Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

ANALİZ | Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan

Dayanışma Meclisi üyesi emekli diplomat Engin Solakoğlu Dayanışma Forumu dergisinin 4. sayısında Doğu Akdeniz'deki çekişmenin arka planı ve Mavi Vatan söylemini inceledi.

Engin Solakoğlu

Yayın Tarihi: 31.03.2022 , 09:24 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

A) Giriş

Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ve Mavi Vatan kavramını incelerken, bu konulara uzak duranlar bir yana, deniz hukuku üzerindeki anlaşmazlıklar konusunda gerçek anlamda uzmanlaşmamış kişilerin dahi meselenin teknik veçhelerini tam kavramakta zorlanacaklarını hesaba katmak gerekir. Açıkçası 30 yıla yakın diplomatik kariyere ve bu kariyerin kayda değer bir bölümünde Kıbrıs ve Yunanistan başlıklarını takip etmiş olmama rağmen bu konuda uzmanlık iddia edebilecek bir donamına sahip değilim. Bu nedenle makaleyi kaleme alırken bu konuda ciddi olarak çaba gösteren kişilerin çalışma ve görüşlerinden yararlandım.

Özetleyecek olursak makaledeki siyasi görüşler, değerlendirmeler ve maddi hatalar bana, teknik kavram ve olgular ise isimlerini metin içinde belirteceğim bu uzmanlara aittir.

B) Politik bağlam

Doğu Akdeniz meselesi aslında Türk Dış Politikasına yeni girmiş bir başlık değildir. Doğu Akdeniz ve Ege Adaları Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren önemli bir konu olarak Türk diplomasisini meşgul ettiği gibi, zaman zaman gündelik siyasi tartışmalara da malzeme olmuştur. Bunun en somut ve bilinen örneği kahve köşelerinden You Tube kanallarına kadar bıkıp usanmadan yinelenen “Adaları Yunan’a İsmet Paşa verdi” söylemidir. Geçerliliği “Lozan’ın 100 yıl sonra açıklanacak gizli maddeleri” palavrasını aşmayan bu söylem konusunda son dönemde okumuş olduğum Hazal Pabuççular’ın “Türkiye ve On iki Ada 1912-1947” adlı kitabını (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) meseleye ilgi duyanlara hararetle tavsiye ederim.

AKP döneminde karşılaştığımız Doğu Akdeniz başlığı ise “ezber bozan” AKP dış politikasının doğal sonucu olarak bir dizi beceriksizlik, iyi niyet yoksunluğu ve hesapsızlığın oluşturduğu ve bana Ayvazovskiy’nin yapıtlarını hatırlatan karanlıkta bir tablodur. AKP, temsil ettiği burjuvazinin alan/pazar genişletme gündemini ileri götürmek adına yirmi yıllık bir süre içerisinde Doğu Akdeniz’deki neredeyse bütün ülkelerle ilişkileri bozduğu gibi Türkiye’nin AKP sonrasında da var olmaya devam etmesi gereken hukuki ve siyasi haklarını tehlikeye düşürmeyi başarmıştır.

Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan tartışmasında kavramlar birbirlerine öylesine karıştırılıyor ki, konunun ayrıntısına girmeden önce neden bahsettiğimizi anlamak, daha iyi anlatmaya çalışmak adına aşağıdaki bölümde temel tanımları özetlemekte yarar gördüm ve bunu yaparken Sayın Osman Karadağ’ın Ayna Haber sitesinde 26 Ocak 2022 tarihinde yayınladığı son derece bilgilendirici bir makaleden (https://aynahaber.org/yazarlar/osman-karadag/dogu-akdeniz-ve-mavi-vatan…) yararlandım. Bu vesileyle kendisine teşekkür ederim.

C) Tanımlar

Deniz hukuku, deniz alanlarının hukuki rejimini, çeşitli kullanımlarını ve denizdeki gemilerin seyrüseferini düzenleyen kuralların bütünü olarak tanımlanır. Konuya ilişkin olarak uluslararası alanda kabul edilen son ve en kapsamlı belge 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’dir. Sözleşmeye taraf olmayan az sayıda ülkeden biri de Türkiye’dir. 

