Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'Antiemperyalizm yeni beraberliğin ilk adımı olur' başlıklı söyleşi üzerine

Söyleşi sırasında geçen bazı ifadeler var ki, beni bir kez daha düşünmek zorunda bıraktı. Sol içinde dostça, birbirini anlamak ve birbirinden öğrenmek adına bunları özetle not düşmeyi görev bildim.

Cemil Fuat Hendek

Yayın Tarihi: 16.09.2023 , 08:12 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Osman Çutsay'ın 14.09.2023 tarihinde soL'da yayınlanan Sadık Usta ile söyleşisini dikkat ve giderek artan bir ilgiyle okudum. En başta, daha önce de bazı yazılarını okumuş olduğum Usta ile birbirine yakınlaşan, dahası birbiriyle örtüşen düşüncelere sahip olduğumuzu okumaktan sevinç duyduğumu söylemek isterim. Öte yandan söyleşi sırasında geçen bazı ifadeler var ki, beni bir kez daha düşünmek zorunda bıraktı. Sol içinde dostça, birbirini anlamak ve birbirinden öğrenmek adına bunları özetle not düşmeyi görev bildim.

Birincisi: "(...) bizim gibi demokratik devrimini henüz tamamlayamamış (...) ülkelerde..." (kalın harfler benden)

Uzun yıllar öncesinden takıldığım bu saptamanın -70'li yıllarda parçası olduğum TKP de içinde olmak üzere- Türkiye sosyalist hareketinin başına pek çok dertler açmış olduğu kanısındayım. Ülkemizle ilgili bu saptama, solun önemli bir parçasının "devrimini tamamlayamamış burjuvazinin yarım bıraktığı işleri tamamlama görevi" üstlenmeye soyunmasına yol açtı.

Bir zamanlar, iyi niyetin de ötesinde, devrimci yaklaşımı konusundan hiç şüphe duymadığım hem TKP'nin UDC Programı üzerine tartışmalarımızda pek az sayıdaki kendi yoldaşıma, hem de TİP, TSİP, KKDK, KOMKAR mensubu bazı yakın arkadaşlarıma sormuşluğum var: Burjuvazinin iktidara gelişine bağlı olarak ele alınan bu  "burjuva demokratik devrimleri"
a) ne zaman tamamlanır?
b) Tamamlanması için bir ülkenin toplumsal yaşamında, alt ve üst yapılarda hangi dönüşümlerin gerçekleşmesi gerektiği üzerine bağlayıcı bir kurallar manzumesi var mıdır?
c) Bu dönüşümlerin kalem kalem saptanarak bir çetele tutulması olanaklı mıdır?
d) İddia sahiplerinin tamamlanmadığını düşündükleri dönüşümler burjuvazinin gündeminde gerçekten "olmazsa olmaz" bir yer tutmakta mıdır?
e) Tüm dünyada bu dönüşümlerin tam ve eksiksiz olarak tamamlandığı ülkeler hangileridir?

(Bugüne dek bu sorulara "ama"lar içermeyen, birbiriyle çelişmeyen, gerçekten kapsamlı ve bağlayıcı yanıtlar alabilmiş değilim.) 

Kanımca bu "tamamlanmamışlık savı" burjuvaziye aslen ülkeden ülkeye değişen, burjuvazinin kendisine temel görev edinmediği, konjonktüre ve güçler dengesine göre programına koyup koymayacağı belli olmayan bir dizi hayalî misyonlar yüklüyor.

Böylece sadece solun bazı kesimlerinin sosyalizm hedefini ötelemesine, araya başka hedefler koymasına neden olmakla kalmıyor. On milyonlarca emekçinin kafasında "bu devrimler tamamlanırsa burjuva demokrasisinin daha iyi bir düzene kavuşacağı" imajını yaratıyor.

Ardından gelsin "ileri demokrasi", "anti-tekel demokrasi", "halk demokrasisi" ilah... Şu belalı, kimin neyi kastettiği belirsiz "demokrasi" kavramının önüne arkasına, yanına yöresine iliştirilen eklerle yaratılan uyduruk "sistem" önerileri.

