Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

AKP 12 Eylül cuntasının ektiğini biçiyor: AKP aparatı DİTİB’i generaller kurdu

'Bu sadece basit bir seçmen tercihi olarak açıklanamaz. Bu gerici örgütlenmenin mimarı AKP değil. Bu karanlık yapılanmayı 12 Eylül generallerine borçluyuz.'

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 01.06.2023 , 07:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Geçtiğimiz seçimin ardından en çok tartışılan konulardan biri yurtdışında yaşayan T.C. vatandaşlarının oy kullanması oldu. Özellikle bazı ülkelerde AKP’ye blok oy çıktı. Bunların başında da yurtdışında yaşayan Türklerin önemli bir kısmının yaşadığı Almanya geliyor. Bu durum çoğunlukla göçmenlerin gericiliğine veya muhafazakar yapısına bağlandı ama tablonun arkasında kökleri 12 Eylül cuntasına dayanan bir gerici örgütlenme vardı. O örgütlenmeyi ve arkasındaki toplumu dinselleştirme projesini Araştırmacı-Yazar ve soL yazarı Orhan Gökdemir’e sorduk.

Geçtiğimiz seçimin ardından en çok tartışılan konulardan biri yurtdışında yaşayan T.C. vatandaşlarının oy kullanması oldu. Özellikle bazı ülkelerde AKP’ye blok oy çıktı. Bunların başında da yurtdışında yaşayan Türklerin önemli bir kısmının yaşadığı Almanya geliyor. Erdoğan neden Almanya’da bu kadar fazla oy alıyor?

Bu sadece basit bir seçmen tercihi olarak açıklanamaz. Arkasında kökleri 12 Eylül günlerine dayanan dinci-gerici bir örgütlenme var. Ne yazık fazla bilinmiyor, bu gerici örgütlenmenin mimarı AKP değil. Bu karanlık yapılanmayı 12 Eylül generallerine borçluyuz. 12 Eylül’ün kurduğu bu örgütün adı kısaca DİTİB. Açılımı Diyanet İşleri Türk İslam Birlikleri. Adında “Diyanet” var ama Diyanet’le bir ilişkisi yok. Gazeteci Fatih Güllapoğlu arkadaşımız ortaya çıkarmıştı bu adın nereden geldiğini. 12 Eylül cuntası Genelkurmay’a bağlı bir gizli örgüt kurmuştu. Adına TİB diyorlardı. Açılımı Toplumla İlişkiler Başkanlığı’ydı. Örgütün amacı toplumu İslamileştirmekti. DİTİB’i de bu TİB kurmuştu. DİTİB’in TİB’i, Genelkurmay’ın TİB’ine bir göndermeydi.

İşte generallerin kurduğu o DİTİB bugün Avrupa’daki en büyük dinci-gerici yapılanma. Darbe zamanlarında ipleri askerlerin ellerindeydi. 1990’lı yıllarda kontrolü Milli Görüş ele aldı. Oradan da AKP’ye miras kaldı. AKP bu örgütü daha bir verimli kullanıyor. Almanya’daki Türkler üzerindeki kontrolü ancak bu örgütle birlikte açıklanabilir.

Almanya’da yaşayan gazeteci arkadaşım Yücel Özdemir birkaç gün önce bu örgütü ve yol açtığı tahribatı, Evrensel’de, Duisburg-Essen Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. İnci Öykü Yener-Roderburg ile konuştu. Dr. Yener-Roderburg da Almanya’daki Türklerin oy tercihlerini anlamak için bu örgüte bakmak gerektiğini söylüyordu. AKP’nin en fazla oy aldığı ülkelere baktığımızda, 1980’li yıllarda kurulan DİTİB’in rolü çok büyük diyor, özetle budur. Diyanet uzantılı Almanya’da 1000, Fransa’da 250, Belçika’da 70 cami ve dernek var. Her cami ve derneğin başında Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığının memuru olan imamlar bulunuyor. DİTİB genellikle gücü elinde bulunduranlara göre hareket ediyor. Yani devlet söylemleri bu camilerde yankılanıyor. Dr. Yener-Roderburg, “Camilerin cemaatleri asıl olarak Türkiye’deki Sünni cemaatlerle de bağlantılı. DİTİB sadece Almanya’da 800 bin kişiye ulaştığını ileri sürüyor, ki bu rakam Almanya’daki Türkiye kökenli Sünni grupların yaklaşık üçte birine tekabül ediyor” diyor. Bur bir kesin sonuçlu oy sayımıdır.

