Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

AKP'nin nefret/şiddet siyasetinin kuşatmasını aşmak ve seçim!

'Türkiye toplumu seçime günler kala; linç girişimleri ve provokasyonlarla, korku kuşatması ve baskısı altına alınmak isteniyor!'

Neval Oğan Balkız

Yayın Tarihi: 10.05.2023 , 07:05 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

Fransız düşünür ve siyaset bilimci Etienne de la Boetle; “Gaddarlık, nankörlük ve adaletsizliğin olduğu yerde dostluk yoktur. Kötüler bir araya geldiğinde kurdukları toplum değil, komplo olur. Birbirlerini sevmezler, ama çekinirler. Dost değil, suç ortağıdırlar” der.

Türkiye toplumu seçime günler kala; iktidarda kalmak için ‘suç ortaklığı içinde, bir araya gelen kötülerin’, kendilerinden olmayan her kesime karşı kurdukları komplolar, linç girişimleri ve provokasyonlarla, korku kuşatması ve baskısı altına alınmak isteniyor! Halk kesimleri, en yetkili ağızlardan sistematik şekilde nefret söylemine varan din, inanç, cinsiyet, etnik aidiyetleri ile aşağılanmaya maruz bırakılıyor, kin ve düşmanlığa tahrik ediliyor! İktidar, sandık sonuçlarından korktukça, bu korkusunu yenmesini sağlayacak toplumsal bir korku yaratmak için, daha korkutucu hale gelme çabasına girmiş görünüyor!

Gerilimin sürekli arttırıldığı bu koşullarda ‘amaç hasıl oluyor’ ve son olarak Erzurum’da yaşanan saldırıda olduğu gibi, bu tahrikler taş olup hedef gösterilenlerin üzerine yağıyor!

AKP’nin nefret/şiddet politikasını aşmak

Muhafazakâr, milliyetçi, İslamcı AKP, neoliberal politikaları eklemleyerek, siyasetini popülist, pragmatik, kısa vadeli reformlar, tavizler ve çıkarların koordinasyonundan ibaret bir çerçeveye oturttu ve bugüne kadar iktidarda kaldı. Siyasal İslam temelli dinsel bilgi üretimi ve paylaşımını kendi eline aldı, merkezileştirdi, mekan ve zaman boyutuyla, kamusal ve özel tüm alanlara yaydı. Diyanet İşleri Başkanlığı, müftülükler, vakıflar, camiler, tarikatlar, kuran kursları vb. siyasal ve kültürel bir hegemonya kurdu. Toplumsal ve siyasal anlamda, halk arasında biz/onlar karşıtlığını, siyasi hasımlar arasındaki bir siyasal cepheleşmeye göre değil, görünümde sağ ve sol arasındaki mücadeleyi aşar şekilde; (biz) doğru/(bizden olmayan) yanlış; (iyi) biz/(bizden olmayan) kötü arasındaki bir mücadeleye dönüştürdü. Kendi söylemden türettiği ahlaki kategorilere göre, iyi ve kötü arasında bir karşıt olma durumu olarak, dost ve düşman ayrımı kurguladı. Bu çerçevede, muhalif kesimlerin hepsini yok edilmesi gereken birer düşmana dönüştürdü! Böylece, ideolojik temelleri (siyasal islam), siyasal niteliği ve eylemliliği (kutlu dava), geleneksel anlayış ve ritüelleri, sosyolojik (‘merkezden dışlananlar’ söylemi) ve kendine özgü sınıfsal özellikler de taşıyan bir toplumsal tabaka /bir seçmen kitlesi oluşturdu.

