Sayfa yolu
Ankara NHKM'de Ahmet Büke ile buluşma: Deli İbram Divanı üzerine
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 15.10.2023 , 08:15 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Son romanı Deli İbram Divanı ile tanıdığımız öykü yazarı Ahmet Büke Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin konuğuydu. Sunuşunu Erkan Yıldız'ın yaptığı, yazarın son kitabı Deli İbram Divanı'nın yazım süreci ve öyküsünün yanı sıra Türkiye'de edebiyatın içinde bulunduğu duruma dair söyleşilerin yapıldığı buluşmada bir araya gelen okurlar söyleşinin ardından kitaplarını imzalattı.
Erkan Yıldız: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Önce sizi tanımakla başlayalım. Kimdir Ahmet Büke? Nasıl başladı yazmaya?
Ahmet Büke: Memlekette edebiyat okuru çok nadir ve kıymetli. Yazarların sayısının okurlardan fazla olduğu bir ülkedeyiz. Edebiyatın yaşadığı krizlerden birisi bu. Bu nedenle edebiyat ya da bir kitap için bir araya gelen herkesi çok önemsiyorum.
Üniversiteyi Ankara'da okudum. İlk öykümü yazdığımda 32 yaşındaydım. Yazdıktan sonra yayınlatmamıştım ancak bazı arkadaşlarımın zorlamasıyla kimi öykülerim dergilerde yayınlandı. Adam Dergisi'nde yayınlandı. O dönemin kıymetli dergilerinden biriydi. Kitabımın aslında biraz da böyle çevremdekilerin tavsiyeleriye, zorlamalarıyla dolayısıyla da tesadüfen yayınlandığını söyleyebilirim.
Erkan Yıldız: Ancak yazmanın okumakla da bir ilişkisi var değil mi? Sizin okumakla ilişkiniz nasıl?
Ahmet Büke: Manisa Gördesliyim. Belki coğrafya kitaplarında görmüşsünüzdür adını Gördes'in, kilimleriyle halılarıyla falan bilinir. Biraz yaşadığım yerle ve ailemle de alakalı okuma sürecim, kitaplarla olan ilişkim.. Ailem tütün rençberi, babam ve babaannem hikaye anlatıcısıydı. Babam manifaturacılık yapardı. Burada da hikayeler anlatırdı. Dükkana insanlar, masal dinlemeye gelirdi. Babaannemin mesela bazı hikayeleri sadece kadınlara özgü hikayelerdi. Sadece onlara özel hikayeler anlattığını hatırlarım. Sözlü edebiyat geleneğinden geldiğimi söyleyebilirim bu nedenle. Evde masalların anlatıldığı bir ortamda yetiştim.
Babamın kumaş tezgahının altında Rus klasikleri ve dünya edebiyatından kitaplar olurdu. Mesela babam, düzenli olarak Varlık dergisini takip ederdi. Ortaokul mezunuydu babam, onun sayesinde iyi edebiyata temas etme şansı bulmuştum. Çocuk kitapları pek yoktu. Dolayısıyla yetişkin edebiyatına temas etmek zorunda kalıyordum. Bir de ansiklopediler tabi. Çocukken çok fazla ansiklopedi okurdum.
Gördes'te hiç kütüphane yoktu ben de mecburen tuhafiye dükkanındaki bu kitapları okuyordum. İlkokul ikinci sınıfta Suyu Arayan Adam'ı okumuştum. Babama "Baba burada kimse suyu aramıyor" dediğimi hatırlıyorum. Sonra babam bana acıdı muhtemelen gidip Aksihar'dan çocuk masalları getirmişti. İlk günden hepsini bitirmiştim. Babam da "Kitap ucuz değil yavaş oku ya da başka bir yöntem bul" demişti. Ben de kitapları tersten okuyarak vakit kazanmaya çalışmıştım. Bunun yazarlık sürecinde kurgularıma katkısını olduğunu düşünüyorum. O sene Akhisar'da Çınar Kitabevi'nde çalıştım. Harçlık almadan çalışmıştım. Her gün bir kitap alıp, okuyup geri teslim ederek çalışıyordum. Kitapçıdaki tüm kitaplar okunup bitince benim de oradaki mesaim bitmişti tabi.
Erkan Yıldız: Yazmaya nasıl karar verdiniz peki?
Ahmet Büke: Piyasaya bakınca özellikle 1980'den sonra edebiyat piyasasını islamcıların ve sol liberallerin domine ettiğini gördüm. Buraya müdahale etmek gerektiğini düşündüm. Bu bireysel de olabilirdi toplumsal da. Ben kişisel olarak edebiyatla müdahale etmeyi düşündüm.