Deniz alanları Ulusal yetki alanı içindeki deniz kesimi ve ulusal yetki alanı dışındaki deniz kesimi olarak ikiye ayrılır. Denizlerin hukuki rejiminin gösterdiği farklılıklara göre ise, deniz alanları şöyle sınıflandırılır:

1. Ulusal sınırlar içinde kalanlar (iç sularkara suları, takımada suları ve belli ölçülerde uluslararası boğazlar),

2. Ulusal sınırlar dışında, kıyı devletinin ilanı ile belirli işlevsel münhasır yetkileri olan yerler (bitişik bölgemünhasır ekonomik bölge, münhasır balıkçılık alanları). Kıta sahanlığı ilana bağlı olmayıp, ulusal sınırların dışına da uzanan geniş bir bölümü kapsar.

3. Hiçbir devletin yetkisinde bulunmayıp herkesin serbestçe girip yararlanabileceği alanlar açık deniz olarak adlandırılır.

Devletin deniz ülkesinin tanımlanması ve belirlenmesinde temel ölçüt, esas hat (base line) olarak adlandırılan kıyı çizgisidir. Deniz hukukunda esas hat devletin yetkisine tabi olan deniz alanlarının ölçülmeye başlandığı hattır.

Devletlerin egemen haklara sahip olduğu deniz ülkesi, esas hatla kara ülkesi arasında kalan iç sular ve bu hattın ötesine uzanan kara sularından oluşur. İç sular, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattın kara tarafında kalan deniz alanlarıdır. Koylar, körfezler, limanlar, kapalı denizler ve iç denizler ile düz esas hatların gerisinde kalan sular iç suları oluşturur.

Kıyı devletinin bir parçası olarak kabul edilen iç sular, uluslararası hukukun getirdiği birtakım sınırlamalara tabi olmaksızın, kıyı devletinin yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kullanabileceği mutlak egemenlik sahası anlamına gelir.

Karasuları, devletin iç sularının dış sınırından başlayarak açık denize doğru, devletin kendi yasalarına dayanarak uluslararası hukukun kabul ettiği belirli bir genişlikteki deniz alanıdır.

Karasuları iç sularla birlikte devletin deniz ülkesini oluşturur. BMDHS’nin 2. Maddesine göre ‘karasuları’; kara ülkesinin ve iç sularının ve bir takımada devleti olması halinde takımada sularının ötesinde kıyısına bitişik ve karasuları olarak tanımlanan bir deniz kuşağını kapsar. Karasularının bittiği noktada  uluslararası sular başlar. Kabaca ifade edersekKarasuları devletin ülkesinin su altında kalmış bir parçasıdır.

Bitişik bölge, karasularına bitişik olan ve kıyı devletinin belirli bir genişliğe kadar bazı konularda yetkilerini kullandığı açık deniz alanını belirtir.

Kıta sahanlığı, jeolojik olarak ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısıdır ve kıtanın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadardır. Coğrafi anlamda kıta sahanlığı, kıyı devletinin kara ülkesinin denizin altında süren doğal uzantısı olarak tanımlanır. Hukuki anlamda kıta sahanlığı ise, kıyı devletinin, kara sularının ötesinde fakat kıyıya bitişik sualtı alanlarının deniz yatağı ve toprak altındaki cansız kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır egemen hakları olduğu bir deniz alanı olarak tanımlanır. Coğrafi anlamda kıta sahanlığı, hukuki anlamdaki kıta sahanlığının yalnızca bir bölümünü oluşturur.

1982 BMDHS’nde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB/EEZ) , kıyı devletine karasularının ölçülmeye başlandığı hattan başlayarak 200 mil genişlikteki deniz alanında kalan su tabakası ile deniz yatağı ve onun toprak altında münhasır ekonomik haklar ve yetkiler tanıyan deniz alanı olarak tanımlanır.  Kıyıdaş devletin MEB’e dair hakları ve ile diğer devletlerin hakları BMDHS’nin ilgili maddeleriyle düzenlenmiştir.

Bu alan kıyı devletine yalnızca doğal kaynaklar üzerinde münhasır yetkiler tanıyan bir deniz alanıdır. BMDHS’nin ‘Münhasır Ekonomik Bölgede Diğer Devletlerin Hakları ve Yükümlülükleri’ başlıklı 58. Maddesine göre, diğer devletlerin, bu alandaki deniz ulaşımına, bu alan üzerindeki hava ulaşımına, telekomünikasyon kabloları veya enerji nakil boruları döşemeye, bilimsel araştırmalar yapmaya ve devletler hukuku açısından kabul edilen diğer faaliyetlere ilişkin hakları bakidir. 

