Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Altın Koza’dan izlenimler ve notlar

Bir şeylerden rahatsızlık duyma ve toplumsal sorumluluk hissetme durumu yaygınlaşıyor ancak filmlerde bir sona erdirememe ve derinleşme sorunu var.

Adana Büyükşehir Belediyesince bu yıl 32'incisi düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması ödülleri sahiplerini buldu. Etkinliğin sonunda ödül alanlar ile ödülleri takdim edenler hatıra fotoğraf çektirdi. Fotoğraf: AA

Cemali Coşkunırmak

Yayın Tarihi: 12.10.2025 , 00:31

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 32. Uluslararası Altın Koza Film Festivali, 22–28 Eylül tarihlerinde gerçekleştirildi. Festivalde 190 film, 300 gösterimle izleyiciyle buluştu. 

Program; uzun metraj, belgesel, uluslararası, ulusal ve öğrenci kısa film yarışmaları ile edebiyat uyarlaması senaryo yarışmasından oluştu. Özel gösterimler bölümünde birden fazla seçki yer alırken, üç filmden oluşan “Gazze, Şimdi!” seçkisi dikkat çekti.

Bu yazıda takip edebildiğim oranda festival ve filmler hakkındaki izlenimlerimi paylaşacağım.

Geçtiğimiz 2-3 seneye kıyasla bu yıl festivalin çok daha kalabalık ve canlı geçtiğini söyleyebiliriz. Neredeyse bütün gösterimlerde salonlar tamamen doluydu, özellikle ulusal uzun metraj yarışma filmlerinin ilk gösterimlerinde adeta izdiham yaşandı. Birçok farklı faktör olsa da bu ilginin temel kaynağı sanıyorum belediye başkanı Zeydan Karalar’ın tutuklanması. Adana halkı bu haksız karara karşı festivaline sahip çıkma kararlılığı göstermiştir.

Öte yandan, bu büyük ilginin ve yeni birçok insanı sinemayla, sanatla tanıştırma ya da yeniden buluşturma fırsatının ne ölçüde değerlendirildiği ciddi bir soru işareti. Geçtiğimiz seneki festival yazısında filmlerin gittikçe toplumsal sorunlara daha çok eğildiğini, politikleştiğini ancak sanatçıların ele aldığı konuları bir noktaya getirmekte zorlandığından bahsetmiştim. 

Bu sancıyı hem yerli hem de yabancı yapımlarda bu sene de gözlemlemek mümkün, bir şeylerden rahatsızlık duymaya başlama ve toplumsal kaygılara sahip olma durumu yaygınlaşıyor ancak filmlerde bir sona erdirememe ve derinleşme sorunu göze çarpıyor. Bu durum sanatçıların niyetinden bağımsız olarak bazı filmlerin potansiyelini aşmasını engelleyerek yalnızca iyi ve izlenebilir düzeyde kalmasına neden olurken, bazılarını da politik olarak problemli noktalara savuruyor.

Hem festivalde dikkat çeken filmlere değinmek hem de yukarıda bahsettiğim durumu somutlamak adına seçtiğim kimi filmler üzerine değerlendirmelere geçelim.

Gündüz Apollon, Gece Athena

Yönetmen Emine Yıldırım’ın ilk uzun metrajı olan film, küçük yaşta annesi tarafından terk edilen ve yetimhanede büyümek zorunda kalan Defne’nin, bir eylemde kafasına çarpan gaz kapsülü sonucu hayaletlerle iletişim kurma yeteneği kazanmasını, bu yeteneğini kullanarak annesinin hayaletini bulma ve ona cevabını aradığı bazı soruları sorma arayışını anlatır. Yolculuğu onu Side Antik Kenti’ne götürür ve 90’larda faili meçhul cinayete kurban gitmiş devrimci Hüseyin’in, kızını eşinden korumak isterken onu terk etmek zorunda kalan ve pavyon şarkıcılığına sürüklenen Nazife’nin ve dilsiz antik tanrıça Rhea’nın hayaletleri ona eşlik eder.