Her seçim döneminde de bu kitleyi harekete geçirecek ve onları tahkim edecek şekilde; toplumun bütününe ait “vatan, bayrak, millet, din” değerlerini “işgal etti”, kendi politikası doğrultusunda araçsallaştırdı! Bu değerlerin yalnız kendisine ait olduğuna, en iyi kendisi tarafından korunacağına dair bir söylem ve algı yarattı! Kendisine muhalif olan tüm kesimleri, “vatana, bayrağa, dine” karşıymış gibi gösterdi! Bu değerleri, her türlü yağmaya, talana, günaha siper yaptı. Camileri miting alanı haline getirdi, bir elinde kutsal kitap, bir elinde seccade, halkın samimi inanç duygularını çıkarlarına, seçim siyasetine araç kıldı! Kutsallarla siyaset yaparak, ötekileştirici, gerginlik yaratıcı ortamlardan oy almaya çalışarak, toplumu çatışmacı ortamlara sürükleyerek bugüne kadar sandığı; kendi erkini meşrulaştırma, halkı hareketsiz ve karar süreçlerinin dışında tutmanın ideolojik bir aracı olarak kullanmayı başardı! Bireyler ve halk kesimlerini siyasal süreçlere katılmaktan, süreçleri sürekli denetlemesini sağlayacak olanaklardan, temel hak ve özgürlüklerini kullanmaktan, hukuk dışı yöntemlerle ve baskılarla yoksun bıraktı. Bu koşullar altında demokratik siyasal geleneklerin oluşmasına, var olanların da içselleştirilmesine engel oldu! Böylece, halkın, seçimlere katılımından ibaret, biçimsel bir seçim demokrasisini kurumsallaştırdı. Demokrasiyi de, seçimden seçime ortaya çıkan bir sonuç olarak değerlendirdi.

Demokrasinin en önemli toplumsal ilkesi olan laikliğin içini boşalttı, devletin laik karakterini ortadan kaldırdı. Devletin örgütlenmesini ve işleyişini ve bu işleyişi belirleyen hukuku giderek artan şekilde, bir dinin inançlarıyla ilgili anlayışlar ve normlara göre belirlemeye başladı. Cinsiyetlerarası eşitlik referansını reddetti, tarihsel ve toplumsal olarak var olan cinsiyet kalıpları ve rollerini, (İslami) dinsel, kültürel ya da diğer geleneksel önyargılara göre biçimlendirmeyi temel politika haline getirdi. Üretilmiş bu İslami, eril, kadını yok sayan ‘toplumsal cinsiyet kurgusunu', eğitim başta olmak üzere toplumsal tüm alanlarda dayattı! Sivilleştirilmiş, muhafazakâr, açık otoriter bir rejim oluşturdu.

Türkiye’de, yeni demokratik süreçlerin ve muhalif kesimlerin toplumsal güç elde etmesine olanak vermeyen, toplumsal reformsuz bu yapı; ekonomik eşitsizliği, emek sömürüsünü, yağma ve talanı, kalıcı sosyal eşitsizlikleri ve yoksulluğu, eşitsiz erk paylaşımını yoğunlaştırdı!

Yaratılan bu koşullar içinde; siyasal ve ekonomik alanın yapısal ve işlevsel unsurlarının, hukuka ve ahlaka aykırı olarak mafya, tarikat, cemaatlerle girdikleri işbirliği içinde, kamu olanaklarını, toplumun üretimi milyar dolarları ahlak, hukuk, etik olarak hiçbir şekilde meşruiyeti olmayan yöntem ve araçlarla nasıl paylaştığına ve belli odaklara nasıl aktarıldığına ilişkin ciddi iddialar, ilişkilerin odağındaki kişiler ağzından ortaya konuldu! Soruşturmaya konu bile edilmeyen, unutturulmaya çalışılan bu iddialar, siyasetin bir kavram olarak işaret ettiği toplumsal olguyu bir bütün olarak sarstı! Bu sarsıntı, AKP’nin bünyesinde taşıdığı farklı odakların çatışan iktidar taleplerini uzlaştırma yeteneğinin çatırdamasına ve zayıflamasına, toplum gözünde meşru bir yönetim olma özeliğinin sorgulanmasına yol açtı.

Ancak tüm bu koşullar siyaset ve siyasal olan anlamında; geleneksel olandan radikal bir  kopuş mu gerçekleşiyor? Sorusuna, mutlak bir kesinlikle olumlu yanıt vermeyi, aynı kesinlik içinde muhalefetin seçimi kazanacağını söylemeyi gerektiren yeterli bir ölçüt oluşturur mu?

Seçim ve 'iradenin' karşısında irade vardır demek!

Bu soru “hala” anlamlı görünmekle birlikte; Türkiye toplumu uzun dönemdir beklenilen ‘olması gecikmiş’ bir kararlılıkla: Tek adam yönetimini reddediyor; AKP iktidarının inşa ettiği “disiplin ve denetim toplumu” koşullarına; muhafazakar, İslamcı, otoriter, hegemonik baskılara “hayır” diyor.

Geniş ve yaygın kapatıp/ kuşatma mekanları düzenlemelerine dayanan; üretimi örgütlemek yerine vergilendiren, emekçi kesimleri yoksullaştırarak birbiriyle karşılaştıran ve içlerinden bölen, hayatı idare etmekten çok ölümü yöneten, her birimizi bir koda dönüştürerek, bireysel  özgürlükler ve kişisel, toplumsal yaşamımızı bütünüyle denetim altına alan bu yapıya karşı direnç gösteriyor!

