Sayfa yolu
ANALİZ | AKP Dış Politikasının Ekonomi-Politiği
Ekin Oyan Altuntaş
Yayın Tarihi: 29.03.2022 , 12:29 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Türkiye, uluslararası kapitalist sisteme, hegemonik ilişkilerine ve emperyalist örgütlenme yapısına siyasi, askeri, hukuki boyutlarıyla bağımlı olarak eklemlenmiş bir ülkedir ve AKP’nin ne iktidara gelmeden önce ne de iktidarda geçirdiği 20 yıldan sonra neoliberal bağımlılık ilişkilerine ve emperyalist blok örgütlenmesine karşı herhangi bir itirazı bulunmaktadır. AKP, siyasal İslam’a dayalı otoriter rejim inşası sürecinde birçok defa takiyye ve U dönüşü yapmıştır ama bir sermaye partisi olarak sermaye düzeninin çıkarlarını öncelemek noktasında özüne hep sadık kalmıştır. AKP’nin bu temel niteliğinin dış politikadaki izdüşümü de piyasacı ilişkilerin devamlılığını (fırsat bulunursa yayılmacılığını ve yağmacılığını) sağlamak ve Türk sermayesinin 1946’dan beri küresel kapitalizme eklemlendiği emperyalist Batı-Transatlantik İttifak hattından (hiyerarşide yer değiştirme gayesi olsa da) fazla uzağa düşmemektir.
Bu anlatım her zaman ve her koşulda AKP dış politikasının burjuvazinin çıkarlarını yansıttığı veya birebir örtüşmesi olduğu anlamına gelmemelidir. Zaten farklı fraksiyonları, sınıf içi çelişkileri ve çıkar öncelikleriyle ne burjuvazi yekpare bir bütünlüktür ne de iktisadi bağımlılık ilişkileri, kapitalist birikim modelinin kuralları, hegemonik kurulum ve en nihayetinde emperyalizmin iç nüvelerinin konumları tarihin değişmez sabitleridir. Üstelik AKP, iktidarını sürdürebilmek için kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerinin en temel çelişkisi olan sınıflar arası mücadelenin değişen dengelerini ve bunun iç siyasi ittifaklara yansımasını dikkate almak zorundadır. Her ne kadar AKP son 20 yılda örgütlü sınıf mücadelesini yasa değişiklikleri, özelleştirmeler, olağanüstü hâl uygulamaları ve Başkanlık rejimin aşırı güçlendirilmiş yürütme mekanizması içinde hayli geriletmiş ve iç ve dış siyasetteki manevra alanını çokça genişletmiş olsa da iktidarının geleceği kapitalist üretim-bölüşüm ilişkilerinden ve bağımlı birikim modelinin biriken çelişkileri ve sınıfsal yansımalarından etkilenmeyecek bir konumda değildir.
Yukarıdaki genel saptamayı yaptıktan sonra AKP dış politikasının özel nitelik ve sınırlılıkları hakkında da birkaç tespitte bulunmak yazının devamı için okuma kolaylığı sağlayacaktır.
AKP dış politikada kendisinden önceki hükümetlerin sahip olmadığı kadar geniş bir manevra alanına sahip olmuştur. AKP, uluslararası ve yerel ölçekte büyük bir ittifak ortaklığı içinde iktidara gelmiş ve iktidarı süresince örgütlü sınıf mücadelesini zayıflatıp, laikliğin sınırlayıcı işlevinden uzaklaştıkça, dış politikayı, sınıfsal ve toplumsal dirençleri bastırma; Başkanlık rejiminin hukuki-kurumsal yapılanmasını kolaylaştırma; ekonomik krizleri milliyetçi İslamcı konsolidasyonla aşma ve muhalefeti işlevsizleştirme-paralize etme-hizaya çekme hedeflerinde de araçsallaştırarak kullanabilme imkânına kavuşmuştur.
Bunun dışında, AKP dış politikayı iktidarının bekasını korumak üzere emperyalist bloğun güç boşluklarında bir pazarlık aracı (militarizmden teslimiyetçiliğe; şantajdan tavize) olarak kullanabilmiştir. “Değerli yalnızlık” söyleminden “sorunsuz çembere” doğru savrulmuş gibi görünen çelişkili AKP dış politikası, aslında pazarlık aracı olması bakımından kendi içinde tutarsız olmayan bir çizgi izlenmiştir. Dış politikasının anlaşılamaz olduğu iddiası ancak AKP’nin “ulusal çıkarları” gözettiği varsayımının öncül kabul edilmesi halinde geçerlidir.
Son olarak, AKP’nin dış politikayı araçsallaştırarak kullanmasının sınırsız olmadığını söylemek gerekir. Türkiye’nin küresel sermaye akımlarına bağımlı, kırılgan ve borç temelli iktisadi birikim modelinin kapasite sınırları ile emperyalizmin tanıdığı hareket alanı AKP’nin dış politikadaki nesnel sınırlarını belirlemiştir.
Bu tespitleri yaptıktan sonra gene okunma kolaylığı olması adına AKP dış politikasının ekonomi politiğinin dönemsel sınıflandırma ile inceleneceğini belirtmek yararlı olacaktır. Her ne kadar bu yazının konusu son 20 yıldaki AKP dış politikasının ekonomi politiği olsa da AKP dış politikasının temellerini anlamak için öncelikle 1980’lerden gelip 1990’larda devam eden iç ve dış koşullara ilişkin bir süreç analizi yapmak gereklidir; çünkü ne AKP dönemi dış politikası ne de AKP’nin siyasi tarihi 2002’de başlamaktadır. AKP’yi 2002 yılında iktidara getiren ekonomi-politik koşulların kökleri (düşünsel ve örgütlenme pratikleri 1946 sonrasına ait milliyetçi-İslamcı anti-komünist karşı-devrimde aranmalıdır hiç kuşkusuz), 24 Ocak 1980 kararlarının 12 Eylül darbesinin askeri tahakkümü altında topluma dayatılan neoliberal dönüşüm döneminde aranmalıdır. Bu sebeple, yazı 1980’lerden başlayan bir dönemsel sınıflandırma içinde ele alınacak ve günümüze kadar getirilecektir.