Büyülü gerçekçi bir anlatımı olan film, Defne’nin bireysel gibi görünen problemini, aslında geçmişten bugüne yaşanan kadına yönelik şiddet ve sömürü, siyasal baskı ve otorite gibi başka sorunlarla birleştirerek toplumsallaştırıyor ve bu sayede ortak bir anlatı kurmaya çalışıyor. Filmin sonunda ise bu ortak anlatının bir şekilde parçası olan Defne’nin bireysel arayışı toplumsal bir arayışa dönüşüyor. 

Filmin yapmaya çalıştığı şey kuşkusuz çok değerli ancak yukarıda bahsettiğim derinleşme sorunu hemen göze çarpıyor. Ele alınan ve birbiriyle ilişkisi kurulan sorunların kaynağı nedir, bu problemler hangi zeminde birleşiyor, farklı hikayeleri olan karakterlerin ortak anlatısının doğrultusu ve işaret ettiği nedir, Defne’nin yaşadığı aydınlanma “bütün mağdurlar birbirimize destek olalım”dan mı ibarettir, bu sorular yanıtsız kalıyor maalesef.

İdea

Film, lüks bir villada bekçilik yapan Kemal’in bindiği bir otobüste yanındaki koltukta unutulmuş İDEA isimli bir kitapla karşılaşması sonucu başına gelenleri anlatır. Ne hakkında olduğu film boyunca bilinmez kitaba sadece göz gezdirip geri bırakmasına rağmen polisler Kemal’in peşini bırakmaz ve onu örgüt üyeliği nedeniyle yakalar. Daha sonra ise Kemal kendini hiçbir şeye anlam veremediği bir polisiye koşuşturmanın içinde bulur ve bu koşuşturma ona yeni bir kimlik kazandırır.

Bir söyleşide yönetmen Tayfun Pirselimoğlu filmin amacını şöyle açıklıyor:

“O kadar saçma sapan, absürt bir zaman dilimine denk düştük ki bu saçmalığın ve nasıl bu şekilde yaşıyor olduğumuzun şaşkınlığı içerisindeyim. Herkesin bunu anlamaya çalıştığını düşünmüyorum açıkçası. Çünkü bu, akıp giden bir nehrin içerisine atılmış çer çöp gibi bizi bir yere sürüklüyor. Ben, o akıp giden çöplerden birisi olarak bir tarafa tutunup “Ya bir dakika, ne oluyor?” diyerek görmeye çalışıyorum. Var olan bir şeyi aksettirmeye çalışıyorum. “Bunun çaresi budur” sorumluluğu ile yapmıyorum bunu, onu bilmiyorum zaten. Bu kadar aptalca bir hayatı yaşıyor olmamızın karşılığını göstermeye çalışıyorum. Bana en az bunun kadar tuhaf gelen, filmi izleyip de bunu anlamamaları. Burada bir saçmalık devreye giriyor. Belki bu anlamda, bu absürtlüğün ne derecede içselleştirildiği de böyle bir ironi ile ortaya çıkıyor.”

Bu açıklamanın film özelinde denk düştüğü mesele ise sanıyorum ki karanlık bir tip olan zengin villa sahibinin bütün pis işlerini elini kolunu sallayarak yaparken, kendi halinde sıradan bir insan olan Kemal’in okumadığı, kendisinin olmayan bir kitap üzerinden yargılanmasıdır. Burada filmdeki İDEA kitabının resmi devlet ideolojisine ters düşen herhangi bir düşünceyi temsil ettiğini varsayabiliriz. Sadece farklı düşündükleri veya farklı düşünenlere temas ettikleri için insanların illegal bir noktaya düşmesi ve başka bir hayata sürüklenmesi yönetmenin absürt bulduğu ve kendi söylemiyle aksettirmeye çalıştığı temel nokta.

