadar giren bir alanda bugün bina tamamlanmış durumda.
Önce yoğunluğu yarat, sonra trafik sorununu çöz
Üstelik hikâye yapının tamamlanmasıyla da bitmiyor.
Medipol Üniversitesi ve hastane kullanımı ile Türk-İş Genel Merkezi’nin bölgeye getirdiği yeni yoğunluk, şimdi ulaşım düzenlemelerini de beraberinde getiriyor.
Bu durum aslında en başından beri sorulması gereken şehircilik sorusunu önümüze yeniden koyuyor: Bu yoğun kullanımlar neden buraya getirildi?
Dumlupınar Bulvarı zaten Ankara’nın en yoğun ulaşım akslarından biri. Paralel yollar ve bağlantılar da özellikle çalışma saatlerinde önemli bir trafik yükü taşıyor. Böyle bir bölgeye üniversite, hastane ve büyük bir genel merkez gibi yüksek hareketlilik yaratan kullanımlar ekleniyorsa, bunun sonucu sonradan keşfedilmiş bir sorun sayılamaz. Hastane trafik yaratır. Üniversite trafik yaratır. Genel merkez trafik yaratır. Otopark ihtiyacı doğurur. Yeni kavşaklar, yeni yol düzenlemeleri, yeni altyapı müdahaleleri gündeme gelir.
Tam da bu nedenle şehircilik, önce yapıyı yerleştirip sonra yarattığı problemi çözmeye çalışmak değildir. Doğru soru planlama yapılırken sorulur: Bu kullanımın yeri burası mı?
AOÇ’nin bu bölümünün Ankara’ya asıl katkısı yeni yapı üretmek değil, giderek yoğunlaşan batı aksında yeşil bir ara bölge olarak kalmak olmalıydı. Bugün gelinen noktada ise bunun tam tersi yapılıyor. Önce yeşil alanın içine yoğun kullanım getiriliyor. Ardından o kullanımın oluşturduğu sorunları karşılamak için yeni düzenlemeler yapılıyor. Böylece bir yapılaşma kararı, kendi çevresinde başka müdahaleleri de zorunlu hale getiriyor. AOÇ’nin yeşil bütünlüğü işte böyle parça parça yok ediliyor.
Bir de Ankapark var
Bu noktada aynı coğrafyanın ortasında duran devasa bir başka örneği görmezden gelemeyiz: Ankapark.
Melih Gökçek döneminin simge projelerinden biri. Yüz milyonlarca dolarlık kamu kaynağının harcandığı, yıllarca hukuki ve şehircilik tartışmalarının merkezinde kalan dev bir lunapark.
Ankapark’ın AOÇ üzerinde kurulmasına ilişkin planlama ve kullanım kararları yıllarca yargıya taşındı. Meslek odaları AOÇ’nin tarihsel, doğal ve tarımsal bütünlüğünün korunması gerektiğini savundu; proje hakkında çok sayıda dava ve yargı kararı ortaya çıktı. Buna rağmen yapılaşma gerçekleşti. Dev yapılar, oyuncaklar, yollar, otoparklar ve tesisler AOÇ toprağının üzerine yerleşti.
Bugün ise aynı alan başka bir tartışmanın konusu.
Ankara Büyükşehir Belediyesi bir yandan AOÇ’de yaklaşık 940 bin metrekarelik Atatürk Çocukları Doğal Yaşam Parkı’nı hizmete açtı. Alanın önemli bölümü yeniden yeşillendirildi; yüz binlerce metrekare çim alan, ağaçlar, çalılar, yürüyüş ve bisiklet yolları oluşturuldu. Bu, AOÇ bakımından olumlu ve görmezden gelinmemesi gereken bir tercih.
Fakat Ankapark’ın kendisi bakımından başka bir süreç de yürütülüyor. Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 13 Ekim 2025 tarih ve 1462 sayılı kararıyla Ankapark içerisindeki sosyal tesislerin, büfelerin, otoparkların, çay bahçelerinin ve diğer işletmelerin kalan intifa süresince ihale yoluyla kiraya verilmesinin önü açıldı.
