Breadcrumb
Ahmet Büke'yle yeni romanı Kırmızı Buğday üzerine...
Neslihan Altun
Yayın Tarihi: 06.05.2025 , 00:15 Güncelleme Tarihi: 06.05.2025 , 00:16
Ahmet Büke’yle Kırmızı Buğday üzerine konuşmak için buluştuk. Aslında sadece bir romanı değil, yıllara yayılan bir düşünme ve yazma sürecini konuştuk demek daha doğru olur. Kırmızı Buğday, tarihsel bir roman olmasının ötesinde bugüne dair düşünmeye de alan açıyor. Ege'nin toprak yapısından savaşın yüküne, sınıf meselesinden dostluğa, ihanete ve umuda kadar pek çok meselenin peşinden sürüklüyor bizi.
Kırmızı Buğday’ın yaklaşık dört yıllık titiz bir çalışmanın ürünü olduğunu biliyoruz, bize biraz hazırlık sürecinden söz eder misiniz? Nasıl çalıştınız, neler yaptınız? Kitabın çekirdeği neydi? Hangi küçük hikâye veya fikir üzerine inşa edildi bu hacimli roman?
Deli İbram Divanı’nı yazarken meseleyi daha geriden, yeniden öğrenmeyi ve anlamayı aklıma koymuştum aslında. Çünkü Deli İbram da bir birikim ve mülkiyet üzerinden çıkan sınıf kavgası üzerine oturuyordu. “Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” derler ya; memleketteki ilk birikim günahlarını daha geriye götürerek anlatmak iyi bir fikir gibi gelmişti. Ama sonuçta akademik bir çalışma ya da tarih kitabı yazmayacaktım. Benim işim kurmaca. Bunun için de bilgiden öte malzemelere ihtiyacım vardı. Özellikle başlamak için. Biraz da kendi aile tarihimi düşünerek çalışmaya başlamak için bir soru buldum kendime: Neden bir asır önce memleket emperyalist bir işgale uğradığında, Ege ovaları mukimleriyle dağlarda yaşayan halk farklı tavır almıştı ilk günlerde? Mesela ovalık Akhisar değil de yoksul ve dağlık Gördes’te ilk reaksiyon verilmiş, ilk silaha sarılanlar da buralardan çıkmıştı. Bunun mülkiyet yapısı ve buna bağlı olarak sınıf kavgasıyla bir rabıtası olabilir diye düşündüm. Ama bu da kurmacaya başlamak için yeterli bir tetikleyici değildi.
Galiba Eco’nun bir konuşmasında dinlemiştim; her romanın bir imgesi vardır, diyordu. İşte bu imge de çevirmen arkadaşım Nuray Önoğlu’nun bana Kazdağları’ndan getirdiği zeytin amelesi pulu (ya da markası) ile adeta gökten düştü. Yüz yıl önce büyük arazi sahiplerinin amele emeği için bir ödeme ve sömürü aracıydı bu. İşte bu imgenin ve yukarıdaki sorunun peşine düşerek dört yılı aşkın süre boyunca çalıştım ve yazdım.
Önce aklımdaki hikâyeyi parçalara ayırdım: Batı Anadolu’daki toprak mülkiyeti ve bunun evveliyatı, Cihan Harbi ve Millî Mücadele. Bu parçaları da hikâyenin genel yapısına göre daha küçük parçalara böldüm ve anlatacağım kısımlara daha ayrıntılı çalıştım. Örneğin Cihan Harbini genel olarak okudum ama Çanakkale Muharebelerine daha ayrıntılı baktım. Fakat burada da bir literatür deryası olduğu için dedim ki Çanakkale’nin bir gününü anlatayım. O da kara harekâtının başladığı ilk gün oldu. Millî Mücadele dönemini de çalıştım ama Ege cephesine odaklandım. İşte buna benzer inişli çıkışlı, kimi zaman bir sinir harbi gibi geçen zamanlarda ilerledim. Ve parça parça yazdım. Mesela Çanakkale kısmı bitince oturup o dönemin İzmir’ini okudum ve çalıştım; sonra bölümü yazdım. Bu aslında mücadele için de iyi bir yöntem: sonunu parçalara ayırmak ve cepheden tümüyle dövüşmek yerine adım adım ilerlemek. Tabii bir de şunu yaptım. Her bölümle ilgili uzman ve konuyu bilen meraklı, akademisyen arkadaşlar edindim. Deli İbram’da bu çok işime yaramıştı. Denizle ilgili bir metin yazıyordum ama denizci değildim. Doğru düzgün yüzmeyi bile bilmem. Her şeyi de kitaplardan öğrenemezsiniz. O zaman denizci arkadaşlar buldum kendime. Bu defa da iktisat tarihçisi, harp tarihi uzmanı, Çanakkale Savaşı üzerine çalışmış akademisyen hatta emekli subay arkadaşlar buldum. İlgili bölümleri onlara okuttum, yorum ve eleştirileriyle düzeltmeler yaptım. Ve asla bulamayacağım kimi bilgi ve dokümanlara onlar sayesinde ulaştım. İşte kısaca böyle. Biraz deli işi oldu ama neyse artık.