İktidarın, toplumda insanları dost ve düşman olmak üzere, etkili bir şekilde ayırmayı sağlayacak kadar güçlendirmiş olduğu dinsel, ahlaki, ekonomik, etnik karşıtlıklara ve ötekileştirmelere hayır diyor. Uluslararası ilişkilerde “reel politik” anlayışının kurumsallaştırdığı “sürekli savaş” düzeninin, emperyal, güvenlikçi işbirliği dayatmalarına karşı koyacak antiemperyalist, tam bağımsız bir tutum ve süreklilik politikası istiyor. Yaşanan süreçte; Kürt sorununa çözüm bulma “çatışmasızlık sağlama” alanına sıkıştırılmış olsa da, kitlelerin demokratik şekilde nasıl mobilize edilebileceği sorusu cevapsız bırakılmış olsa da, bu sorunun kalıcı şekilde çözüme kavuşması için, meşru iradesinin var olduğunu ortaya koyuyor.

Elias Canetti’nin belirtmiş olduğu gibi; “artık hiç kimse, çoğunluğun kararının daha fazla oy almış olduğu için ille de daha akıllıca olduğuna inanmıyor. İradenin karşısında da irade vardır artık.”

Bu gerçeklik her birimizde; yaşamımızın bir amacı, anlamlı bir geleceği olduğunu hissettiren bilinçaltı inançlar kümesini harekete geçirmiş, Slavoj Zizek’in deyimiyle; “yaşamın sunabildiği olanaklar hakkındaki duygu olarak tanımlayabileceğimiz umudu yeniden yaratmış bulunuyor”. Bu umudun öncelikli düşmanı, ortadan kaldırmayı yöneldiği şey, “kapana kısılmış olma duygusudur”.

Dolayısıyla “kapana kısılmış olma duygusunu” aşmış olduğumuz bu seçim sürecinde; toplumsal bilinç ve eylemliliğimizin hedef noktasını, E.H Carr’ saptamasıyla şöyle ifade etmek gerekir: “Bugün onlarca yıldır veya yüzyıllardır bildiğimiz ve sahip olduğumuz bir şeyi savunurmuşçasına, demokrasinin savunuculuğunu yapmak kendini kandırmaktır. Ve tamamen sahtedir… Bunun ölçütü geleneksel kurumların varlığını devam ettirmesinde değil, iktidarın nerede bulunduğu ve nasıl kullanıldığı sorusunda aranmalıdır. Demokrasiyi savunma değil, oluşturma ihtiyacından bahsedeceksek, hedefe çok yakın olmalıyız ve çok daha inandırıcı bir sloganımız olmalı!”

Biz, bu seçimleri kazanacağız!

Sonrasında da, yurttaşlar olarak “etik politik bir müdahaleyi nasıl gerçekleştirebiliriz?” sorusuna yanıt oluşturmak; politikayı yukarıdan değil, aşağıdan, içinde işlediği onay kanallarıyla toplumsal rıza mekanizmalarıyla gözler önene serecek, demokratik cepheleşmeyi dinamikleştirecek şekilde inşa etmek ve yeni etik politik hat oluşturmak durumundayız! Zira, demokratik siyaset; yalnızca çıkarlar ve değerler arasında uzlaşma sağlamakla veya kamu yararı hakkında müzakere etmekle sınırlandırılamaz, insanların arzuları üzerine gerçek bir etkiye sahip olması da gerekir. Bu nedenle de, tutkuları demokratik tasarılar doğrultusunda harekete geçirebilmek için partizan bir karaktere sahip olmalıdır, sağ/sol ayrımının esas işlevi de budur.

Dolayısıyla seçimler kazanıldıktan sonra, Türkiye’de siyasetin halkla ilişkisinde izlediği popülist çizgiyi aşacak, halkın isteklerini yerine getirmek yanında, toplumsal bütünlüğü yeniden üretebilecek ve toplumsal alandaki sosyal, ekonomik kültürel, ideolojik vb. çelişkileri, bölünmeleri aşabilecek inandırıcı program ve araçlar ortaya koyacak, bunları eksiksiz uygulayacak bir siyaseti oluşturmak, oluşturulmasını sağlamak görevi, önümüzde duruyor!

*Hukukçu /Akademisyen

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.