Unutulmamalı, DİTİB sadece bir inanç kurumu değil. Almanca kurslarından aile planlamasına kadar çok geniş konulara el atmış durumda. Alman devleti buna göz yumdu. Çünkü o da Türklerin cami cemaatine dönüşmesini istiyordu. Ancak araları zaman zaman bozuluyor. DİTİB AKP’ye çok fazla angaje olunca da böyle oldu. Ama biliyoruz, düzelir, düzelmek zorundadır.

Dr. Yener-Roderburg dikkat çektiği bir durum daha var. DİTİB’e angaje olmayan Kürtler ve Aleviler de kendi dernek veya vakıflarını kurdular. Böylece DİTİB Sünni kesimleri tek başına kontrol altına alan kurumsallaşmış, köklenmiş bir kurum/kurumlar ağı haline geldi. Seçimlerde DİTİB camileri seçim koordinasyon merkezi olarak kullanıldı. Bütün bunların ortasında yurtdışında bir örgütü ve örgütlenmesi olmayan tek parti CHP’ydi, haliyle kaybetti. Durum bundan ibaret.

12 Eylül cuntası böyle bir örgütlenmeye neden gerek duydu?

“Cumhuriyet tarihinin en radikal ekonomik hamlesi…” 24 Ocak kararları için böyle söyleniyordu. Vahşi kapitalizm ya da ekonomik liberalizm Türkiye’nin üzerine geliyordu ve istikrar paketini hazırlama görevi bir dindar teknokrata, Turgut Özal’a verilmişti. Devletçi politikalardan vazgeçilecekti, Türkiye artık ithali ikame etmeyecek, dışa açılacak, kapitalist dünyaya entegre olacaktı. Haliyle doğacak vahşeti ve direnişi din ile engellemek, katlanılabilir kılmak şarttı.

Bunu zorlamak ve zorla kabul ettirmek gerekiyordu. 24 Ocak kararları ancak 12 Eylül darbesi ile hazmedilebilirdi. Darbe bunu yaptı; bunun yanında kapitalist dünya pazarına entegrasyonun siyasi ideolojik altyapısını da hazırlamaya girişti. Bunun en önemli araçlarından biri “toplumun İslamizasyonu”ydu. Kenan Evren’in ayetlerle desteklenmiş konuşmaları bu İslamizasyon politikasının ilk habercisiydi. Turgut Özal’lı ANAP dönemi bütün tarikatları iktidara taşıyarak Türkiye yönetici sınıfları için yeni bir “koalisyon” dönemini de açmış oldu. Laik Türkiye’nin yerine dindar yeni bir Türkiye geliyordu.

Taha Parla’nın “Dinci Milliyetçilik” başlıklı yazısı Yeni Gündem dergisinin 19 Mayıs 1986 tarihli sayısında yer aldı. Eylül darbesinin ateşi henüz sönmemişti. Birikim Yayınları’nın desteğinde ve Murat Belge’nin önderliğinde yayın hayatına başlayan dergi, dönemin ruhuna uygun “sol liberal” bir çizgi izliyordu. Dergi bu tutumunu bir süre sonra din konusunda da temellendirmeye çalıştı. Taha Parla’nın yazısı gelmekte olan depremin bir tür erken habercisiydi. Parla, makalesinde 12 Eylül’le birlikte din devlet ilişkisi konusunda 60 yıldır sürmekte olan bir kültür savaşının ve siyasi mücadelenin taraflarının ve bunların güç konumlarının değiştiğini haber veriyordu. Darbeci generaller 1980 ila 1986 arasında klasik Kemalist laiklik ilkesini terk etmişti ve dini, devletin gözetiminde tekrar kamu yaşamına hatta siyasi yaşamın sınırları içine almışlardı. Devlet tarafından tarif edilmiş belli bir din toplumda zaaf noktasından kuvvet noktasına geçmişti. Laikliğin üzerinde durduğu “batıcı milliyetçilik” terk edilmiş, yerine “Türk-İslam Sentezi” adı altında dinci bir milliyetçilik yürürlükteydi. Bu sentezde din, bir ahlak sistemi ve toplumsal kurum olmaktan çok, bürokratik-otoriter devletin elindeki toplumsal denetim araçlarından biri olarak görülmekteydi. Amaç seçilmemiş ya da güdümlü yönetimlere kitlesel popülarite sağlamaktı. Din azınlıkla çoğunluğu yönetmenin bir aracı olarak yürürlükteydi. Bu dinin Ortodoks devletçi türüydü. Yani 24 Ocak kararlarının gizli maddeleri arasında, dinsel dozu artırılmış bir yönetim ve İslamize edilmiş bir halk yaratmak vardı.