D) “Mavi Vatan” vatan mıdır?

Doğu Akdeniz meselesi AKP tarafından gündeme getirilirken bir grup muvazzaf ve emekli denizci ortaya “Mavi Vatan” kavramını attılar. İlerleyen yıllarda bu tamlamanın Çin’in Güney ve Doğu Çin Denizi’nin tamamı üzerinde egemenliğinin bulunduğunu iddia etmek için yarattığı bir başka kavramdan, “Blue National Soil (Ulusal Mavi Toprak)”den esinlendiği ortaya çıktı.

Mavi Vatan kavramının içerik bakımından temel sıkıntısı kıta sahanlığı ve MEB konusunda uluslararası hukukta mevcut olmayan birtakım egemenlik hakları icat etmesiydi. Bu anlayışa göre rengi mavileşmiş de olsa kıta sahanlığı ve MEB Türkiye Cumhuriyeti toprakları ve karasularının devamı ve bir parçası olarak kabul ediliyordu.

Daha anlaşılır biçimde anlatırsak Mavi Vatan tezi, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları konusunda hak iddia etmek isterken bütün komşularıyla kavgalı hale gelen AKP’ye verilen bu teknik/bilimsel görünüşlü ancak hukuken hiçbir anlam ifade etmeyen bir kozdu.

Düşman(lar) Türkiye’yi Antalya Körfezi’nden açık denizlere çıkamaz hale getirmek istiyordu ama AKP Türkiyesi Mavi Vatan tezi sayesinde “bendini çiğneyip aşıyor, enginlere sığmayıp taşıyordu”.

E) Diplomatik arka plan

Doğu Akdeniz’de bugün karşımızda duran sorunların teknik ayrıntıları ve bunların anlaşılmasına yardımcı olacak harita ve görsel malzemeleri, konuyu uzun yıllardır hassasiyetle izleyen, inceleyen ve çözümleyen dış politika analisti dostum Aydın Sezer sağladı. Bu nedenle bölüme kendisine teşekkür borçlu olduğum notuyla başlıyorum.

Ege’de karasuları, kıta sahanlığı, Adaların statüsü gibi konularda Yunanistan’la zaman zaman itişen ve komşusunun karasularını 12 mile çıkartmasını savaş sebebi sayacağını ilan eden Türkiye’nin 2000 yılına dek Doğu Akdeniz’deki deniz alanları konusunda somut bir politika belirlemediği söylenebilir.

Takip eden dönemde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e ilgisinin bu ölçüde artmasının ve bölgenin zaman zaman ısınan bir gerilimin odağı haline gelmesinin en önemli nedeni Kıbrıs, Lübnan ve İsrail açıklarında bulunduğu söylenen hidrokarbon yataklarıydı. Uluslararası enerji tekelleri bu bölgelerde doğal gaz ve petrol bulunduğuna dair ön bulgular çerçevesinde ilgili ülke yönetimleriyle masaya oturmaya, bölge ülkeleri de deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin ikili düzenlemelere yönelik temaslara başlamışlardı zira.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Mısır arasında deniz alanlarının sınırlarının belirlenmesi için müzakerelerin başladığının duyulmasıyla birlikte Türkiye de harekete geçerek, Mısır nezdinde, Akdeniz’de ortay hat perspektifi üzerinde zemin yoklamıştı.  Ancak bu girişimler somut bir somut vermemiş sonuçta GKRY – Mısır deniz alanlarını sınırlandırma (delimitation) anlaşması 2003 yılında imzalanmıştı.

Bunun üzerine Türkiye, Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarının belirlenmesi konusundaki tezlerini ortaya koyan ancak resmi niteliği de bulunmayan kimi haritalar kullanarak tek taraflı beyanlarda bulunmaya başlamıştı.

Bunlardan birini fikir vermesi açısından aşağıda sunuyorum. Bu haritanın bir özelliği de Doğu (Suriye) ve Batı (Yunanistan, Libya) tarafında herhangi bir sınıra yer vermemesidir.