Aslına bakılırsa, burjuvazinin, özellikle 18. ve 19 yüzyıllardaki düşünce babalarının aydınlanmaya ışık tutan önerilerini eksiksiz olarak tümüyle gerçekleştirmek gibi bir tasası hiçbir zaman olmadı!

Nitekim, tarihsel olarak baktığımızda, ekonomik gücü zaten çoktan elinde toplamış olan burjuvazinin iktidarı ele geçirdiği (devrimini yaptığı) ve varoluşu için temel gereksinimlerini garanti altına aldığı andan itibaren, yedeğine aldığı tüm emekçi yığınlara ihanet ettiğini, ortaya koyduğu hedeflerden adım adım geri çekildiğini görüyoruz. (Kraliyet ve unvanlarla dolu asiller soytarılığına bakılırsa, İngiltere'de burjuva devrimi pek olmadı galiba(!). Burjuva devrimini tamamlayamadığı için halen kralların, kraliçelerin hüküm sürdüğü zavallı İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda, İspanya'nın da "devrimler" konusunda pek adı geçmiyor zaten. "Burjuva Devrimi" dendiğinde herkes hemen Fransa'ya bakar. Orada da bir yanda tarihsel/toplumsal bir sıçrayışın, öte yanda devrimden geri kaçışın ve emeğe ihanetin tarihini okuyoruz. Burjuvazinin iktidar mücadelesinin birer uzantısı olan "İngiliz sömürgecilerine karşı savaş", "Kuzey-Güney arasındaki içsavaş" konularında ABD de ülkemizde pek üzerinde durulmayan bir örnektir. Sadece ülkemizdeki "mandacılar" değil, tüm dünyada burjuvazinin "demokratik düzen" söz konusu olduğunda parmakla gösterdiği o ülkenin bugününe ve tarihine dikkatli bir bakış öneririm. Burjuvazinin iktidarı ve "yeni" toplumsal düzeni devlet aparatıyla, yasalarla, silahlı-silahsız örgütler ve düşünce dünyasını yaygınlaştıracak okullar ve enstitüler kurduktan sonra da feodal ilişkilerin yaşamaya devam ettiğinin en güzel örneği yine -bizim değil burjuvazinin demokrasi şampiyonluğu ile övündüğü- ABD'de. Siyahlara, Latinolara, Çinlilere karşı militanca -kimi zaman silahlı- düşmanlık güden legal ve illegal örgütlenmelere bakın. Üstelik bu "feodal kafalılar"ın ABD Senatosu'nda, eyalet valiliklerinde, adalet mekanizmasında, poliste, orduda açıktan faaliyeti de malum. ABD'de tamamlanmamış bir burjuva devrimi mi var?)

Hayal peşinde koşmaya son vermek gerekiyor: Burjuvazinin iktidara gelme mücadelesi, salt tarih sahnesine çıkmış olan işçi sınıfının varlığı nedeniyle kendi içinde çelişen, iktidarı devraldığı andan itibaren feodalizmin kimi ayrıntılarına özenen, aynı zamanda karşıdevrimi de içeren öğelerle doludur. Nitekim iktidara geldiği tüm ülkelerde daha ortada fol yok, yumurta yokken kendi mezar kazıcısına karşı eski düzenin sahipleriyle el ele tutuşuverdiği bir tarihsel gerçek.

