Sayfa yolu
Almanya’da Macron ve Çin tartışmaları
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Haluk Arıcan
Yayın Tarihi: 18.04.2023 , 08:41 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Geçtiğimiz günlerde Alman siyasetçilerinin çoğunluğu ve ana akım medyanın en sert ifadelerle eleştirdiği siyasetçi unvanı, kısa bir süreliğine de olsa Rusya Devlet Başkanı Putin’den Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a geçiyordu.
Tahmin edilebileceği gibi Macron, parlamentoyu devre dışı bırakarak emeklilik yaşını yükseltmesi veya haklarını korumak için sokaklara dökülmüş Fransız emekçilerine karşı polisin uyguladığı şiddet nedeniyle eleştirilmiyordu. Zaten Macron da, Almanya’da sosyal demokratlarla Yeşillerin 20 küsür yıl önce hayata geçirdikleri sermaye yanlısı-emekçi düşmanı politikaları uygulamaya çalışıyordu.
Macron’un Nisan ayının ilk haftasında gerçekleştirdiği Çin’i ziyareti sırasında söylediği, Avrupa’nın, tabii kastettiği Avrupa Birliği’ydi, her konuda ABD’nin dümen suyunda gitmemesi gerektiği ve ABD ile Çin arasında taraf tutarak değil, -diğerlerinden bağımsız- üçüncü bir kutup olarak yer alması gerektiğiydi. Bunun bir sonucu olarak da Tayvan sorununa doğrudan taraf olunmamasını dile getiriyordu.
Macron’un, özellikle de Çin’in yumuşak karnı olarak nitelendirilebilecek Tayvan konusunda Çin’in elini güçlendiren ifadeler kullanması, ABD başta olmak üzere Batı Dünyası’nda şaşkınlık ve tepkiyle karşılanıyordu.
En sert tepkilerin Fransa’nın en önemli müttefiki ve rakibi Almanya’dan gelmesi şaşırtıcı olmadı. AB Komisyonu Başkanı (Alman siyasetçi) von der Leyen’in de Macron’la birlikte AB adına bu ziyarete eşlik etmesi ve hem Macron hem de özellikle Çin devletinin uyguladığı ‘’protokol incelikleriyle’’ ikinci sınıf bir muameleye tabii kalması, doğrudan dile getirilmese de dikkatlerden kaçmamıştı.
Klasik Çin karşıtı tavrıyla bilinen von der Leyen’in bu geziye katılmasının bizzat Macron tarafından talep edilmesi ve en kibar ifadeyle gölgede bırakılması, Almanya’daki kimi yorumcular tarafından Macron’un bir tuzağı olarak nitelendiriliyordu. Macron, AB Komisyonu Başkanı’nın politik tavrıyla, kendi siyaseti arasındaki farkı ‘’canlı’’ olarak gösterirken, Fransa’nın AB içindeki belirleyici gücünü de göstermiş oluyordu.
Macron’un Çin gezisine patronlardan oluşan bir heyeti de götürmesi ve ticari açıdan Fransa lehine, başta Airbus olmak üzere çeşitli alanlarda milyarlarca avroluk anlaşmalara imza atması, Macron’a yönelik ‘’Bir diktatöre maddi çıkar karşılığı ‘Batı değerlerini’ sattığı’’ eleştirisinin arka planını oluşturuyordu.
Macron’un tepki çeken açıklamalarını, sonradan ABD konusunda kısmen revize etse de, klasik düzen siyasetçileri arasında görülen manevralardan çok, iyi hazırlık yapılmış bir stratejinin ürünü gibi görünüyor.
Fransız dışişlerinin açıklamaları, dikkat çekmese de, bu ülkenin Avustralya ile imzaladığı 50 milyar avro civarındaki denizaltı satışını ABD’nin iptal ettirip, kendi denizaltılarını sattıktan sonra yaptığı açıklamaya benziyordu: ‘’Bu tür olaylar iki ülke arasındaki köklü ilişkileri etkilemez!’’
Macron’un bu açıklamaları Çin’den dönerken uçakta bir Fransız medya kuruluşuyla birlikte ABD’de yayınlanan Politico dergisine yapması -ve Fransa’daki işleyişe uygun olarak- söyleşinin Fransız yetkililerinin Macron’un açıklamalarındaki bazı ifadeleri yumuşattıktan sonra yayınlanmasına izin verilmesi, Macron’un açıklamalarının iyice düşünülerek yapıldığını gösteriyordu.
Dikkati pek çekmeyen bir nokta ise, her ne kadar Politico ABD merkezli bir medya kuruluşu olsa da, Alman medya devi Springer grubuna ait olmasıydı.
Alman Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un Çin ziyareti
Macron’la ilgili tartışmalar sürerken Alman Dışişleri Bakanı Baerbock da, Japonya’da geçen hafta sonu yapılan G-7 toplantısına katılmadan önce Çin’i ziyaret etti. Federal Şansölye Scholz’un aksine yanına büyük patronları almadan Çin’e giden Baerbock’un AB ve Almanya adına Macron’un açıklamalarını revize etmesi bekleniyordu.
Baerbock, gerçekten de Pasifik bölgesi ve Tayvan konusunda AB ile Fransa arasında görüş farklılığı olmadığına vurgu yaparken, beklendiği gibi Çin Halk Cumhuriyeti’ni azınlıklar başlığında insan hakları bağlamında garip bir şekilde eleştirdi. Baerbock’un iddiasına göre, zorla çalıştırılan işçiler ‘’üretimde rakâbeti’’ engelliyordu!
Baerbock’un Çin mesaisi, Brezilya Devlet Başkanı Lula de Silva’nın Çin ziyaretiyle aynı zamana denk gelirken, Baerbock hem Lula’nın gölgesinde kalıyordu hem de -saygıda kusur edilmeden- pek ciddiye alınmıyordu.
Şansölye Scholz’un partisi SPD içindeki etkili muhafazakâr bir grup olarak bilinen Seeheimer Çevresi, tam da Baerbock Çin’de bulunurken, bir süredir hazırlandığı bilinen bir raporu kamuoyuna açıkladı. Raporda Baerbock ve Yeşiller Çin’e yönelik açıklamaları nedeniyle eleştiriliyor ve daha dikkatli bir politika öneriliyordu.
Bu grubun açıkladığı rapor, Şansölye Scholz’un ve dolayısıyla Çin’le ciddi ilişkileri olan büyük sermaye gruplarının tavrını dolaylı yoldan açıklıyordu.
Çin’e nasıl yaklaşılacağı konusunda hükümet içinde bile -henüz- görüş birliği yokken, Çin’in AB veya Almanya’dan çekinmesini gerektirecek bir durumun -şimdilik- olmadığı böylece açığa çıkıyordu.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.