GKRY, Mısır’ın ardından 2010 yılına kadar geçen 7 yıllık sürede Lübnan ve İsrail’le de benzer nitelikte anlaşmalar imzalayarak deniz alanlarını belirlemiştir. Aşağıda resmi bir niteliği bulunmamakla birlikte Türkiye’nin iddiaları ile GKRY’nin imzaladığı anlaşmaların çakışma noktalarının anlaşılmasına yardımcı olacağını düşündüğüm bir haritayı göreceksiniz.

Aynı dönemde Yunanistan ise Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanları tezlerini boşluğa düşürmek için diplomatik girişimlerini hızlandırmış, bu çerçevede 2003’te Mısır’la deniz alanlarını belirleme müzakerelerine başlamıştır. İki ülke hemen her konuda anlaşmış olmalarına karşın Yunanistan’ın Meis adasını da kıta sahanlığı hesabına dahil etmesi üzerine Mısır, rivayete göre, Türkiye’nin olası itirazını dikkate alarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki çekişmeye karışmak istemeyen dönemin Mısır Devlet Başkanı H. Mübarek’in talimatıyla görüşmelerden çekilmiştir.

2019 yılına kadar Doğu Akdeniz’deki tablo şöyle özetlenebilir.  Türkiye Mısır’ı deniz alanları konusunda masaya oturmaya ikna etme fırsatını ikili ilişkilerde meydana gelen gerginlikler yüzünden kaçırmıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Yunanistan da Mısır’la  anlaşmaya varamamıştır.  GKRY’ni tanımadığı için bu ülkeyle görüşmesi mümkün olmayan Türkiye Suriye’yle zamanında, yani ilişkiler son derece iyi seviyede giderken masaya oturmadığı ve iç savaş durumunun ortaya çıkmasından  sonra da bu mümkün olamayacağı için Doğu Akdeniz’de bir tür “pat” durumu oluşmuştur. Bunun diplomatik anlamı ülkelerin kendi pozisyonlarında ısrar etmeleri ancak bunu sahaya yansıtabilecek durumda olmamalarıdır.

2019 yılında Libya’daki iç savaşta taraf haline gelen AKP’nin Libya’da kendi tanıdığı yönetimle imzaladığı deniz alanlarını belirleme anlaşması “suların yeniden ısınmasına” sebep olmuştur. Türkiye bu anlaşma sonrasında deniz alanlarının batıdaki sınırların hukuki açıdan belirlediği çizgisini savunur hale gelmiştir.

Oysaki, Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde de yer alan BM normuna göre, “deniz sınırı anlaşmaları, üçüncü ülkelerin hak ve çıkarlarlarını ihlal etmemeli ve belirlenen sınır çizgisi üçüncü ülkelerin potansiye hak iddiasıyla çakışmayacak bir noktada durdurulmalıdır”. Burayı biraz daha açarsak Türkiye Libya ile imzaladığı anlaşmayla batı sınırlarını belirlediğini ilan ettiğinde esasen Yunanistan’la olan deniz alanı sınırını da tek taraflı olarak belirlemiş olmaktadır. Bu sınır Girit ve Rodos gibi büyük Yunan adalarının nerdeyse dibinden geçmektedir.

Türkiye tarafından Birleşmiş Milletlere 18 Mart 2020 tarihinde sunulan aşağıdaki harita konuyu kafalarımızda netleştirmeye yardımcı olacaktır.

Yukarıdaki haritanın ortaya koyduğu sıkıntı Yunanistan’la sınırlı değildir. Harita aynı zamanda, bu ülkeyle hiçbir temas yapılmamış olmasına karşın Suriye’yle olan deniz alanı sınırını da gösterme iddiasını taşımaktadır.

Yunanistan Türkiye’nin bu adımına karşılık olarak bir yandan anlaşmazlığın çözümü için Uluslararası Adalet Divanı’na gitme çağrısı yaparken, Mübarek zamanında yapılamayanı başarmış ve 6 Ağustos 2020’de Mısır’la bir Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması imzalamıştır.

Bu anlaşmayla çizilen sınırlar da aşağıdaki haritada gösterilmektedir.

Yunanistan böylelikle salt Girit ve Rodos gibi büyük adaların değil Meis’in de bir kıta sahanlığı bulunduğu tezini Mısır’a kabul ettirmiş olmaktadır. Bunun bir diğer pratik sonucu ise Yunan tezine göre Türkiye ile Mısır arasında ortak bir deniz alanı çizgisi bile kalmamasıdır. Yunan tezine göre çizilmiş aşağıdaki deniz alanları haritası bunu açıkça göstermektedir.

