Breadcrumb
Almanya'da AfD’nin gücü nereden geliyor?
Dış Haberler
Yayın Tarihi: 21.05.2026 , 22:43
Geçtiğimiz hafta Almanya’nın doğusundaki Brandenburg Eyaletinde yapılan belediye seçimlerinde, Zehndenik kentindeki belediye başkanlığı, Almanya İçin Alternatif partisi (AfD) adayı tarafından kazanıldı. AfD’nin ilk defa ve ikinci tura kalmadan bir belediye başkanlığı kazanması, AfD karşıtı kesimlerde neredeyse bir panik havasına yol açtı.
Sonbaharda Berlin, Sachsen-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletlerinde yapılacak seçimlerde AfD’nin birinci parti olarak çıkacağı tahmin ediliyor. Bu eyaletlerin en azından birinde AfD’nin eyalet başbakanlığını alma olasılığı ise, endişenin asıl kaynağı.
Zehndenik kentindeki belediye başkanlığı seçimi ve sonucu aslında sembolik olarak, AfD’nin “durdurulamayan” yükselişinin de ipuçlarını barındırıyor. 13 bin civarında nüfusu olan kentteki son seçime sosyal demokrat SPD, muhafazakâr CDU (her iki parti de federal hükümeti oluşturan koalisyonun parçası) ve Sol Parti (die Linke) katılmadılar. Protesto ettikleri için değil, aday bulamadıkları için. Son 5 yılda üç Zehndenik kenti belediye başkanının hastalık vb. nedenlerle görevi bıraktığını da hatırlatalım.
Yani AfD adayının karşısında, Almanya'nın batısında bile dibe vurmuş liberal FDP partisinin adayı dışında hiçbir ciddi aday yoktu. Ama diğer yandan düzen partilerinin aday bile göstermeyerek teslim bayrağı çektiği bir yerde, AfD’nin neredeyse hediye olarak belediye başkanlığını alması, düzenin bu haliyle tıkanmasının da bir işareti.
Bu seçim sonucu, doğal olarak AfD yönetimi tarafından sonbahardaki seçimlerde elde edilecek başarının ilk adımı olarak kutlandı. Diğer taraftan birçok yorumcu, AfD’nin onlarca yerleşimde belediye başkanlığını kazanamadığına işaret ediyordu. İkinci tura kalan seçimlerde, bütün “demokratik partilerin” bir araya gelip ortak aday göstererek seçimleri AfD’ye vermemeleri, AfD karşısında başarı kazanmanın formülü olarak gösteriliyor.
Düzenin ve düzen partilerinin sorunu da zaten burda başlıyor. 2008 yılında ABD’de başlayarak dünyayı etkisi altına alan ve bugün de süren kapitalizmin krizi, AB ve Almanya’da ekonomik durgunluğa yol açarken birçok tekel de iflas noktasına gelmişti. Tekelleri kurtarmak için büyük devlet yardımlarının devreye sokulması, o zamana kadar CDU-CSU içindeki sıkı liberallerin direnişiyle karşılaştı. Karşı çıkılan tekellere yapılan yardım değil, bu mali yükün doğrudan emekçilerin sırtına yüklenmemesiydi. Başarısız olunca, söz konusu partilerden umudunu kesen bu kesim, 2013 yılında AfD’nin kuruluşunda yer aldılar.
AfD o dönem, tam bir liberal politika temelinde, devletin ekonomiye karışmasını reddeden bir siyaseti savunuyordu. Göçmen krizi, Korona uygulamaları ve bir önceki SPD-Yeşiller-FDP koalisyonunun Ukrayna savaşının başlamasıyla ucuz Rus gazı ve petrolüne sırtını dönerek, Almanya’da bir enerji krizine yol açması, ilk başta emekçileri vurdu. 2008’den beri süren krizin, enerji fiyatlarının artmasıyla yaygınlaşması, Çin karşısında teknolojik rekabetin kaybedilmesi, toplumun geniş bir kesimine işsizlik, yoksulluk ve her krizde bir güvence olarak görülen sosyal yardımlara ulaşmanın neredeyse olanaksız hale gelmesiyle sonuçlandı.
Krizin sadece emekçileri değil, orta sınıfları da (küçük burjuvaları) etkilemesi ve soldan sağa bütün düzen partilerinin aynı liberal uygulamalarla başarısız olmaları AfD’nin önünü açtı.
Başından beri, gerçek olmasa da, önce düzenin uygulamalarına, sonra da düzene alternatif olduğunu iddia etmesi, AfD’ye güç verdi.
Bundan dolayı, seçimlerde AfD adayları karşısında bütün düzen partilerinin bir araya gelerek “faşizmi engelleme” stratejisi emekçiler içinde bile, artık pek destek bulmuyor.
Fabrikalarda çalışan işçilerle yapılan birçok araştırmada, AfD’nin faşist ve emekçi düşmanı olarak değerlendirilmesine katılmadıkları veya buna önem vermedikleri görülüyor.
2024 yılının Eylül ayında Infratest dimap araştırma kuruluşunun duyurduğu bir araştırma sonucuna göre, AfD’ye oy verenlerin büyük bir çoğunluğu için, partinin “doğru konuları ele aldığı sürece, kısmen sağ aşırı uç olarak görülmesi önemsiz”di.
Emekçiler için doğru konular, tahmin edilebileceği gibi ücret artışı, yeni işyeri açılması ve mevcutların kapatılmaması, çalışma koşulları, barınma, sağlık vb. konular.
Birçok araştırma, halkın ciddi bir kesiminin parlamenter demokrasiye güvenmediğini, ‘’Sorunları masaya yumruğunu vurarak çözecek otoriter bir yönetime’’ onay verdiğini gösteriyor.
'Kiminle ittifak yaptığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!'
Ülke nüfusunun ezici bir çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ve emekçilerin, düzen arayışına girdikleri ve umutsuz oldukları bir dönemde, “Bütün diğer partileri denedik, sonuç ortada. AfD bu düzene karşı çıkan tek parti…” diyen kesimleri, anti faşist birlik temalarıyla etkilemek imkansız.
Düzeni emek-sermaye mücadelesi temelinde karşısına alıp, örgütlenme ve mücadele atağına geçemeyen bir sol, faşizmle mücadele bahanesiyle burjuva güçlerine yamandığı ölçüde, bunların aralarındaki düzen içi mücadelelere meze olmaktan kurtulamayacaktır. Emekçilerin de böyle bir solu, düzenin bir aktörü olarak görmesi ise kaçınılmaz.
AfD’yi engelleyecek tek yol, onu sermaye düzeninin bir aktörü olarak tanımlayıp, bu partinin sermaye ve devlet aparatıyla ilişkilerine odaklanmaktan geçiyor.
Diğer türlü, AfD’nin yasaklanması düzen partileri tarafından ciddi olarak tartışılırken, sola göz açtırmayan devlet bürokrasisindeki AfD’li aktif yöneticilerin, nasıl oluyor da açıkça bu partiye üye olup, siyasi çalışma yürütürken, ciddi bir engelle karşılaşmadıklarını kavrayamayız.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.