1980-1989: Burjuvazi-Emperyalizm Ortaklığında Siyasal İslam’ın İktidara Hazırlanışı
Uluslararası kapitalist sistem ABD ve Birleşik Krallık (Reagan-Thatcher ikilisinin) öncülüğünde ve uluslararası sermayenin kurumlarının düzenleyiciliğinde, 1979-1980 yıllarında neoliberal birikim modeline geçişi başlatmıştır. Emperyalist blok, küresel ölçekte sermaye ihracı için yeni mekân (Doğu Bloku ve iki bloklu sistemin korumasından altındaki ara bölgeler) ve değerlenme alanlarının (tarım, kamu hizmetler, sosyal güvenlik, orman ve su kaynakları gibi) metalaşmaya açılması için çok saldırgan politikalar yürürlüğe sokmuştur.
Türkiye’nin neoliberal birikim modeline geçişi, ABD’nin askeri, siyasi ve iktisadi koçbaşlığında uluslararası sermayenin çevre ülkelere başlattığı emperyalist saldırılara eş zamanlı şekilde, darbe koşulları içinde gerçekleşmiştir. Türkiye’deki kanlı dönüşüm sadece neoliberal piyasa ekonomisine geçişle sınırlı kalmamıştır; çünkü emperyalizmin küresel saldırı programında Türkiye’nin dış politika bağlamında çok özel bir yeri vardır. Türkiye emperyalizmin hedefindeki bölgelere (Irak başta olmak üzere Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya) hem coğrafi olarak yakın hem 1979 İran İslam Devrimi ile Körfez Bölgesindeki en önemli müttefikini kaybeden ABD’nin askeri operasyonları için değerli bir konuşlanma sahası (NATO üyesi) hem de neoliberal-Batı müttefiki-emperyalizmle uyumlu-Müslüman olma özelikleriyle model gösterilebilecek bir ülkedir.
Kendisi bu şekilde söylediğini kabul etmese de CIA Türkiye istasyon şefi Paul Henze’nin 12 Eylül darbesini dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar başardı” diye mutlulukla haber vermesi, darbecilerin emperyalizme sunabileceklerinin ne kadar çeşitli olduğunu bilmesi bakımından tesadüfen değildir. Zaten, darbeciler bu sevinci boşa çıkartmamış ve örgütlü emek ve sol siyasetin direnci ile karşılaşmadan Amerikan askeri tesislerinin modernizasyonunu, nükleer silahların saklanmasını sağlayacak altyapı düzenlemesini, yeni hava üslerinin inşa edilmesini (Muş ve Batman) ve ABD’nin asker ve istihbarat desteğine erişimini geri kazanmasını sağlayacak kararları çabucak almışlardır (Gerger, 2012). Türkiye’nin transatlantik ittifak ağı ve uluslararası sermaye ile işbirliğini artıracak bir dış politika geliştirmesini organik çıkarları ile uyumluluğu sebebiyle savunan TÜSİAD büyük sermayesi, 1983 sonrası Turgut Özal’ın Başbakan olduğu yıllarda Avrupa Ekonomik Topluluğu’na başvurma girişiminden ABD destekli siyasal İslamcı “yeşil kuşak”
İmalat-montaj hattına ucuz emek olarak yığılan yoksul halk kitlelerine sunulan siyasal İslam (Türk-İslam sentezi) ile 1990’lara kadar iktidar koalisyonlarına düşük ölçekli siyasi ortak olarak eklemlenebilen İslamcı siyaset (Milli Görüş ve Erbakan çizgisinde), 1990’larda Refah Partisi (RP) üzerinden önce yerel yönetimlere sonra da büyük iktidar ortaklığına taşınacaktır.
1990-2002: Koalisyon Dönemleri ve Güçlü Hükümet Arayışı
AKP’yi iktidara taşıyan koşullar ve AKP’nin 2002-2011 arasında uygulayacağı dış politikanın temel nitelikleri, 1990’ların parçalı koalisyonlar döneminde oluşmaya başlayacaktır. Bu dönemin tüm niteliklerini hakkıyla incelemek bu yazının kapsamını aşacağı için sadece üç ana etken üzerinden bir soyutlama yaparak 1990’ları anlatmak yerinde olacaktır.
1- İşçi sınıfının ve emek mücadelesinin canlanması ve parçalı siyaset
1988’den başlayarak 1990’ların ilk yarısına kadar Türkiye’de emek hareketleri ve kolektif eylemler tekrar canlanmış ve işçi sınıfı ile burjuvazinin hem birbirlerine karşı mücadelelerinde hem de sınıf içi fraksiyonlar arası rekabetlerinde farklılaşan siyasal temsil arayışları, 2002’ye kadar çok sayıda kırılgan koalisyon hükümetinin iktidar olmasına neden olmuştur. Uluslararası kapitalist sisteme, 24 Ocak kararları ve neoliberal birikim modelinin gereklerini (Washington Uzlaşısı) yerine getirerek eklemlenmek için bastıran büyük sermaye (TÜSİAD); siyasi temsil arayışında siyasal İslam’a yakınlaşmış Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler (KOBİ); enflasyon-ücret-hak kayıpları karşısında ortaklaşırken özelleştirme, liberalizasyon, deregülasyon gibi konularda kafa karışıklığı yaşayan ve merkez sağ ve sol partilere dağılmış kamu ve özel sektör emekçileri; siyasi partiler arasındaki rekabeti artırmış ve neoliberal küresel kapitalist sisteme entegrasyonun hızını görece yavaşlatmıştır.