Bu harita AKP’nin zincirleme diplomatik gaflarının acıklı sonucundan başka bir şey değildir.

F) Kıbrıs boyutu

Doğu Akdeniz’deki satrancın en önemli alanlarından biri de Kıbrıs Adası’nda devam eden statüko ve bu statükonun deniz alanlarının sınırlandırması açısından yarattığı karmaşık denklemdir.

Ada etrafında bulunduğu söylenen fosil yakıt rezervleri bu denklemin bilinen tarafları olan GKRY, KKTC ve Türkiye’nin yanına İsrail, Lübnan ve çokuluslu enerji tekellerini de yeni aktörler olarak eklemiştir.  AKP’nin beceri seviyesi hırsının çok gerisinde kalan politikaları bu alanda Türkiye’yi adeta bir kapana sıkıştırmıştır.

BM Genel Sekreterinin 2012 tarihli raporunda Kıbrıs adasında keşfedilecek doğal kaynakların “Adadaki toplumların menfaatine değerlendirilmesi gerektiği” ifadesi yer almakta, aynı raporda bu kaynakların çözüm için bir teşvik unsuru olacağının da altı çizilmektedir.

Ne var ki, şu ana kadar gördüklerimiz bu saptamanın tam tersi gelişmeleri ortaya koymuştur.

AKP’nin 2009 sonrasında İsrail ile ilişkilerinin bozulması Kıbrıs’taki enerji kaynakları meselesinde de Türkiye ve Kıbrıs Türkleri bakımından felaket olarak nitelendirilebilecek sonuçlar yaratmıştır.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin yakın tarihteki kırılma noktaları bu sonuçlara ışık tutmaktadır. 30 Ocak 2009’ta meşum Davos atışması yaşanmış, 31 Mayıs 2010’da Mavi Marmara katliamı meydana gelmiş, 20 Temmuz 2010’da dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu Hamas lideri Meşal ile Şam’da bir görüşme yapmış, 21 Aralık 2010’da ise uzun yıllar Türkiye ile ilişkilerini gözettiği için GKRY ile deniz alanları konusunda masaya oturmayan İsrail bu ülkeyle Münhasır Ekonomik Bölgeleri belirleyen anlaşmaya imza atmıştır.

Haritadan da görüleceği üzere 2003 yılında Lübnan’la, 2007 yılında Mısır’la benzer anlaşmaları imzalayan GKRY böylelikle güney ve güneydoğusundaki deniz alanlarını belirlemiştir.

2010 yılının Aralık ayında İsrail açıklarındaki Leviathan parselinde doğalgaz bulunması üzerine uluslararası enerji tekellerinin bölgeye yönelen ilgisini iyi değerlendiren GKRY, bu bölgedeki deniz alanlarını parsellere ayırmış ve İtalyan ENI, Fransız Total, ABD merkezli Noble Energy gibi şirketlere arama ruhsatları vermeye başlamıştır. GKRY’nin arama ruhsatı verdiği parsellerden dördü Türkiye’nin kıta sahanlığı olarak ilan ettiği bölgeyle akışmaktadır.

Türkiye’nin bu manevralara verdiği ilk karşılık 2011 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle bir kıta sahanlığı anlaşması imzalamak olmuştur. Bu anlaşma Doğu Akdeniz’deki başat aktörler bakımından belirleyici bir ağırlık taşımadığı gibi Kuzey Kıbrıs’ta dahi eleştirilere yol açmıştır. Anlaşmayla KKTC TPAO’ya ada etrafındaki sularda sondaj ruhsatı vermiştir. Bunun sonucu ise Türk Kıta Sahanlığı ile çakışmayan parsellerde de Türkiye’nin KKTC adına hak iddia etmesidir.

İzleyen gelişmeler şöyle özetlenebilir. 28 Eylül 2011’de sondaj gemisi Piri Reis Türk Donanmasına ait iki savaş gemisiyle birlikte denize açılmıştır. Piri Reis ve refakatindeki iki gemi GKRY’nin belirlediği 12 numaralı parseldeki Noble Energy şirketine ait platforma yaklaşmışlar, iki Türk F-16’da aynı esnada bölgede uçuş yapmıştır. Tesadüfe bakın ki, Noble Energy aynı gün o parselde doğalgaz bulunduğunu açıklamıştır. Şubat 2012 ‘de ise GKRY geri kalan parseller için de (bkz. Harita 7) sondaj ruhsatı vereceğini duyurmuştur.