Öncelikle bir şeyi absürt bulmak ile anlam arayışı arasında bir gerilim olduğunu düşünüyorum. Burada bir denge olmadığında, her şeyi saçma bularak kestirip atma ya da var olanı normalleştirme tehlikesi doğar. İşin garip yanı anlamsızlığın da sonu kaçınılmaz olarak kanıksamadır çünkü hayat bir şekilde devam etmelidir. Dolayısıyla, bir şeyi anladığımız ve anladığımızdan yola çıkarak farklı bir ihtimali hayal edebildiğimiz ölçüde durduğumuz konum itibariyle o şeyi kanıksamadan absürt olarak nitelendirebiliriz. Örneğin büyük servet sahibi, zengin biri için eşitlikçi fikirleri olan insanların susturulması kendi konumu itibariyle mantıklıdır, burada bir sermaye sınıfı aklı vardır. Öte yandan, bir yoksul, neden kötü koşullar altında yaşam sürdürdüğünü kavrayabiliyor ve bu sayede eşitlikçi bir toplum tahayyül edebiliyorsa ancak o noktada kapitalizmin mantığını normalleştirmeden, onu absürt bulup reddedebilir.

Yönetmenin ve filmin böyle bir anlam arayışında olduğunu düşünmüyorum. Yukarıdaki söyleşi alıntısında belirtildiği gibi yönetmen, çare üzerine bir sorumluluk gütmüyor, çareyi de bilmiyor. Ancak buna rağmen, içinde bulunduğu kötü yaşam koşullarında çıkışsız kalmış ve hayatta kalmak adına bazı şeyleri kanıksamaktan başka çaresi kalmamış insanlara şaşırıyor. Hatta sıradan insanları yaşanan absürtlükleri içselleştirmekle suçlayıp kendine bir uyandırma sorumluluğu yüklüyor. Burada ciddi bir üstenci tavır ve haksızlık var, insanlar farkında olmadıkları için değil değişmeyeceğini düşündükleri için zorunlu olarak başına gelenleri kanıksama ve normalleştirme yoluna giriyorlar. Bunu engellemenin yolu, insanların zaten bildikleri şeyleri tekrarlamak değil, anlam ve dolayısıyla çare sorumluluğu gütmektir çünkü ancak daha iyi anlamlandırabildiği ölçüde insan değiştirmeyi düşünebilir ve kanıksadığı şeyleri absürt bulabilir.

Değinmek istediğim diğer bir konu ise anlatım dili tercihi. Festivaldeki gösterim sonrası bir gencin söz alıp “ben bu filmden bir şey anlamadım, konusu yok” demesi dikkat çekmişti, yukarıdaki alıntıda bu konuya da cevap veriyor yönetmen ve insanların filmi anlamamasını saçma bulduğunu ve bunun genel olarak absürtlüğün ne kadar içselleştirildiğinin bir yansıması olarak gördüğünü söylüyor. Bunun çok kolaycı bir yanıt olduğunu belirtmeliyim. Akıntıya kapılan insanları “uyarma” kaygısı duyduğunu söyleyen bir yönetmenin, “sadece kendimin anlayabileceği bulmacalar kurmayı seviyorum” diyerek bu kadar muğlak ve gizem dolu bir anlatım dilini tercih etmesi ve bu nedenle yüzeysel mesajını bile seyirciye iletememesi biraz trajikomik. Şüphesiz bir filmi anlamak emek gerektirir, soruyu soran gencin de biraz aceleci davrandığını söyleyebiliriz ancak sanatçı üretimiyle seyirciyi bu emeği vermeye motive etmeli, elinden tutmalı. Yönetmen bunu yapmıyor, aksine dışlıyor; dolayısıyla bu anlatım dilinin bir konfor alanı yarattığını ve yönetmeni tartışılmaz hale getirdiğini söyleyebiliriz.