2- Finansal Kriz Dalgası ve Neoliberal Devletin Yeniden Konumlandırılışı
ABD öncülüğünde gelişmiş kapitalist ülkelerin ve düzenleyici örgütlerinin (IMF, Dünya Bankası, DTÖ, AB) zorlamasıyla neoliberal modele çok hızlı ve kontrolsüz şekilde geçen çevre ülkelerinin, 1990’lar boyunca yaşadığı finansal-ekonomik krizler, neoliberal devlete ait görevlerin yeniden tanımlanmasına yol açmıştır. “Finansallaşmanın ilk nesil krizi” (Yeldan, 2009) olarak adlandırılabilecek bu kriz dalgası Meksika, Rusya, Güney Kore, Brezilya, Arjantin, Endonezya’yı dolaşmış ve Türkiye’ye de 1994 ve 1999 yıllarında iki kere uğramıştır. Kapitalizmin çevre ülkelerinde yaşanan bu krizler, kapitalizmin ana çekirdek aktörlerinin neoliberal devlete yeni görevler yükleyen Post-Washington Uzlaşısı üzerinde anlaşmasına neden olmuştur. Yeni uzlaşıda, piyasaların işleyişinde pasifleştirilmiş devlet yerine sermayenin değersizleşmesini engelleyen; mali kurulları özerkleştirip uluslararası finans-kapitalin kural-gözetim-denetimine açan; emek piyasasını esnekleştiren; sınıf siyasetini kültür, kimlik, ideoloji alanına çekip etkisizleştiren; kitlesel itiraz ve ayaklanmalara dönüşmeyecek kadar yoksulluğa refahtan pay dağıtabilen ve toplumsal uzlaşıyı sağlayabilen düzenleyici bir devlet tanımlanmıştır (Akçay ve Türkay, 2006). Post-Washington Uzlaşasının tanımladığı bu yeni devlet, küresel-yerli sermayenin ve emperyalist metropollerin çıkarlarını kollamalı, neoliberal modelin gerektirdiği kuralların sürdürülebilirliğini sağlamalı (güçlü bir hükümet aracılığıyla) ve aynı zamanda toplumsal ilişkileri düzenlemek (kitle yönetimini sağlamak) için gerekli kapasiteye sahip olmalıdır.
3-ABD’nin Ortadoğu’yu Neoliberal Sisteme Entegre Etme Projesi
Bilindiğinin aksine ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik müdahaleleri 2000’lerde Irak işgali ve renkli devrimleri örgütlemeleriyle başlamamış ve ayrıca sadece askeri zor yöntemleriyle sürdürülmemiştir. Ortadoğu’da sisteme entegre olması mümkün görünmeyen rejimlerin barışçıl yöntemlerle sisteme entegre edilmesi ve askeri yöntemlerle değiştirilmesi, 1990’ların ikinci yarısından itibaren dile getirilmeye başlanmıştır. (Genişletilmiş) Büyük Ortadoğu Politikası (BOP) olarak anılacak projenin içeriği genel çerçevede: piyasa ekonomisinin kurallarını işletecek ölçüde devlet-hukuk-toplumsal dönüşümü gerçekleştirecek; meşruiyeti düşük diktatörleri iktidardan uzaklaştırıp kapitalizmin uzaktan denetleme mekanizmalarını-küresel yönetişim kurallarını işletebilecek; ABD hegemonyası ve Batı ile uyumlu çalışmaya hazır olacak; toplumsal desteğini seçimlerle kazanmış ve düzen-içi siyaset yapan “ılımlı” İslamcı iktidarları desteklemeyi kapsamaktaydı (Uzgel, 2009). Türkiye’de koalisyon ortağı olarak da olsa iktidara ulaşmış siyasal İslam’ın, işleyen bir model olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sunulması önemliydi. Bu ılımlı İslam model rolüne ek olarak Türkiye’den ayrıca Ortadoğu’daki zora dayalı düzenleme sürecinde askeri ve lojistik destek vermesi de beklenmekteydi. Zaten Abdullah Öcalan’nın Şubat 1999’da bir CIA ve MOSSAD operasyonu ile Türkiye’ye teslim edilmesi de bu sürecin bir parçasıdır.
Toparlamak gerekirse, TÜSİAD’da temsil edilen büyük sermayenin siyasi beklentisi, liberalleşmeyi sınıf siyasetine takılmadan, Post-Washington Uzlaşısına uygun şekilde kitle yönetim kapasitesi ve araçlarına sahip, AB çıpasına bağlı ve IMF uyum programlarının gereklerini kesintisiz sürdürebilecek kadar istikrarlı ve AB-ABD-NATO hattından dışarı çıkmayacak güçlü bir hükümettir. TOBB ve MÜSİAD’da temsil edilen Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler ve Anadolu Sermayesi neoliberal küreselleşmeye eklemlenmek ve küresel mali genişlemeden pay kazanmak istemektedir. Emek tarafında ise 1990’ların ilk yarısındaki örgütlü ve kitlesel direniş hareketleri ivmesini kaybetmiş ve ekonomik-siyasi krizlerle başa çıkmaya çalışan dağınık kitleler vardır. Merkez sağ-sol partiler kırılgan koalisyonlar içinde düzen-içi çözümler aramakta fakat ne Post-Washington Uzlaşısı’na uyumlu devlet işlevini yerine getirebilecek siyasi dayanağa sahip olabiliyorlar ne de ABD’nin beklediği “model” ülke niteliklerini taşıyorlardı. Siyasal İslam’ın temsilcisi konumundaki RP ise büyük sermaye ve Batı’nın beklentilerinin çok dışında söylem ve eylemler gerçekleştiriyordu. Erbakan, AB-ABD-NATO hattını ağır şekilde eleştiriyor, ilk yurtdışı seyahatini İran’a yapıp uluslararası İslami bir örgüt kurma (D-8) çabasına girişiyor, İslami bir Ortak Pazar kurma ve askeri örgütlenmeden bahsediyor (Uzgel, 2009) ve “korumacı ekonomik milliyetçiliği (Madra and Yılmaz, 2019) andıran bir “Adil Düzen” programı açıklıyordu.
RP’nin 28 Şubat Milli Güvenlik kararlarından kısa süre sonra iktidardan düşmesi ve kurulan Fazilet Partisi’nin de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından hemen sonra Erdoğan ve A. Gül, ABD’ye giderek Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations), Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (Center for Strategic and International Studies) ve Amerikan Girişim Enstitüsü (American Enterprise Institute) gibi önemli kuruluşlarda Türk-Amerikan ilişkilerinin önemine vurgu yapan konuşmalar yapmış, Türkiye’nin AB-NATO çizgisine ne kadar bağlı olduklarını anlatmış ve iktidara gelirlerse emperyalizmin merkezleri ile ayrışmaya düşmeden uluslararası kapitalist sistem ile uyumlu bir siyasi ve iktisadi politika izleyeceklerinin güvencesini vermişlerdir. (Uzgel, 2009). Türkiye tarihinin en ağır toplumsal sonuçlar yaratan 2001 krizinden çok kısa bir süre sonra kriz koşullarında erken seçim kararının alınması, AKP’nin sunduğu bu güvencelerin kabul gördüğünün de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

2003-2011: Emperyalizmin “Model” Ülkesi
AKP, 2002 yılında ulusal ve uluslararası düzeyde çok özel koşulların kesiştiği çok avantajlı bir dönemde iktidara geldi. 2001 yılında kurulduğu için IMF programlarında sorumluluğu gözükmüyordu; seçim süreci boyunca IMF programını eleştirmiş olsa da Kemal Derviş’in IMF uzmanlarıyla birlikte hazırladığı Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nı aynen uygulayarak ve birikim modeli krizini sınıfsal bölüşüm uzlaşılarına girmeden çözeceğini göstererek sermaye örgütlerinin desteğini almaktaydı; “milli görüş” gömleğini çıkartarak liberalleşme yanlısı “muhafazakar demokrat” gömleğini giymiş görüntüsüyle sermayenin organik aydınlarının övgülerini kazanmaktaydı; Öcalan’ın yakalanması sonrası PKK’nın çatışmasızlık ilan etmesi (1999-2004 arası) ve sınır dışına çekilmesiyle Kürt sorununa ilişkin bir politika üretmesine gerek kalmamıştı ve Ortadoğu’ya müdahale etme ve düzenleme yapma arifesindeki ABD’nin bölgede ihtiyaç duyduğu neoliberal ılımlı İslam demokrasi modeli ile askeri-lojistik ortak arama talebine istekle yaklaşıyordu.