Bugünkü iktidar yapısına bakıldığında çok tanıdık gelen bu tanımlamalar, yazıldığı tarihte çok uzak görünüyordu. Gerçi Kenan Evren’in Kuran’dan ayetler okuyarak yaptığı konuşmalar yepyeni bir durumdu, ancak dinci milliyetçilik daha yolun başındaydı.

Bunun somut kanıtlarından biri, yeni Anayasa’da dinin bir ferdi vicdan meselesi olduğunu “unutarak” Diyanet İşleri Başkanlığına toplumun bütünleşmesini sağlamak görevinin verilmesiydi. “Türklüğün tarihi ve manevi değerleri” zorunlu din ve ahlak derslerini de gerekli kılıyordu haliyle. Laik devletin anayasası “manevi değer” kılığında dini kutsuyordu.

Artık “Atatürkçü bir dinci milliyetçilik” yürürlükteydi. Bu Atatürkçülük anti Kemalist bir yeni Atatürkçülüktü. Atatürk burada Türk-İslam Sentezine göre yeniden tanımlanmıştı. Kurucu önder imamdan hallice bir politikacı olarak anlaşılıyordu. Bu durumda laiklik de artık din-devlet işlerinin ayrılması olarak anlaşılmayacaktı.

Peki bu politikanın sonuçları ne oldu? Başarabildiler mi?

Bu bir anlamda Cumhuriyet’in ölüm haliydi. Laik devlet ölmüştü ve ölü devleti elinde tutanlar cenazeyi kaldırmak için bir imam arayışına girmişti. Necmettin Erbakan laik devletin imamıydı, ancak yeni duruma uyum sağlayamayacağı çok çabuk anlaşıldı. Recep Tayyip Erdoğan için hızlı yükseliş öyküsünü böyle başlatabiliyoruz.

Ancak darbeci generaller daha yolun başındaydı; 12 Eylül darbesinin solu bastırarak Türkçü MHP ile İslamcı RP için yolu açtığı görülüyordu. Burada “milliyetçi dinciliğin” mi yoksa “dinci milliyetçiliğin” mi galebe çalacağına halk karar verecekti. İşte buna seçim diyoruz, böylece uluslararası kapitalizme entegre olmuş bir düzende demokrasinin özüne ulaşmış oluyoruz. Yönetmek için din ve piyasanın dağıttığı toplum için muhafazakârlık şarttır.

Yurtiçinde Diyanet’in, yurtdışında ondan türeyen Diyanet İşleri Türk-İslam Birlikleri, kısası DİTİB’in en büyük İslamcı örgüt haline gelmesinin arka planı işte böyle. Yani Diyanet’in “devlet tarafından tarif edilmiş yeni dini”nin oluşumunu ve yayılmasını anlamak için 24 Ocak ve 12 Eylül tarihlerine başvurmak şarttır.

DİTİB’in kuruluş hikayesi ne? Kimler, nasıl kurdu bu örgütü?

Toplumla İlişkiler Başkanlığı, kısası ile TİB Genelkurmay Genel Sekreterliği bünyesinde kuruldu. Kuruluşunun 1983 gibi erken bir tarihe rastlamasını artık rastlantı sayamayız. Gizli bir yönetmeliğe dayandırılan bu oluşumun görünür amacı toplumu Atatürkçülük konusunda eğitmekti. Devlet bu işi bir “psikolojik harp” faaliyeti sayıyordu ve savuşturmak için Kuran bastırıp dağıtıyordu. Demek ki düşmana kurşun yerine Kuran sıkılan yeni bir tür harp söz konusuydu.