Bölgede artan gerilim BM Genel Sekreteri’nin yukarıda sözünü ettiğim raporuna da yansımıştır. Türkiye’nin ilgili ülke ve şirketler nezdindeki girişimleri de “gunboat diplomacy” olarak tarif edilen askeri güç gösterileri de Ada çevresindeki sondaj faaliyetlerini durdurmaya yetmemiştir.

Türkiye bunun üzerine bir adım daha atarak KKTC adına parseller belirlemiş ve bunları ilan etmiştir. TPAO’nun hazırladığı aşağıdaki haritada bunlar da görülmektedir.

Bu son haritadan GKRY tarafından ilan edilen parseller ile Türkiye’nin gerek kendi adına gerek KKTC adına ilan ettiği parsellerin ikisi hariç (10 ve 11) tamamının bir şekilde kesiştiği anlaşılmaktadır. Halihazırda bu parsellerden altısında uluslararası enerji tekelleri sondaj çalışmalarını sürdürmektedir.

Türkiye ise Şubat 2018’de ENİ’ye ait bir sondaj gemisinin çalışmalarını engelledikten sonra, AB’nden ve ABD’nden gelen uyarı görünümlü tehdit ve göstermelik yaptırım kararları sonrasında aşamalı olarak bölgedeki güç gösterilerini azaltmış ve sondaj gemilerini Doğu Akdeniz’den çekmiştir.

G) Sonuç ve asıl mesele

Bu kadar uzun ve teknik makalenin ardından asıl değinilmesi gereken meseleye gelebiliriz. Doğu Akdeniz’de yıllardır devam eden itişme birden söndü. Görünür sebep denizin altındaki fosil yakıt kaynaklarının paylaşımıydı. Bu kavga boyunca Türkiye Yunanistan’la ve Fransa’yla itişti, kimi zaman savaş gemileri borda bordaya geldi. Savaş olasılığından söz edenler oldu. Türkiye’nin, Yunanistan’ın veya Fransa’nın emekçileri bundan ne kazandılar? Hiçbir şey kazanmadıkları gibi bu ülkelerde toplumsal refah için harcanması gereken kaynaklar bu yapay itiş-kakışa harcandığı için kaybeden tarafta yer aldılar. Yapay sözcüğünü bilinçli olarak kullandım, zira tamamı NATO’nun ve emperyalist Batı Blokunun değişen ağırlıklardaki üyesi olan bu ülkelerin savaşma olasılığı yoktu. Fransa bu bahaneyle silah satıp Yunan halkının sırtına ilave borçlar yükledi. Türkiye’deki AKP iktidarı, bir süreliğine de olsa, ülkenin emekçilerinin dikkatini, çöken toplumsal ve ekonomik sistem dışında bir konuya çekmeyi başardı.

Çok az konuşuyoruz ama bu kavganın daha önemli bir kaybedeni daha var.  Akdeniz’deki doğal yaşam. Akdeniz’in kıyıdaş ülkeleri can çekişen bu denizi kurtarmak yerine dibindeki “servete” odaklandılar. Dünyanın sonunu getireceğini bildiğimiz kâr hırsıyla çevreyi daha da kirletecek, iklim düzensizliğini şiddetlendirecek enerji kaynaklarının peşine düştüler. Bunu yaparak Akdeniz çevresinde yaşayan emekçi halkların geleceğini de, temiz ve sağlıklı bir çevrede, sömürüsüz yaşama hakkını da elinden almayı amaçladılar.

Doğu Akdeniz’deki doğalgaz veya petrolün ne kadar olduğu, piyasa bakımından ne kadar “cazip” olduğu belli değil ama kapitalizmin doğayı ve insan yaşamını önünde sonunda ortadan kaldıracağı belli. Bunu engellemek için Türkiye’de de Yunanistan’da da, diğer ülkelerde de halkın örgütlenmesine, kaderini eline almasına ihtiyacımız var. İnsan insanı ve doğayı sömürmesinin yasaklanacağı sosyalizme ihtiyacımız var.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.