Genç Anneler (Young Mothers)

İnsan festivalde o kadar filmi arka arkaya izlerken bir nefes alma ihtiyacı hissediyor. Burada fiziksel bir ihtiyaçtan ziyade sade, derdi net, iyi bir film izleme rahatlığı ile salona girmekten bahsediyorum. Bugün çok az yönetmen bu güveni verebiliyor, Dardenne kardeşler sırf bu yüzden bile değerlidir.

Film, Belçika’da genç anneler için kurulan bir barınma merkezinde yaşayan 16-20 yaşlarında hamile kalmış beş genç kadının hayatlarını konu alır. Yoksulluğun ve buna bağlı birçok başka problemin insanları nasıl yetimliğe, sokağa, uyuşturucuya ve barınma merkezine sürüklediğini anlatan film, aynı şeyleri kendi bebeklerine yaşatmak istemeyen genç kadınların dayanışmalarını, ikilemlerini ve çıkış arayışını anlatır.

Filmde benim en değerli bulduğum nokta, genç kadınlar bütün bu yaşadıklarına, kişisel kırgınlıklarına rağmen son tahlilde insanı değil sistemi, onları bu noktaya sürükleyen yoksulluğu suçlar ve işaret ederler. Dardenne kardeşler, doğrusuyla yanlışıyla, iyi ve kötü yönleriyle insanını seven ve ona sahip çıkan bir sinema anlayışıyla üretmeye devam ediyorlar, iyi ki varlar. Tabii ki, tartışılabilecek şeyler var, tartışılması da gerekir ancak festivaldeki bu kadar kötü film arasında bu iyi filmi tartışmaya açmaya maalesef elim gitmiyor en azından bu yazı özelinde.

Bir Zamanlar Gazze’de (Once Upon a Time in Gaza)

“Gazze, Şimdi!” seçkisinde yer alan Filistinli ikiz yönetmenler Tarzan Nasser ve Arab Nasser kardeşlerin son filmi. İkizlerin 2020 yılında gösterime giren Gazze Aşkım (Gaza Mon Amour) filmi bazı kesimlerce yeterince politik olmamakla eleştirilmişti. Yönetmenler söyleşilerde Filistin sinemasının alışılmış klişelerinden kaçınmaya çalıştıklarını, halkın acıyı, savaşı, berbat bir hayatı bildiklerini ama yine de günlük bir yaşamları, aşk ilişkileri, hayalleri, umutları var olduğunu belirterek amaçlarının Gazze'nin günlük yaşamını göstermek olduğunu belirtmişlerdi. Dolayısıyla, politik olanın daha çok bir atmosfer yaratmak üzere kullanılıp arka planda bırakıldığı aslında yönetmenlerce de kabul ediliyor. Cannes festivalinde en iyi yönetmen ödülü alan Bir Zamanlar Gazze filmi ise yönetmenlerin politik olandan kaçma tercihlerinin onları ne kadar kötü bir yere savurabileceğini bize çok net gösteriyor. 

Kısaca özetlemek gerekirse, film 2007 yılında Hamas’ın iktidarı ele geçirdiği dönemde geçiyor. Falafel dükkânı işleten Osama, yanında çalıştırdığı Yahya ile gündelik işlerin yanı sıra illegal uyuşturucu ilaç ticareti yaparlar. Üst düzey bir polis de bu işin içindedir ancak bir noktada Osama ile çıkarları ters düşer ve iktidardan aldığı gücü Osama’ya karşı kullanır. Osama’nın trajedisine tanık olan Yahya iki yıl sonra tesadüfen çok ünlü bir Filistin direnişçisine benzediği için Gazze Kültür Bakanlığı tarafından çekilen bir aksiyon dizisi olan The Rebel'da başrol oynamak üzere seçilir. Dizi sayesinde ünlenen Yahya’nın yolu bir noktada yozlaşmış üst düzey polisle kesişir ve Yahya’ya hesaplaşma imkânı doğar.