Diyanet İşleri Türk İslam Birlikleri, kısasıyla DİTİB, “dini, sosyal, kültürel ve sportif faaliyetleri gerçekleştirmek ve Almanya genelindeki kendisine bağlı derneklerin bu tür faaliyetlerini koordine etmek amacıyla” 1984 yılında kuruldu. Kuruluş tarihi Genelkurmay TİB’inin bir yıl sonrasına gelen bu Diyanet TİB’i, kısa zamanda bin civarında derneğin katılımıyla Avrupa’daki en büyük tarikat haline gelecekti. Yani Avrupa’nın en büyük tarikatı 12 Eylül’ün darbeci generallerinin marifetiyle oluşturulmuştu.

TİB-DİTİB ilişkisi hakkındaki ilk bilgilerimizi gazeteci Fatih Güllapoğlu’na borçluyuz. Almanya’da görev yapan gazeteci Güllapoğlu’nun “Tanksız Topsuz Harekât” adlı kitabına göre Genelkurmay’ın TİB’i ile Diyanet’in DİTİB’i arasında organik bir ilişki var. TİB’i kuranların ona verdiği ilk görev, yurtdışında yaşayan Türkleri camiler etrafında ve tek çatı altında toplamaktı. Laik devletin tek çatısı artık camiydi. TİB’de görevli subaylar ülkücü Diyanet Başkanı Tayyar Altıkulaç’ı da alarak Avrupa’ya sefere çıkmıştı. Bulabildikleri kaçak ülkücülerle Diyanet’e bağlı bir dernek oluşturdular ve Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği dediler. Neden “Diyanet İşleri Toplumla İlişkiler Başkanlığı” demediler, bilemiyoruz. Bildiğimiz şu; 12 Eylül cuntasının “toplumla ilişki”den anladığı, toplumu Türk-İslam Sentezi ilkesi uyarınca yeniden organize etmekti. TİB’de görev yapan subaylar “yıkıcı ve bölücü” hareketlerin yayılmasını engellemek için cami cami dolaşıp cemaati camiler etrafında toparlanmaya, yıkıcı ve bölücülere karşı birlik olmaya çağırdılar. Devlet tarikatların kapısını aşındırmaya işte böyle başladı. Tayyip Erdoğan’ın “yeni Türkiye”sine giden yolu düzleyen bu görevlileri artık minnetle anıyoruz. Atatürk’ün yıkılacak heykellerinin yerine onların heykelleri dikilse azdır.

Cumhuriyetin çubuğunun dinden yana bükülmesiyle gelişmek için uygun bir siyasi ortam bulan tarikatlar da hızla büyüdü. Fethullahcılar, askerlerin bu yeni politikasından en çok yararlanan tarikatlardan biriydi. Nakşibendi tarikatı Meclis’te büyük bir güç haline gelmişti. Kısa dönemde o kadar ilerleme sağlanmıştı ki, dönemin iktidar partisi ANAP bir “kutsal güçler koalisyonu”na dönüşmüştü. MİT-ÖHD-MGK eliyle sınırsız bir İslamizasyon yürürlükteydi. Bu üç kuruluş aynı zamanda TSK’nın yönetici kaynağıydı; İslamizasyonda görev alan öne çıkıyor, hızla yükseliyordu. MGK, MİT ya da ÖHD’inden yolu geçmemiş bir askerin general olma şansı yoktu.

DİTİB, bilgimize göre, halen Avrupa’daki en büyük ve en yaygın dini örgüt. Temellerinde TİB’in, dolayısıyla Genelkurmay’ın harcı var. Özeti böyle.

Avrupa’nın bu gerici örgütlenme karşısında tavrı ne oldu?

Ilımlı İslam ya da Türk-İslam Sentezi başlangıçta daha çok bir Amerikan projesiydi. Komünizme karşı geniş kitleleri din ile tutmak ve kontrol etmek istiyorlardı. Antiemperyalist eğilimler taşımayan, piyasacı ve Batıcı İslam yaratma projelerine “ılımlı İslam” dediler.