Bütün bu özel koşullar, AKP’nin emperyalizmle çelişkisiz bir birliktelik ve pürüzsüz bir ilişki yürüttüğü anlamına gelmemekteydi fakat tüm iniş çıkışlarına rağmen genel çerçevede AKP dış politikası 2013 yılına kadar sermaye ve emperyalizm çevresi ile daha uyumlu bir ilişki içinde çalışmıştı. Bunun en temel sebeplerini aşağıdaki alt başlıklar altında toplayabiliriz:
1- Neoliberal Birikim Modelini Uygulamada Sermayenin Tam Desteğinin Alınması
AKP’nin sermayeye olağanüstü hareket ve kâr alanı açan 2001 IMF programını kesintisiz sürdürmesi ve IMF ile 2005’te yeni bir “stand-by anlaşması” imzalaması, 2003 yılında 4875 sayılı “Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu” ile başta AB ve ABD olmak üzere yabancı sermayenin Türkiye’deki hak ve imkânlarını artırması, neoliberal yönetişimin kurallarına uyması (düzenleyici-denetleyici kurulları oluşturmak veya bağımsızlaştırmak gibi) hem yerel sermaye örgütlerinden (TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB) hem de emperyalizmin üst örgütlenmelerinden (AB-IMF) büyük takdir toplamıştı. Yüksek reel faiz-düşük döviz kuru, büyük ölçekli özelleştirmeler, net sermaye ithalatı, sermayeye yüksek artık değer aktarımı, kredi mekanizmalarına kolay erişim ve rantiye ekonomisinin olağanüstü fırsatlar yaratması, ekonominin krize girmeden sürekli büyümesini sağlamış ve sermayenin farklı fraksiyonlarının çıkarlarını ortaklaştırabilmiştir. Başka bir deyişle, AKP’nin burjuvazinin farklı gruplarının farklı çıkarlarını aynı siyasi temsil içinde birleştirebilmesini sağlamıştır. AKP’nin sermayenin farklı kesimlerinin iktisadi çıkar birliğini sağlaması (özellikle emeğin sermaye lehine disipline edilmesiyle) ve temsil etmesi hem AKP’nin sermayenin geneli üzerinde güç kazanmasını sağlamış hem de emperyalist bloğun AKP’ye verdiği desteği artırmıştır.
1990’ların parçalı siyasetinde büyük sermaye için hem dönemin koalisyon hükümetleri hem de AB üyesi olmaya istekli toplum üzerinde liberalleşmenin devamı için etkili bir baskı ve rıza (havuç-sopa) oluşturma enstrümanı ve hizaya çekme aracı olarak kullanılan AB ve AB’ye üyelik süreci, 2010’larda eski önemini ve işlevselliğini yitirmiştir. AKP’nin neoliberal model ve emperyalist blok ile uzlaşı içinde olduğu anlaşıldıkça, Türkiye’deki büyük burjuvazi ve uluslararası sermayenin toplum ve hükümeti, AB kaldıracı üzerinden disipline etme ihtiyacı azalmıştır.
2-Örgütlü Emeğin Tasfiyesiyle Dış Politikada Kazanılan Özerklik
AKP, dış politikada (hem karar alım sürecinde hem de yapay dış krizler üzerinden toplumsal meşruiyet veya kutuplaşma üretmede) şimdiye kadar hiçbir hükümetin sahip olmadığı kadar geniş manevra alanına sahip olmasını, emeğin örgütlü yapısını tasfiye ederek ve işçi sınıfının siyasi temsilini neredeyse bitirerek elde etmiştir. Bu süreç 2003’ten başlayarak üç kanal üzerinden yürümüştür:
- 2003 yılında çıkartılan 4857 Sayılı “Yeni İş Yasası” ve işgücü piyasası düzenlemeleri ile esnek çalışma yasallaştırılmış ve iş güvencesi aşındırılmıştır. 2001 yılında %30 civarında olan sendikalaşma oranı 2013 yılı itibariyle %6’ya düşmüş ve toplu sözleşme kapsamında olan işçilerin oranı toplam istihdamın %6 veya %7’si seviyesine inmiştir (EU Commission Final Report, 2016).
- Özelleştirmelerle birlikte, emeğin sınıf bilinci en yüksek, sendikal faaliyetleri en güçlü ve hak talepleri ile siyasette ve toplumda en fazla etki yaratabilen kesimi tasfiye edilmiştir (Akçay, 2018). Bu kesimin bir kısmı emekli olsa da çoğunluğu kronik işsizliğin yaşandığı, örgütsüz, güvencesiz işgücü piyasasına inşaat, imalat-montaj veya diğer emek yoğun hizmet alanından ucuz işgücü olarak eklemlenmiştir.
- Reel ücret artışlarının baskılanmasının etkisiyle hane halklarının aşırı borçlanması sonucunda kendi finansal kaderlerini (borç döngüsünü sürdürebilmeyi) iktidardaki partinin siyasi istikrarı ile eşitlemeleri ve bu istikrarı bozabilecek her türlü siyasi değişime, kitlesel hak talebine, hukuki davaya… vb. karşı tepki duymaları veya tepkisiz kalmaları, AKP iktidarının krizleri yönetebilme kapasitesini artırmıştır (Ümit Akçay’ın “Finansal İçerilme” olarak kavramsallaştırdığı bu sosyal disiplin mekanizması hakkında daha detaylı bilgi için bkz. Akçay, 2018 ve Güngen, 2021).