Örneğin, işgücünün "özgür dolaşımını" sağlarken, gümrük duvarlarını yükselten ve işgücünü bu duvarlar (ülke sınırları) içine hapseden burjuvazi değil midir? Kaç ülkede asiller iktidardan alaşağı edildikten sonra toprakları ve servetleri kendilerine iade edilmiş, toplumsal yaşamdaki etkin konumlarını muhafaza etmelerine göz yumulmuştur? Burjuvazinin iktidara gelişiyle birlikte klerikal tabakanın ayrıcalıklarına son verilen kaç ülkede laisizm anayasaya temel yasa olarak kazınmıştır? Burjuva demokratik devrimini yaptığı kabul edildiği halde dine atıf yapan anayasalara sahip bir sürü ülke yok mu? Burjuvazinin iktidarından günümüze "yurttaşların yasalar karşısındaki eşitliği" kaç ülkede sarsılmaz ilke olarak uygulanmıştır; uygulamaya geçilmiş olanlarda da ilk heyecan ardından günümüze dek bu alanda kaç geri adım atılmıştır? Ya bir zamanlar solun pek meraklısı olduğu ve aslen özel mülkiyetin yaygınlaştırılmasından başka hiçbir anlam ifade etmeyen toprak reformu? Burjuvazinin iktidara geldiği hangi ülkede doğru dürüst gerçekleştirilmiş, bilmek isterim. Günümüzde her ülkede sadece emekçilerin değil, burjuvaziden bazı kesimlerin bile aktif katıldığı, üstelik çoğu ülkede yasa kitaplarında bile varlığını devam ettiren "kadın-erkek eşitsizliği" de "yarım kalan burjuva devrimleri"ne örnek değil midir? 

Uzatmak istemem. Sorular, örnekler çoğalır gider...

Önemli olan şudur: Bizim görevimiz burjuva devrimini tamama erdirmek değildir, olmamalıdır! (Zaten böyle bir "tam" da yoktur.)

Öte yandan, işçi sınıfının iktidarında, yani tarihsel olarak insan toplumunu daha ileri bir aşamaya taşıyacak, insana ve insan emeğine daha çok değer veren, daha eşitlikçi, daha adil, daha barışçıl, daha yaşanası bir sistem için bugünkü düzende yıkacağımız ve tarihin çöplüğüne atacağımız birçok şey var. Ama insanlığın tarihsel birikimleri arasında muhafaza edeceklerimiz de olacaktır. Bunlardan biri, burjuvazinin bir türlü gerçekleştirmediği, gerçekleştirmek istemediği, zaten doğası gereği asla gerçekleştiremeyeceği "yurttaşların eşitliği"dir. Ve ona bir adım daha yaklaşabilmek için sahip çıkmamız gereken bir ilke de, kuşku götürmez biçimde "laiklik" ilkesidir. Vurgulamak için tekrar olsun: Burjuva demokratik devrimleri tamamlamak için değil! İşçi sınıfının iktidarında, sosyalizmi kurarken, yurttaşları gerek iktidar karşısında, gerekse kendi aralarında  daha eşit hale getirebilmek için. (Devletin ve dinin ortadan kalktığı bir çağda ona da gerek kalmayacağını şimdiden düşünebiliriz.)

Bir örnek daha vermek gerekirse: Almanya'da Fransa benzeri bir devrimci sıçrayıştan uzak kalarak iktidara gelen burjuvazi düzenini kurar ve sürdürürken, ülkenin doğusunda büyük toprak sahibi Junkerlerle ne de güzel bağlaşıklık kurmuştu değil mi? Zaman içinde bu toprak beyleri de büyük burjuvalara dönüştüler. (Üzerime afiyet, kendilerini hep Kürt toprak ağalarına benzetmişimdir.) Şimdi sıkı durun lütfen: Alman Demokratik Cumhuriyeti kurulurken komünistlerin el koyduğu toprakların büyük kısmı, emperyalistlerin işgal ve talanı ardından 1990'ların sonunda Junkerlerin mirasçılarına iade edildi! 

Ülkemizde gerçekleşen ve tamamlanmadığı iddia edilen burjuva demokratik devrim üzerine şimdilik bu kadar.

İkincisi: Usta'nın “Halkçılık” üzerine değindikleri. Bazı ifadelere karşın, sorunlu -ya da ileride sorun çıkarmaya mahkum- bir değinmeyi atlayıp geçmemek gerektiği kanısındayım. Usta'nın, "... sol ve sosyalist partilerin muhaliflik rollerini emek-sermaye çelişkisiyle sınırlandırmaları"nı Türkiye’de temel sorun olarak saptamış olması nedeniyle, bu "halkçılık"tan ne anlaşılması gerektiğinin bir kez daha ve dikkatle incelenmesi gerekiyor. 