Avrupa için durum biraz daha karmaşıktı. İslam coğrafyasından geniş göç almışlardı. Buna karşın bu göçün bir kısmını kendi kültürel yapılarına entegre edebilmişlerdi. Ancak bu ülkelerde de geniş sınıfsal farklılıklar vardı ve arkadan gelen Müslümanların ezilenlerin en altında kalması kaçınılmazdı. Bunun sonucu olarak Avrupa bir yandan hızla bir “kültürel Müslümanlık” üretirken, bir yandan da cihatçı imal ediyordu.

İslamcılar ise İslami düzeni laik demokrasilerin yerine koymak istiyorlardı. Bunun için şeriat, ümmet ve takiyeden başka silahları da yoktu. Geniş Müslüman kitlelerin derin bir cehalet ve yoksulluk içinde olmaları da tek çıkış noktalarıydı. Onlara nüfuz etmek için sert, acımasız ve kanlı eylemlere başvurdular. Böylece ideolojik olarak da ayakta kalmayı başardılar. Biat edenlerin efendilerinden başka kimseye ve hiçbir ülkeye sadakati gelişmiyordu.

Batı ise bir yandan şiddet yanlısı İslamcılara karşı ılımlı İslamcı ortaklar arıyor, bu arada İslamcılığın yıkıcı ideolojisinin yaratacağı risklerden bihaber görünüyordu. Onları sarsan şeyler Müslümanların başka Müslümanları öldürmesi, babaların ailenin namusunu korumak için kızlarını katletmesi ve genel olarak diğer inançlara duyulan derin nefretti. Yani asıl dehşet verici olan bu Müslümanların hayatlarının 7. yüzyıl Arabistan’ının kurallarına göre yönetilmesine gönüllü olmasıydı.

Ilımlılar, malum, Müslüman Kardeşler diye ünlendi. Kuramcıları Seyyid Kutup, İslamcılara, bireyden topluma uzanan ve giderek devleti ele geçirme stratejisine dayanan uzun vadeli bir program sunmuştu. Vahabilerin estirdiği terörün toz dumanı içinde aslında bu hedef daha makul görünüyordu. Nitekim pek çok ülkede Müslüman Kardeşler iktidarı ele geçirdi. AKP’yi de içine katarsak, tuttukları yere halen “ılımlı İslam” diyoruz. Ancak Mısır’da da görüldü ki, ılımlı olmaları gözlerini kırpmadan büyük kalabalıkları ölüme göndermeyecekleri anlamına gelmiyordu. Dogmatizmde Selefiler’den geri kalır yanları yoktu.

Buna karşın, Seyyid Kutup’un öğrencileri uzun bir süredir Batı için bir İslami model olmayı sürdürüyor.  Ilımlı İslam için ise, Batı, 1970’lerden itibaren kendi ülkelerinin despot rejimlerine karşı bir sığınak görevi görüyordu. Böylece büyümek için uygun bir zemin de bulmuş oldular; Avro-İslam işte böyle doğdu.

Avro-İslam’ın en önemli temsilcilerinden Milli Görüş ve Almanya İslam Cemiyeti Müslümanlığı Alman devleti için yeniden tanımladı, hazmedilebilir bir hale getirdi. Böylece hem Türkiye’de hem de Avrupa’da İslam dinini bir disiplin ve yönetim aracı olarak kullanma projesi amacına ulaşmış görünüyordu. Denklemi değiştiren şey ise İhvan’ın İslam coğrafyasındaki laik devletleri ele geçirmeye başlaması oldu. İktidar bir anlamda onların gerçek niyetlerini de açığa çıkarmıştı. Vahabiler gibi, onlar da 7. yüzyıla dönüş eğilimi taşımaktaydılar.

İktidar olmak daha derinde yatan birtakım hastalıkları da ortaya çıkardı. İhvan’ın iktidar olduğu ülkelerde hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet sıradan olaylar kabul ediliyor. Bu nedenle Müslümanlar giderek daha fazla İslam’a ahlaksız davranışları haklı göstermek için başvuruyor. Örnek olsun, bizden bir milletvekili, akrabalarını usulsüz işe yerleştirdiği sorulunca, “Kuran’da akrabalarınız kayırın diyor” diye cevap verdi. Üstelik karşısındakini Kuran’a inanmamakla suçladı.