Sınıfsal direncin ve sınıf siyasetinin azalmasında çok etkili olan bu üç kanallı süreç sayesinde AKP dış politikaya ilişkin karar ve uygulamalarında önemli bir özerklik elde etmiştir. Kısaca açıklamak gerekirse, emek hareketlerinin ve sınıf siyasetinin güçlü olduğu ve işçi sınıfının siyasi temsil imkânı bulduğu dönemlerde hem burjuvazi hem de hükümetlerin (özellikle koalisyon hükümetlerinin) emperyalizmle işbirliği sınırlandırılmakta ve dış politikada maceracı talepler kontrolsüzce yerine getirilmemektedir. Örneğin, Türkiye’de güçlü bir örgütlü emek hareketi olması halinde Türkiye, Suriye’ye yapılan emperyalist saldırıya bu kadar rahat ve kontrolsüz şekilde dâhil olamaz ve savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılar kayıt dışı ucuz emek deposu olarak çalıştırılamazdı. İnsanlık dramının ve emperyalist saldırının engellenmesine ek olarak, Suriye’den Avrupa’ya mülteci akımı yaşanmaz ve AKP, mülteci pazarlığı (şantajı) üzerinden, iktidarına AB destek aşısı yaptıramazdı.
Sonuç olarak, sınıfsal direncin ve hukuki-kurumsal yapının sınırlayıcı baskısı azaldıkça, AKP hem Yeni-Osmanlıcı, İhvancı (Müslüman Kardeşler) ve militarist teori-pratikleri dış politikada uygulayabilme gücüne kavuşmuş hem emperyalizmle işbirliği ve pazarlık yapma olanaklarını arttırmış hem de siyasi veya ekonomik krizlerle tıkandığı zamanlarda milliyetçi-İslamcı retorik ve yapay tehditler üzerinden (7 Haziran-1 Kasım 2015 arasında fiilen kullanarak) dış politikayı iç politikada araçsallaştırabilmiştir.
3- Neoliberal Ilımlı İslam Modeli
AKP seçildikten hemen sonra neoliberal İslamcı modelinin küresel kapitalist sistemle uyumlu olduğunu göstermek için meşruiyet kazanma çabasına girişmiştir; 2004 yılında AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması adına AB’nin hiçbir aday ülkeden talep etmediği ayrımcı önkoşulları kabul etmiş, Kıbrıs’ta Annan Planı’nı (Türkiye burjuvazisi, ABD ve AB’nin de istediği şekilde) desteklemiş, İncirlik Üssü’nü ve hava sahasını ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist müdahaleleri için açmış, gerek ikili ziyaretlerde gerekse de İslam Konferansı Örgütü toplantılarında İslam ülkelerinde “demokrasinin yayılması”, siyasi katılımın arttırılması ve toplumsal değişiminin gerekliliğine ilişkin ABD taleplerini dile getirilmiştir (Uzgel, 2009).
Türkiye’nin Suriye ile siyasi ve ekonomik yakın ilişkiler geliştirmesi ve bu sayede Suriye’yi “direniş ekseni” olarak bilinen cepheden (2011’e kadar Suriye, İran, Hizbullah, Hamas’tan oluşan grup) uzaklaştırabilecek siyasi ve iktisadi kapasiteye sahip olması (neoliberal dönüşüme çok istekli olan Beşar Esad ile Erdoğan ailesi arasında geliştirilen yakın ilişkilerin de katkısıyla), emperyalizmin merkezleri tarafından olumlu karşılanmıştır. Buna ek olarak, 2009’da Davos Zirvesi’nde Erdoğan’ın “One Minute” çıkışıyla İsrail’e kafa tutan tavrı, Filistinlilerin haklarını destekler görüntüsü, Halid Meşal, Muammer Kaddafi, Beşar Esat veya Ömer-el Beşir gibi Batı ile sorunlu siyasi figürler ile iyi ilişkiler içinde olması ve Arap kamuoyunda çok popüler olması, Türkiye’nin Ortadoğu’daki Sünni muhalefetin lider ülkesi olabileceği yanılsamasını yaratmıştır. Türkiye’nin emperyalizm adına bir nevi “Truva Atı”nı oynadığı bu dönem, Arap İsyanlarının başlamasıyla birlikte 2011’de sona ermiş ve yerine emperyalizmin koçbaşı olma rolü gelmiştir.

2012-2018: İçeride Otoriterleşme Dışarıda Emperyalist Hayaller
AKP iktidarının 2001-2013 arasındaki kapitalizmin finansal genişleme dalgası içinde yürüttüğü dış kaynak girişlerine bağımlı, kırılgan ve borç temelli büyümeye dayalı birikim modeli, 2013 yılında FED’in faizleri artırmaya başlama kararı sonrasında tıkanmıştır.
AKP, 2001-2013 arasında devam eden ekonomik büyüme (2008 Krizi sebebiyle 2009 yılı hariç) sayesinde, sermayenin farklı fraksiyonları (özellikle faiz ve döviz kuru politikalarında çıkar ayrışması olan büyük sermaye ile KOBİ’ler) ile toplumun farklı kesimlerini iktisadi ve siyasi çıkar birlikteliği içinde kendi iktidarı altında toplayabilmekteydi. Her ne kadar bir anda olmasa da birikim krizinin kronikleşmesi ve AKP iktidarını giderek zayıflatan toplumsal ve siyasi (1 Haziran 2015 seçim sonuçları gibi) sonuçlar yaratması, 2013 sonrasında dış politikanın iç politikanın bir aracı olarak kullanılmasının sıklığını (tek yöntem bu olmasa da) artırmıştır. AKP dış politikaya ilişkin konuları (veya yapay olarak ürettiği güvenlik-beka krizlerini) iç muhalefeti (muhalefet partilerinin dış politikayı siyaset üstü kabul etmesi sayesinde) hizaya çekmekten vatan hainliği ile suçlamaya ve kendi çıkarını tüm halkın çıkarı olarak göstererek (dış politikanın toplumda sınıflar üstü olarak kabul görmesi sayesinde) siyasi destek toplamaktan, kutuplaşma yaratarak AKP kitlesini milliyetçi İslamcı otoriterleşmede konsolide etmeye kadar çok geniş bir amaç aralığında araçsallaştırabilmiştir. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve sonrasındaki Olağanüstü Hal (OHAL) koşulları altında bir taraftan “milli güvenlik” adına grevler yasaklanır ve emek hareketleri tam baskı altına alınırken, diğer taraftan hukukun sınırlayıcılığından kurtulan AKP milliyetçi oyları arttırmak, Kürt siyasi hareketini kriminalleştirmek ve siyasi partilerin ittifak olasılıklarını parçalamak için dış politika söylem ve araçlarını (sınır ötesi askeri müdahaleler) kullanmıştır.