Aslen bir sınıfsal kategori olmayan "halk" kavramı kimleri içermektedir? Büyük sermaye sahiplerini, mütegallibeyi falan içermediği malum. Bunları geçelim. Eğer "halk" derken kast ettiğimiz, emeğiyle geçinmek zorunda olan, bazısı çalışan, bazısı işsiz, fakat istisnasız hepsi de ulusal gelirden pek az pay alabilen, dolayısıyla görece yoksul milyonlar ise mesele yok. O zaman bunlara, kentte ve kırdaki küçük üretici işletme sahiplerini, zenaat erbabını, giderek yoksullaşan ve kısmen büyük kurumlarda çalışmaya başlayarak işçi konumuna gelen doktor,  mühendis, mimar, avukat vb. seçkin meslek sahiplerini de katabiliriz. Bütün bu insanlar etnik aidiyetleri, cinsiyetleri, cinsel yönelimleri, dinsel inançları ve siyasi düşüncelerinden bağımsız olarak halktırlar. Aynı doğrultuda kalmak koşuluyla  çapını daha da genişletmeye ve ayrıntılamaya karşı olmadığım, birden fazla sınıf ve toplumsal katmanları içerdiği aşikâr olan bu "halk"ı tarihsel anlamda ilerici yapan nedir?

Günümüzdeki düzenin yıkılmasını acil kılan emek-sermaye çelişkisi değil midir? "Asıl mücadele" bu çelişkinin iki ucunda yer alan iki sınıf arasında (burjuvazi ve işçi sınıfı) değil midir? Demek ki, bir halkın bir tarihsel altüst oluşta, toplumu yukarıda saydığım "daha"lara götürecek devrimde yer alabilmesi için o çelişkinin bir başında yer alanın, işçi sınıfının yol göstericiliğine gereksinimi vardır. Solun pek sıklıkla telaffuz ettiği "halkların kardeşliği" lafı bile proletaryanın tarih sahnesine çıkması, enternasyonalizmi şiar edinmesi sonrasına rastlar. Bilmem onun öncesinde, tarih boyunca halkların birbirini boğazladığı, ya da en baskıcı rejimleri alkışladığı dönemler olduğu gerçeğini anımsatmaya gerek var mı?

Demem o ki, "emek-sermaye çelişkisi" maşayla bile tutulmaması gereken bir kor parçasıdır! İnsanlığı ilerletecek devrimin ateşinin özüdür. Bence asıl sorun, Türkiye'de solun önemli bir kesiminin siyasetini bu çelişkiyle sınırlandırması değildir. Tam aksine, bu çelişkiyi bir kenara iterek, başka ve çok daha yüzeysel karşıtlıkları mücadelelerinin odağına yerleştirmeleridir. Nitekim Sadık Usta da pek yerinde bir biçimde bunun bazı örneklerine değinmekte.

Son bir ricam var: Sadık Usta bu ilginç söyleşinin sonunda Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın çıkarımlarına atıfta bulunuyor. Hayatını devrim düşüncesine adadığını bildiğimiz bu insanın (görüşleri üzerine kimi eleştirel değinmeler yapma hakkımız saklı kalmak koşuluyla) Türkiye komünist hareketi içindeki saygın yerini ne tartışırız, ne tartıştırırız. Ne var ki, Usta bu konuda farklı görüşleri olan ya da bu önermeleri  temelden reddeden solu toptan bir "teorik yetmezlik ve siyaset bilmezlik"le yargılamış. 1960'larda başlayan ve 70'lerde genel kural haline gelen, sol içinde birbirine yöneltilen bu tür kesin ve toptancı ifadelerin eskiden kalma bir alışkanlık olduğunu düşünüyorum. Bu tür ifadeler ileride çok verimli sonuçlar doğurabilecek, samimi devrimcileri birbirine yakınlaştırabilecek, dahası, ayrılıklarını değil, daha çok aynılıklarını konuşmalarını sağlayabilecek diyalogları başından engelleme tehlikesi barındırmaktadır.

(Bu arada, okuduğum her kitapla birlikte teorik bilgimin ne denli sınırlı olduğunu düşünen biri olarak hiç de alınmadığımı not edeyim.)

Nice verimli söyleşilere, sohbetlere... 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.