Erkan Yıldız: Peki öykülerinizde biçimi ne belirliyor? Çocuklar için öykü kitapları ya da romanın dışında bir de senaryonuz var değil mi?
Aslında anlatacağım hikaye belirliyor diyebilirim. Aklımdaki bir hikayeyi anlatırken biçim şekilleniyor. Bu bazen bir masal, bazen roman bazen de senaryo olabiliyor. Ama senaryo kısmının biraz sıkıcı olduğunu söyleyebilirim (Bir yandan gülüyor). Mesela Rüzgarın Hatıraları'nda Özcan Alper'e de söyledim. Bu kadar emeği bir metne ayırsaydım belki iki öykü kitabı çıkardı ortaya. Senaryo bana göre değil sanırım.
Erkan yıldız: Deli İbram Divanı'nın edebiyat dünyasındaki macerası biraz ilginç. Zira ikinci baskıyı yapmasına rağmen edebiyat dünyasında pek yer almadı, gerekli ilgiyi görmedi. Sosyal medyada biraz konuşuldu. Ama sanırım burada sizin de bir payınız var. 1980'den sonra anlatılan anlatıyı değiştirmiş oldunuz. Mesela bilinegelen anlatılarda patronlar medeni, zengin, laik ve iyi kimseler olarak anlatıldı. Fakat Deli İbram Divanı'ndaki Eczacı Süleyman mesela böyle bir karakter değildi. Kitaba dair sessizlik bunla ilişkili olabilir diye düşünüyorum. Peki siz yazarken buna nasıl karar verdiniz? Nasıl şekillendi?
Ahmet Büke: Başka türlü yazamazdım sanırım. Mesela final hikayesi en çok eleştirilen yer oldu. Hayatın doğal akışına ya da edebiyatın matematiğine ters denildi. Patron böyle cezalandırılmamalı diye düşünüldü. Ama bu önerileri değerlendirmem çok mümkün değildi zira ben bu kitabı tam da bu final için yazdım diyebilirim. Yani hikayeyi batırdın dedikleri final bu hikayeyi anlatma sebebim. Hayatın doğal akışına ters olmadığını düşünüyorum. Bu tür hikayeler bir kaybediş ile bitecek diye bir şey yok. Bir ihtimal var. Güçsüzler bir araya gelir ve iyi organize olurlarsa güçlüleri yenebilir. Bu ihtimal bu hikayeyi anlatmaya vesile oldu. İntikam değil, hesaplaşma hikayesi. Zayıfların, güçlüleri yenebileceğini hesaba katan bir hikaye.
Erkan Yıldız: Ahmet Büke nerelerde yazar peki öykülerini? Nasıl ilerler yazım süreci?
Ahmet Büke: Öykülerin her yerde yazılabileceğini düşünüyorum. Hep kalabalık evlerde kaldım. O bilindik metafor ile diyecek olursam kendime ait bir odam hiç olmadı. Evimiz kedilerin de olduğu kalabalık ve küçük bir ev. Ben mesela iş yerinde öğle aralarında yazardım. İş yerine giderdim sabah erken saatlerde tüm işleri bitirirdim. Zaten o kadar da iş yoktur genelde iş yerlerinde. Çalışan biriyidimdir. Disiplinli ve çalışkan. İşlerimi hızlıca bitirip kalan zamanlarda da bir şeyler yazarım hep. Şef geldiğinde bilgisayarım açık işler bitmiş olurdu. Ama gidince öykülerimi yazmaya devam ederdim. (Gülüyor bir yandan anlatırken.)
***
Pandemi döneminde iş yerine sırayla gidiyorduk. Ben bütün arkadaşlarımın nöbetini aldım. Herkes korkuyordu o dönem hastalanmaktan. Zaten iş az. Her gün gidiyorum iş yerine ve orada yazıyordum. İşte gidip iş yerinde saatlerce çalışıp hemen volta atmaya başlıyordum. Öyle bir huyum var, yürüyüp yürüyüp ardından yorulunca yazıya başlıyorum. Hatta güvenlikler beni kamerada görüp şefe sormuşlar "Ahmet sürekli yürüyor, uzun uzun düşünüyor sonra da üst kata çıkıyor, kendine bir şey mi yapacak bu adam" diye. Şef de "Ahmet mi? Korkacak bir şey yok kitap yazıyordur o" diyor. (Gülüyor ve gülümsemesine konukların da gülümsemesi eşlik ediyor) Sonra kitap çıkınca imzalayıp güvenliklere de verdim. Onlar da "Valla hocam korktuk gerçekten" dediler. Ara sıra ters ters kameraya da bakıyormuşum ama hatırlamıyorum tabi.