AKP iktidarının iç politikayı konsolide etmek için dış politikadan yararlanabilmesi, emperyalizmle yakın ilişkisi sayesinde mümkün olmuştur. Neoliberal ılımlı İslamcılığın başarılı siyasi modeli olarak kabul gören AKP iktidarının emperyalizm içindeki statüsü, 2009 yılında Barack Obama’nın Türkiye’yi “model-ortak” nitelendirmesiyle bir adım ileriye taşınmış ve AKP Türkiye’si, Arap İsyanları sürecinde Suriye ve Libya rejimlerinin askeri yöntemlerle devrilmeye çalışılmasında aktif askeri rol üstlenmiştir.
2011’de NATO’nun Libya müdahalesinde hava operasyon komuta merkezi İzmir olmuş ve Atlantikçi cephenin istihbarat kuruluşlarının da desteğiyle Suriye’deki cihatçı muhalifler Türkiye üzerinden silahlandırılmış ve Suriye’ye sokulmuştur (Özkan, 2018). Transatlantik müttefiklik örgütlenmesi (NATO) ile emperyalizmin örgütlü yapıları arasındaki koordinasyona (NATO-AB) görece az önem veren Donald Trump’ın Başkanlık döneminde (2017-2021), AKP hem Suriye hem de Libya’da militarist dış politika araçlarını daha rahat kullanabilme olanağına sahip olmuştur.
Dış Politikada Hayaller ve Gerçekler
2011-2015 arası dönem, AKP’nin Atlantik cephesini arkasına alarak Ortadoğu’da (Osmanlı’nın eski nüfuz bölgelerinde) bölgesel bir İslami güç olma hayalini (yeni-Osmanlıcılık) kurduğu dönem olmuştur. 2012 yılında AKP’nin kendisini lideri olarak varsaydığı “Müslüman Kardeşler” partileri Tunus (El Nahda) ve Mısır’da (Muhammed Mursi) yönetime gelince, “Sudan’dan Suriye’ye kadar Sünni Müslüman Kuşağı” hayali (Özkan, 2018), AKP dış politikasında daha da belirgin bir hal almıştır.
2013 Gezi olayları, Erdoğan’ın ülke içinde varsayıldığı kadar desteğinin olmadığını gösterirken, barışçıl gösterilere karşı polis şiddetinin aşırılığı AKP’nin ne “ılımlı” ne “demokratik” olduğunu ne de “model” olabileceğini ortaya çıkartmış ve Erdoğan’ın Batı kamuoyundaki “demokrat muhafazakâr” itibarını yerle bir etmiştir. Bu arada, 2013’te Mursi ve 2014’de El Nahda iktidardan düşmüşlerdir. ABD’nin Libya Büyükelçisi’nin cihatçı çeteler tarafından öldürülmesi, Suriye’de El Kaide’nin uzantısı El Nusra ve Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi terör örgütlerinin etki alanlarını arttırmaları ve ABD’nin bölgedeki en yakın müttefikleri ve finansörleri olan Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin “İhvan” partilerini kendi rejimlerine karşı tehdit olarak görmeleri (Özkan, 2018) ve hatta Türkiye-Katar ikilisine karşı bir cephe oluşturmaları, ABD’nin 2000’lerden beri sürdürdüğü “ılımlı İslam” politikasını rafa kaldırmasına neden olmuştur.
2015 Eylül ayında Rusya’nın Suriye’de hükümete fiilen askeri destek sağlaması ve Suriye hava sahasını denetlemeye başlamasıyla birlikte AKP iktidarı, Türkiye’nin ekonomik-siyasi ve askeri kapasitesinin çok üstünde olan bölgesel emperyal güç olma hayalini bir kenara bırakmak zorunda kalmıştır. Erdoğan, Rus uçağının Türkiye tarafından vurularak düşürülmesi sonucunda 2016 yılında Putin’den mektupla özür dilemiş ve Rusya öncülüğünde başlatılan Astana Süreci ile Suriye’deki Rusya-İran-Suriye cephesi ile göreli bir uzlaşıya gitmek zorunda kalmıştır. Bununla birlikte, AKP iktidarı ne Esad Hükümeti’ni devirmekten ne cihatçı örgütlere destek vermekten ne de Körfez ülkeleri ve Mısır’ı karşısına alıp ilişkilerini bozma pahasına Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da İhvancı siyasetin hamiliğini sürdürmekten ve İstanbul’u İhvan’ın sürgündeki merkezi yapmaktan vazgeçmiştir.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra AKP, Rusya ile ABD’yi birbirine karşı “yarıştırma” (ABD-Rusya arasında rekabetçi denge kurma stratejisi) ve askeri güç kullanmaktan çekinmeyen “yayılmacı” (Irak-Suriye-Libya) ve neredeyse her konuda “pazarlıkçı” (1Mart 2003 öncesinde ABD’den Türkiye’den cephe açma karşılığında alınacak hibe veya kredinin yükseltilmesinden mülteci sorununa ve gazeteci-rahip tahliyesine kadar) bir dış politika stratejisi yürütmeye başlamıştır. Bununla birlikte, militarist politikanın uygulama alanı emperyalizmin temel çıkar sahalarında değil daha tartışmalı ve emperyalist uzlaşının az olduğu bölgelerle sınırlı kalırken, “yarıştırmacı” dış politika, neredeyse hiçbir sorunlu bölge ve konuda (Fırat’ın doğusu, Doğu Akdeniz, Libya) Türkiye’ye uzun vadeli bir nefes alma alanı açmamış ve Türkiye lehine bir denge yaratmamıştır. Bu dönemde, Rusya’dan 2,5 milyar dolar verilip alınan S-400 füze sistemi aktive edilemediği gibi Türkiye F-35 programından çıkarılıp 2017’de yürürlüğe giren ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası’nın (CAATSA) yaptırımlarına muhatap olma tehlikesi (2019’da gerçekleşecektir) altına girmiştir.