Bu gelişmelerin en önemli sonuçlarından biri, uzun bir propaganda ile kitlelere inandırılan “ahlakın dinin bir türevi olduğu” yargısının yıkılması oldu. Böylece İslam giderek daha fazla “saplantılı bir inanç” görüntüsüne büründü. Fransa’da Charlie Hedbo baskının ardından gösterilen “İslami” tepkiler de bunun kanıtı. Din, geniş bir coğrafyada Müslümanlar için yeniden cinayet işlemeyi mazur gösterecek bir kriminal vakaya dönüşüyordu.

Ne oldu TİB? Hala faaliyet gösteriyor mu?

28 Şubat’tan sonra ihtiyaç kalmadı bu örgüte. 1997 yılında bir kırılma noktasına gelmiş İslami hareket bakımından, 28 Şubat süreci bir çıkış yolu oldu. Düzen ağırlığını AKP’den yana koyarak Erbakan’ı ve partisini engelledi. Erbakan’ın 1994 yerel seçimleriyle başlayan yükselişi iktidar olmaya yetmiyordu. Yenilikçi hareket 28 Şubat’ın desteğiyle işte bu dokunuşu yaptı; Erbakan’ın öğrencileri o şubat gününde Batıcı ve AB’ci oldu. 1997 devlet açısından da bir kırılma noktasıydı. 12 Eylül’ün başlattığı dinci eğilimler artık mantıki sonuçlarına yaklaşmıştı. Eski düzenin kalıntılarını temizlemek üzere “Ergenekon” türü tasfiye davaları için ortam hazırdı.

1997’de her şeyin kontrolden çıktığını anladılar. Dini kontrol için atılan en zavallı adımlardan biri TİB’in “dini hurafelerden arındırma” girişimi oldu. Yaptıkları “İslam projesi” RP’nin iktidar olması üzerine durduruldu. 1994’te karar verilen proje ise kitap yayını bir dizi televizyon programı yapmaktan ibaretti.  Kitap için İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden 6 kişilik bir heyet oluşturulmuştu.  Heyette Prof. Dr. Beyza Bilgin, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve Prof. Dr. Salih Akdemir gibi isimler vardı. MGK’da toplanan ilahiyatçılara bir orgeneral başkanlık etmişti. Din hurafelerden arındırılamadı ama ilahiyatçıların hazırladığı “İslam Gerçeği” adlı kitap 25 bin adet bastırılarak dağıtıldı. Kitap askerlerin marifetiyle oluşturulmuş başarısız yayınlar arasında yerini aldı.

12 Eylül’ün ardından kurulan TİB işte bu nazik zamanlarda kapatıldı. Toplumu İslamileştirme işinde ölçü kaçırılmıştı. Yerine “Batı Çalışma Grubu” kuruldu, amaç TİB’in kararttığını aydınlatmaktı. 1996’da temelleri atılan bu program 2002 yılında duvara tosladı, çünkü İslamizasyon tamamlanmıştı. Ergenekon için kapı aralanıyordu. TİB gitti testisi kaldı yadigâr. DİTİB işte o yadigardır.

Bu konuya sizin ilginiz nasıl başladı?

1990’lı yılların başında Nokta dergisinde çalışıyordum. Küçük bir haber yayımlandı gazetelerde. Alman istihbaratı BND Diyanet İşlerine bağlı ofisleri basmıştı. Gerekçe olarak bu ofislerin MİT tarafından kullanılması gösteriliyordu. Tuhaf bulduk bu haberi, çünkü BND ile MİT arasında sıkı ilişkiler vardı. Araştırmaya karar verdik, sonra Diyanet denilen yerin DİTİB, MİT dedikleri örgütün de TİB olduğunu öğrendik. Galiba dergide birkaç hafta kapak yaptık haberi.

Sonra takip etmeye devam ettim, kitap haline getirdim. Adı “Öteki İslam”… “Öteki”den kasıt cari olanın dışında kalan, saf, bozulmamış olan İslam değil. O son zamanların icadı. Çok kirlettiler ve temizini aramaya koyuldular. Burada söz edilen İslam, “laik” devletin bir politik enstrümana dönüştürdüğü, kalabalıkları yönetmek için bir disiplin aracı olarak kullandığı İslam. Üst başlığı bu ayrıma işaret ediyor: “Devletin Din Operasyonu”… “Öteki İslam” bir devlet operasyonunun erken tutanağıdır.  Birinci baskısı 1995 yılında yapılmış. Aradan geçen uzun zamanda iki baskı daha.