Okurlardan: Deniz bilginiz var mıydı daha öncesinden? Deli İbram Divanı'na nasıl çalıştınız?
Ahmet Büke: Valla hiç deniz bilgim yoktur. Hiç balık tutmadım mesela. Ama iki yıla yakın çalıştım bu konuya. Dalyancılarla sohbet ettim. Onlardan dinledim dalyancılarla zıpkıncıların birbirleriyle olan kavgaları. Sonra kıyı kaptanlığı ehliyeti aldım. Gemim yok ama ehliyetim var. (Gülüyor)
Erkan Yıldız: Bir yazarın yazdıklarıyla geçinmesi mümkün mü?
Ahmet Büke: Yirmiye yakın kitap yazdım. Ama yirmi kitabın aylık telif geliri asgari ücretin yarısı bile değil. Yani yazarlıkla geçinmek bu ülkede korkunç bir şey, mümkün değil. Burada yazarlara verilen ücretler komik bile değil. Mesela çok fazla yoksul ya da yaşama derdi olan yazar ya da şair gördüm ama hiç yoksul yayınevi görmedim. Tabi burada zor koşullarda faaliyet gösteren küçük yayın evlerini kast etmiyorum.
.jpg)
Erkan Yıldız: Piyasa nasıl işliyor edebiyat alanında?
Ahmet Büke: Piyasa bugün gelinen yeri zorladı. Bugün görünür olmak gerekiyor. Mesela eskiden gazetelerin kitap ekleri ne kadar kıymetliydi değil mi? Beklerdik heyecanla. Ama artık kitabın çok satması belirliyor her şeyi. Neyi anlattığı ya da derinliği değil. Edebiyatın bugün bu sürece gelmesinde yazarın bir kabahati yok elbette. Bugün Instagramd'aki influencer gibi çalışma yapan yazarlara denk geliyorum. Ya da kitaplarını böyle isimlere tanıtması için reklam verenlere.
Erkan Yıldız: Yazılan kitapların son zamanlarda tarihsel konular seçtiğini fark ediyoruz. Sizce bu tür seçimler günceli ıskalayan kaçışlar mı yoksa işin doğası mı biraz öyle?
Ahmet Büke: Nasıl yaşarsan öyle bakarsın hayata derler ya. İnsanlar biraz hayattan kopma eğilimindeler sanırım. Baktıkları yerde güncele dair şeyler daha az bu nedenle. Hem yazılanlar insanları hayattan ve güncelden koparıyor hem de kaçmak isteyenler bu kitaplara yöneliyor. Buna çeşitli araçlar da eşlik ediyor. Edebiyat atölyeleri mesela. Atölyelere gitmek ister miydim? Evet aslında güzel olan bir atölyeye gitmek isterdim. Ama bunun bir piyasa dönüşmesi başka bir şey. Buralara giden insanlar bir tür biçim kazanıyorlar.
Ama bence bugün esas sorun okur krizi. Bugün öykü okuru olan herkes nerdeyse yazar aynı zamanda. Yeni okuyucu gelmiyor, üstelik mevcut okur da azalıyor. Buna piyasa özel olarak itiraz etmiyor zaten. Böyle giderse büyük bir kriz kapıda diyebilirim. Şiir bu krizi uzunca yıllardır yaşıyor. Öykü de aynı şeyle karşılaşabilir
Erkan Yıldız: Peki sesli kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben biraz tehlikeli buluyorum. Kitap dinlenmesine karşı değilim elbette ama kitap okumakla eşitlenmesine biraz mesafeliyim. Siz ne düşünüyorsunuz?
Ahmet Büke: Bence edebiyatın iki büyük sorunu var önünde. Biri sanırım yapay zeka. Mesela çeviri alanını sarsmaya başladı. Çok hızlı geliyor. Muhtemelen bu yazar alanına da müdahale edecek. İkincisi de sesli kitap bence. Uzmanlar da benzer şeyler söylüyorlar. Kitap dinlemek ile kitap okumanın beyinde yarattığı imgeler dünyası farklı. Sesli kitaplar kötü değil evet ama bu kitap okumak değil. Biri diğerinin yerine geçmemeli. Bu tür örnekler kitap okumanın yerine ve kolay, ucuz, hızlı tüketilebilir seçenekler olarak sunuluyor. Okumayı da çok seven bir toplum yok ortada. Dolayısıyla tüm bunların gelecekte edebiyat için kriz oluşturacağını düşünüyorum.
Erkan Yıldız: Yeni bir kitap var mı peki ilerleyen günlerde?
Ahmet Büke: Yani var ama çok başındayım daha. Onun için henüz vakit var
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