2018-2022 Dış Politikada Kapasite Sınırlarına Ulaşmak
2018 yılında FED’in tekrar faizleri düşürme ve miktarsal genişleme kararı alması, AKP’nin Eylül 2019-Eylül 2020 arasında faizleri düşürebilmesine olanak sağlamıştır. Bu sayede, ağırlıkla AKP seçmeni olan küçük ve orta ölçekli işletmelerin ve finansal borç kapanına sıkışmış hane halkının düşük faizli kredi erişimine ulaşabilmesi mümkün olmuş ve AKP kriz koşullarını yönetebilme zamanı kazanmıştır. Bu kazanılan zaman, AKP’nin kaçınılmaz olan yeni kriz dinamikleri ortaya çıkmadan önce, Başkanlık rejimini konsolide etmesine imkân tanıyacaktır. Bu süreçte dış politika, hem milliyetçi-İslamcı söylem üretme hem de muhalefeti işlevsizleştirme-hizaya çekme hedeflerinde AKP’ye alan kazandıracaktır. Emperyalizmin Batı kurumlarının koordineli hareket etme iradesinin zayıf olduğu Trump Başkanlığı dönemine denk gelen bu süreç, AKP’nin çatışmacı dış politikasına Doğu Akdeniz, Suriye, Irak, Libya gibi tartışmalı bölgelerde manevra alanı açmıştır.

Türkiye’de Başkanlık rejiminin resmen başladığı Temmuz 2018 ile Joe Biden’ın ABD Başkanı seçildiği Kasım 2021 arası dönemde, AKP iktidarının (AKP-MHP koalisyonu) dış politika karakteri “militarist-pazarlıkçı-yarıştırıcı” olmayı sürdürecektir. ABD ile 2018’deki Rahip Brunson krizinden 2019’da Trump’ın Erdoğan’a oldukça ağır ifadeler kullanarak yazdığı mektuba; AB ile Mavi Vatan tezinden mülteci sorunlarına; Mısır ve Körfez ülkeleriyle Müslüman Kardeşler’e verilen destekten Libya’daki Trablus Hükümeti’nin askeri olarak arka çıkılmasına; Rusya ile Suriye’deki cihatçı oluşumların desteklenmesinden Ukrayna-Kırım-Karadeniz jeopolitiği sorunlarına kadar birçok irili ufaklı kriz yaşansa da, AKP iktidarı Türkiye’yi yalnızlığa sürükleyen dış politikanın bu üçlü karakterini büyük bir değişikliğe gitmeden devam ettirecektir. Bununla birlikte, 2020 yılının sonlarına doğru koşullar değişecek ve AKP’nin dış politikayı araçsal olarak kullanılabilmesinin önüne bazı nesnel sınırlar çıkacaktır. Bu nesnel sınırlar kısaca şunlardır:
- ABD’nin Transatlantik ittifakını yeniden tesis etme çabası:
Joe Biden ABD Başkanı (Ocak 2021 görev başlangıcı) seçildikten hemen sonra emperyalizmin koordinasyon mekanizmalarını, askeri ittifak yapısını (NATO) ve ideolojik ortaklığını tekrar işlevsel hale getirme (gerçi ne kadar başarılı olduğu bir tartışma konusudur) çabasına girişmiştir. Biden’ın amacı, ABD’nin zayıflayan küresel hegemonyasının ömrünü uzatmak ve Rusya ile Çin’i çevrelemek için emperyalizmin mevcut ittifaklarını güçlendirmek ve yeni paktlarla (örneğin: Dörtlü Güvenlik Diyaloğu-QUAD) desteklemek olmuştur.
Batı emperyalizmine ve hegemonik yapılanmasına siyasi, askeri, iktisadi, kültürel ve kurumsal olarak tamamen eklemlenmiş olan Türkiye’nin, bu yeni koordinasyon planı dışında kalması mümkün değildir. Dolayısıyla, AKP iktidarı, iç politikayı konsolide etmekte kullandığı “militarist-pazarlıkçı-yarıştırıcı” dış politikasını, emperyalizmin kurumsal ittifak ilişkilerinin yeniden tesis edilmesi sürecinde gözden geçirmek ve yeniden ayarlamak zorunda kalmıştır.
- Birikim Modelindeki Çelişkilerin Yönetilememesi:
Birikim modelinde yaşanan tıkanıklıklar dış politikanın iç politikada araçsallaşma sıklığını artırırken, birikim modelinin biriken çelişkilerinin yarattığı sınırlılıklar da AKP’nin dış politikadaki kapasitesinin sınırlarını belirlemiştir. Yabancı sermaye akımlarına bağımlı iktisadi modelin sürdürülebilmesi için yüksek reel faiz sunma zorunluluğunun bulunması fakat bu durumda düşük faizli krediye erişime ihtiyacı duyan küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin iflas etme tehlikesi içine girmesi; enerji, ara mal ve sermaye mallarında ithalata bağımlı olan ihracatın artmasıyla cari açığın da artması; doların Türk lirası karşısında değerlenmesini engellemeye çalışırken Merkez Bankası rezervlerinin negatif bakiyeye dönmesi gibi örnekler, birikim modelinin içinde biriken çelişkilerden bazılarıdır. Bunlara ek olarak, kronikleşen işsizlik, yüksek enflasyon ve artan yoksullaşma ile yükselen sınıfsal öfke ve farklı sermaye fraksiyonlarının birbiriyle çelişen çıkarlarının siyasi baskı yaratması, AKP iktidarının yönetebilme kapasitesini giderek zorlamaktadır.