İşte burada yeni bir hukuki ve siyasal soru doğuyor. Yıllarca yargı kararlarına konu olmuş, AOÇ’nin kullanım biçimini kökten değiştirmiş devasa bir fiilî durum ne olacak? Ortadan mı kaldırılacak? AOÇ’nin özgün niteliğine mi döndürülecek? Yoksa mevcut yapıların içine yeni işlevler yerleştirilerek kullanılmaya devam mı edilecek?
Son alınan kararlar üçüncü seçeneğin giderek ağırlık kazandığını gösteriyor. Bunun hukuki anlamda geçmişteki planlama işlemlerini geriye dönük olarak hukuka uygun hale getirdiğini söylemek mümkün değil.
Ancak başka bir sonuç yaratıyor: Yargı kararlarına rağmen ortaya çıkmış fiilî durumun gündelik hayatın olağan bir parçası haline gelmesi. Başka bir ifadeyle, hukuken tartışmalı bir yapılaşma ortadan kaldırılmak yerine yeni işlevlerle kullanılmaya devam edildikçe, toplumun gözünde normalleşiyor. Bu da fiilen bir meşrulaştırma etkisi yaratıyor.
Melih Gökçek’in AOÇ’ye bıraktığı en büyük fiziksel miraslardan biri böylece ortadan kalkmıyor; kullanım biçimi değiştirilerek yaşamaya devam ediyor.
Yönetimler değişiyor, AOÇ üzerindeki baskı sürüyor
Medipol başka bir dosya. Türk-İş başka bir dosya. Ankapark başka bir dosya. Bakanlık binası, alışveriş merkezleri ve çevredeki diğer yoğun kullanımların her birinin ayrı hukuki geçmişi var.
Bunları tek bir gizli planın parçaları olarak göstermeye gerek yok. Böyle bir iddiaya ihtiyaç da yok. Çünkü yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan fiziksel tablo yeterince açık: AOÇ’nin yeşil bütünlüğü parça parça yok ediliyor.
Bir parçada Bakanlık plan yapıyor. Bir parçada mahkeme iptal ediyor, yeni plan hazırlanıyor. Bir belediye davaya müdahil oluyor, sonra çekiliyor.
Başka bir belediye ruhsat veriyor. Bir başka bölümde yıllar önce yapılmış devasa tesisler yeni kullanım kararlarıyla ayakta tutuluyor.
Aktörler değişiyor. Planların adları değişiyor. Kullanım kararları değişiyor. Fakat her defasında AOÇ biraz daha yapılaşmış bir Ankara’nın ortasında kalıyor.
Bu nedenle tartışılması gereken artık tek bir planın hukuka uygunluğu değil. Ankara’nın Atatürk Orman Çiftliği’ni gerçekten korumak isteyip istemediği.
Merkezi yönetimin tercihi büyük ölçüde ortada. Asıl açıklanması gereken, kendisini Ankara’nın tarihsel ve kamusal değerlerinin koruyucusu olarak tanımlayan yerel yönetimlerin bu süreçlerde neden daha kararlı bir hukuki ve siyasal tutum ortaya koyamadığı.
Özellikle Ankara Büyükşehir Belediyesi bakımından soru hâlâ cevap bekliyor: AOÇ’yi ilgilendiren bir davada müdahil olacak kadar önemli bulduğunuz hukuki itirazdan neden daha sonra vazgeçtiniz?
Etimesgut Belediyesi açısından soru da aynı açıklıkta: Dava açmak mümkünken neden ruhsat vermek tercih edildi?
Ankapark bakımından ise soru başka: Yargı kararlarıyla yıllarca tartışılmış bir fiilî durum neden ortadan kaldırılmak yerine yeni kullanımlarla kalıcılaştırılıyor?
Bu soruların hiçbirinin cevabı “geçmiş yönetim yaptı” olamaz. Çünkü bugün verilen kararların sorumluluğu bugünün yöneticilerine ait.
Atatürk Orman Çiftliği’nde bugün tartışılması gereken de tam olarak bu: Kim, hangi kararı verdi? Kim karşı çıktı? Kim geri çekildi? Kim ruhsat verdi? Kim olup biteni seyretmekle yetindi?
AOÇ’nin bugünkü hali, Cumhuriyet'e karşı hangi rant ve hangi sömürü sınıfı için yapıldığı yönündeki sorulara verilecek cevapların toplamı.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.