2025 yılında Gazze’de o kadar şey yaşanırken, yönetmenlerin politik olandan uzak durma ve gündelik hayatı anlatma ısrarının bizi götürdüğü yer: Filistin halkını temsilen seçilen apolitik iki uyuşturucu ilaç satıcısı ve Hamas’ın yozlaşmış üst düzey polis memuru. İnsan filmi Netanyahu fonlamış herhalde diye düşünüyor. Gündelik yaşam diye anlatılan şeyin temsiliyet problemi bir yana, politik olandan uzak durmak istiyoruz denilerek işgalin ve halkın direnişinin anlatılmayıp İsrail’in soykırımına bir şekilde direnmeye çalışan Hamas’ın eleştirilmesi en naif ifadeyle Filistin halkının direnişini değersizleştiren bir ikiyüzlülüktür.

Estetik açıdan da Hollywood özentisi bir aksiyon filmi izliyoruz. Zaten yönetmenlerin film adı tercihlerine baktığımızda da popülist bir yaklaşımı benimsediklerini görebiliyoruz. Özetle hem içerik hem de biçim itibariyle Filistinli yönetmenlerin her şeyi sıradanlaştırma isteği onları uçurumun kenarına sürüklemiştir.

Mutluluk (Happiness) ve Ölüm (La Mort)

Son olarak, uluslararası kısa film yarışması özelinde izlediğim, sinemanın geleceğine ilişkin umut vadeden iki filmden bahsetmek istiyorum.

İlki, söz konusu yarışmada en iyi film ödülünü alan yönetmen Fırat Yücel’in Mutluluk filmi. Amsterdam’da yaşayan bir Türk’ün bilgisayar ekranı günlüğünü izlediğimiz filmde, internet ve sosyal medya üzerinden Filistin, Lübnan, Sudan ve Kongo gibi yerlerdeki savaş ve yıkım görüntülerine maruz kalan kişinin uykusuzluk problemini izliyoruz. Egzersiz, melatonin, dijital detoks gibi önerilerle uykusuzluğuna çare bulmaya çalışsa da problemini çözemez ve konfor alanıyla vicdani bir hesaplaşma yaşar. Çareyi ise Amsterdam’daki sömürgecilik, işgal karşıtı eylemlere katılmakta bulur. Yönetmen 18 dakikalık kısa filmine emperyalizmden kişisel vicdan sorgulamalarına, iyi hissetme safsatalarından eylemliliğe, özgürlükçü görünen Avrupa devletlerinin ikiyüzlülüğünden halkın örgütlülüğüne kadar birçok konuyu sığdırmayı başarıyor.

İkincisi ise Jesús Martínez Mota’nın kara mizah öğeleri içeren Ölüm filmi. Hasta, yaşlı bir kadın ile beyaz yakalı kızı arasında geçen trajikomik bir diyalogu izliyoruz. Bu konuşmaya neden olan şey yaşlı kadının ayda 3-4 kere gecenin bir yarısı kızını arayıp “ölüyorum hemen atla gel” diyerek onu çağırmasıdır ancak hasta kadının bir türlü ölmemesi kızının hayatını sürekli sekteye uğratır iş yerinden sürekli izin istemek, patronuna yalan söylemek zorunda kalır, çocukları okuldan alması için başkasının gitmesi gerekecektir vs. bu nedenle kız annesine ölmediği için komik bir üslupla tepki gösterir. Film, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı çürümeyi alaycı bir dil ile çok sade bir şekilde ele almayı beceriyor.

Bu iki kısa film, çok düşük bütçeyle de yaratıcı ve iyi işler yapılabileceğini gösterirken hem festivalin hem de sinemanın geleceğinin nerede olduğunu da işaret ediyorlar. Yazıyı uzatmamak için değinmediğim ya da izleyemediğim için yorum yapamadığım filmler de var, bunlar ileride başka yazılarda ele alınabilir. Her şeye rağmen, yukarıda değindiğim filmlerin genel olarak festivalin atmosferine dair bir çerçeve çizdiğini düşünüyorum.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.