Toparlamak gerekirse, emperyalizmin örgütlü yapıları arasındaki koordinasyon artmaktadır. Bu koordinasyonun tam uyuşma ve çıkar birliği içinde gerçekleştiğini iddia etmek mümkün değildir. AB veya NATO üyeleri arasında ABD, Rusya veya Çin ile ilişkiler bakımından birbiriyle çok ciddi şekilde çelişen çıkar ayrışmaları bulunmaktadır. Türkiye açısından Batı emperyalizminin görece dahi ortaklaştığı alanlarda “militarist-pazarlıkçı-yarıştırıcı” dış politikası sürdürmesi mümkün değildir. Zaten uluslararası kapitalist sistem ve emperyalist Transatlantik İttifakı’na bağımlı eklemlenme modeliyle Türkiye’nin bu yapı ile çelişen politikaları uzun süre sürdürebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, 2021 sonrasının iç ve dış koşullarında AKP kendi sınırlarına ulaşmış ve maliyeti yükselmiş “militarist-pazarlıkçı-yarıştırıcı” bir dış politika yürütmek yerine daha uyumlu ve yer yer tavizkar bir dış politika izlemeye başlamıştır. Bu doğrultuda:
- Doğu Akdeniz’de NAVTEX siyasetinden vazgeçilmiş, Oruç Reis araştırma gemisi Antalya Körfezi’ne çekilmiş ve Mavi Vatan tezi sessizce rafa kaldırılmıştır.
- Biden’ın 24 Nisan günü için kullandığı “soykırım” ifadesine diplomatik teamüller seviyesinde bile tepki verilmemiştir.
- Yunanistan ile istişari görüşmeler başlatılmıştır.
- Mısır ile yakınlaşma girişimlerinde bulunulmuş ve İstanbul’dan yayın yapan Müslüman Kardeşler bağlantılı televizyon ve radyo kanallarında Mısır yönetimi aleyhine içerik üreten yayınlara son verilmiş ya da azaltılmıştır.
- İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile ilişkiler tekrar başlatılmaya çalışılmıştır.
- “Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı yok” söyleminden “AB ile ilişkilerde yeni bir sayfa açalım” talebine geçilmiştir.
- Libya’da uzlaşı mesajları verilmiştir.
AKP iktidarının dostluk ve uzlaşı talep eden yeni tavizkar dış politika yaklaşımı, emperyalizmin diğer ortaklarından beklediği desteği henüz bulamamıştır. AKP iktidarının bir çatışma ve pazarlık aracı olarak kullandığı dış politika, yıllar boyunca Türkiye’yi komşu ve yakın bölgesindeki ülkelerle sorunlu ilişkilere itmekle ve bölgesinde yalnızlaştırmakla kalmamış aynı zamanda kendisine karşı ittifak oluşumlarını tetikleyerek ikili sorunların çok boyutlu ve çok oyunculu sorunlar yumağı haline dönüşmesine neden olmuştur. Doğu Akdeniz Gaz Forumu veya Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında gelişen yakın ortaklık ilişkisinde görüldüğü gibi Türkiye’nin gerginlik yaşadığı ülkeler veya Türkiye’nin yalnızlaştığı alanlardaki fırsattan yararlanan rakip bölgesel güçler, Türkiye karşıtlığının fiili durumundan yararlanarak savunma, enerji veya diğer konular üzerinden örgütlenebilmişlerdir. Dolayısıyla Türkiye, artık sorunlarını sadece tek bir ülke veya ilgili konu ile değil farklı konu ve çoklu ittifak grupları ile pazarlık ederek çözmek zorundadır. Pazarlık sürecinde de Türkiye’nin eli oldukça zayıftır. Ekonomisi zordadır, ittifak ilişkileri zayıftır, yalnızlaşmıştır, itibar kaybı içindedir ve jeopolitik değeri azalmaktadır. İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan gibi Türkiye’nin özellikle barışmaya çalıştığı ülkeler de uzlaşma talebinde bulunan, taviz vermeye hazır görünen ve oldukça yalnız olan Türkiye’yi bekleterek daha fazla taviz koparmaya çalışmaktadır.
*
Sonuç olarak, 20 yıllık iktidarı boyunca AKP dış politikayı hem iç politikada yeni rejim inşası ve konsolidasyonu hem de uluslararası alanda emperyalizmin ve sermaye düzeninin çıkarları için birçok defa kullanmıştır. Bununla birlikte, bu sınırsız bir kullanım olmamıştır. AKP’nin dış politikadaki sınırları, bağımlı birikim modelinin kapasite sınırları ile emperyalist güç ilişkilerinin izin verdiği hareket alanı içerisinde belirlenmiştir. Eğer dış politikada gerçekten halkların ve emekçi sınıfların yararı için değişim isteniyorsa işe önce sınırlılıkları yaratan bu iki yapı ile başlamak gerekir.
Kaynakça:
Akçay, Ümit (2018), “Neoliberal Populism in Turkey and Its Crisis,” Catalyst, Vol. 1, No. 4.
Akçay, Ümit ve Mehmet Türkay (2003), “Neoliberalizm’den Kalkınmacı Yaklaşıma: Devletin Sermaye Birikimi Sürecindeki Yeri Üzerine,” İktisat, Siyaset, Devlet Üzerine Yazılar, Burak Ülman ve İsmet Akça (der.), ss. 49-67.
EU Commission Final Report, “Study of the EU-Turkey Bilateral Preferential Trade Framework, Including the Customs Union and an Assessment of Its Possible Enhacement,” BKP Development Research and Consulting in Consortium with Panteia and AESA, 26 Ekim 2016, http://ec.europa.eu/smart-regulation/impact/ia_carried_out/docs/ia_2016/turkey_anx6_en.pdf, (Erişim Tarihi: 22 Mayıs 2018).
Gerger, Haluk (2012), ABD, Ortadoğu, Türkiye, İstanbul: Yordam Kitabevi.
Güngen, Ali Rıza (2021), Borçlandırma Siyaseti Türkiye’de Finansal İçerilme, İstanbul: İletişim Yayınları.
Özkan, Behlül (2018), “Ak Parti Döneminde Dış Politika I,” Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’nin Dış Politikası, Adem Çaylak and Seyit Ali Avcu (der.), Ankara: Savaş Yayınevi, ss. 293-315.
Madra, Yahya M. ve Sedat Yılmaz (2019), “Turkey’s Decline into (Civil) War Economy: From Neoliberal Populism to Corporate Nationalism,” The South Atlantic Quarterly, V. 118 No: 1, ss. 41-59.
Yeldan, Erinç (2009), “On the Nature and the Causes of the Collapse of the Wealth of Nations, 2007/2008: The End of a Façade Called Globalization,” University of Massachusetts Political Economy Research Institute. http://yeldane.bilkent.edu.tr/Yeldan2009_GlobalCrisis.pdf (Erişim Tarihi: 05.02.2022).
Uzgel, ilhan, (2009) “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü,” İlhan Uzgel and Bülent Duru (der.), AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, Ankara, Phoenix Yayınları, ss. 11-39.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