Demek ki kitapla 1995 yılında Türkiye’deki iki gelişme kulağından yakalanmış oluyor. İlki, Genelkurmay’ın TİB ve DİTİB üzerinden topluma karşı bir psikolojik harbe giriştiğidir. İkincisi, devletin siyasal partileri ile birlikte bütünüyle İslamize olduğudur. Sanıldığının tersine, devleti dinselleştiren AKP değildir. Ondan önce bu işi yüksek komutanlar yapmış, tarikatlar ve AKP için ortamı hazırlamıştır. 12 Eylül ile başlayan zifiri karanlıkta işlenmiş iki cinayetten söz ediyoruz…

Haliyle devletin de ilgisini çekti bunlar. Hakkında üç ayrı mahkemede soruşturma açıldı. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yürütülende "devletin gizli belgelerini yayınlamak, Başbakan'a, Cumhurbaşkanı'na, Genelkurmay'a MİT'e ve daha bir dolu kuruma hakaret edildiği" iddiası vardı. Başka bir davanın konusu Genelkurmay’ın psikolojik harbini yöneten kurmay subaylardan birinin kitapta kendine hakaret edildiği iddiasıydı. Türkiye o sırada askerler eliyle başka bir uçuruma doğru sürükleniyordu.

Öteki İslam’daki bu savaşın yurtdışı cephesi hakkında pek çok veri var. Konsolosluk yetkisi verilen imamlar, cami cami dolaşıp, “vatandaşların dertlerini dinleyen” konsoloslar bu politikanın icabıdır. Zamanın Düsseldorf Başkonsolosu Bozkurt Aran’ın mutat bir cami ziyaretinde yaptığı konuşma yapılmak isteneni özetlemektedir; "Gençlerinizi mutlaka camiler etrafında toplayın. Buralar milli eğilimin uyanışının, milli kültürün korunup yaşatıldığı yerlerdir. Onlara buraları sevdirin... Birlik ve beraberlik içinde olun. Sizin bu güzel oluşumlarınıza ve aranıza fitne çıkarmak için sızmaya çalışan çok art niyetliler var, onları tespit edin."

İçeride cephe Diyanet ve Milli Eğitimde kurulmuştur. Bir eli Diyanet örgütünde diğer eli üniversitede olan Toplumla İlişkiler Başkanlığı Milli Eğitim Bakanlığı'nı da kontrol etmektedir. TİB, Milli Eğitim için bir de "özel plan" yapmıştır; bu plana göre öğrenciler "konsept ve Atatürkçülük" konularında eğitilecektir. TİB'in kurmay subaylarına göre "Atatürkçülük" ile "İslâm" birbiriyle çelişmemektedir. Avrupa'da cami cami dolaşıp Türk vatandaşlarını İslâma davet eden TİB, Talim ve Terbiye Kurulu aracılığıyla kontrol ettiği Milli Eğitim'e "Atatürkçülük ve konsept" kavramlarını yerleştirmeye çalışmaktadır.

İrtica tehlikesini önlemek için herkesi imam yapmaya karar verdiler. Bu saptama Öteki İslam’ın getirisidir. Öteki İslam’da anlatılanlar, Türkiye’nin egemen sınıfının laikliği cami avlusuna bırakıp kaçmasının hikayesidir. Büyük patronlar ve yüksek komutanlar el ele verdiler, toplumu dinselleştirdiler, dini kamu yaşamına soktular ve laikliği yıktılar.

Laikliği yıkarsanız Cumhuriyet de yıkılır. Yıktılar. Ölüsünü kaldırmak için imamları görev çağırdılar. Dağ taş imama boyandı. Yalnız imamlar ipe un serdi. Uzatıyorlar cenaze törenini. Ölüyü kaldırmak yerine tecavüz ediyorlar. İçinden geçiyoruz, tecavüzün tanığıyız.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.