Günümüzde “Ben Milli Mücadele döneminden söz eden kapsamlı, hacimli bir roman yazacağım” kararı almak, tabirimi bağışlayın, kelimenin tam anlamıyla bir cüret. Bu işin altından kalkamayacağınızı düşündüğünüz anlar oldu mu?
Bir kere cüret çok güzel bir sözcüktür ve tam bizi anlatır aslında. Çünkü cüretin içinde coşku, arzu ve delikanlı bir gözükaralık olsa da gözünü daima uzak ve aynı zamanda daha yakın ve ulaşılabilir hedeflere dikmek vardır. O nedenle inşallah cüret etmeyi ve hakkını vermeyi başarmışımdır. Altından kalkıp kalkamayacağımı pek aklıma getirmedim çünkü bu, yola çıkmayı zorlaştıran bir şeydir. Ne kaybederim, en fazla denemiş ve becerememiş olurum, diye düşündüm. Bir de zaman geçtikçe inşallah bunu bitiremeden ölmem diye düşündüm. Çünkü günde sekiz saatlik bir işte çalışıyordum ve yol, ev işleri derken okumak ve yazmak için günde ortalama en fazla bir ya da iki saatim kalıyordu. Bunun için uykumdan, tatillerimden ve biraz da ailemden zaman çalmak zorunda kaldım. Tabii bütün bunlar metni bitirmem için geçen zamanı uzatıyordu. O yüzden sık sık, “Ulan şimdi inşallah hastalanmam ya da şak diye ölmem,” diye içimden geçirmeye başlamıştım. Neyse ki postu deldirmedik. Ama yazdıklarımı parça parça okuttuğum bir arkadaşım, ilk yüz sayfada, “Bu hikâyeyi asla toplayamaz” diye düşünmüş ama bana söylememiş. İkinci bölüme başlayıp ona yollamaya başladığımda, “Sen bu sporu yapıyorsun, aferin!” diye yazdı.
Kırmızı Buğday’da Ege, kitabın mekânı değil neredeyse kitaptaki bir kişi olarak düşünülebilir, o kadar canlı. Ege Bölgesi sizin için nasıl bir şahsiyete sahip?
Ele avuca sığmaz ve insanı kendine benzeten bir yer. Biraz fazla kendinde ama kendini de bilmeyen, kendisiyle ilgili merakı olmayan, merakı olanla da pek ilgilenmeyen bir coğrafyadır. Mesela ben ilk günden beri burayı yazarım ama beni Egeliler değil de bu bölge dışındakiler daha çok bilir ve okur. Bence “Kimse kendi köyünde peygamber olamaz” sözü burası için söylenmiş ilk defa. Sonra bu söz çok güzel diye her yere yayılmış.
Bir önceki romanına, Deli İbram Divanı’na daha oyuncaklı, süslü bir dil hakimdi. Kırmızı Buğday’ın dilini duru, yatışmış buldum. Bir yazar olarak ifade biçiminiz mi değişiyor yoksa basitçe “O kitabın dili oydu, bununki de budur” mu diyorsunuz?
Yazarlar da büyür, olgunlaşır ve öğrenerek tecrübe kazanır. Muhtemelen hamdık pişmeye başladık.
Arap Ali Yüzbaşı Cemil'in yanından ayrılırken “Büyük Gazi’ye de ki, eğer zaferden sonra sofrasından biz kalkacaksak ve Adnan beyler oturacaksa belinden silahını hiç ayırmasın, zira elin oğlu bize benzemez” diyordu. O sofradaki Adnan Beyler kuruluştan sonraki süreçte ve günümüzde kimleri temsil ediyor?
Aslında erken bir vedayı işaret ediyor gibi geldi bana. Cemil ile Arap Ali uzun süren ve kanla, ateşle sınanmış bir yoldaşlıktan geliyorlar ve müttefikler bu süre boyunca. Ama Arap Ali zor olan bir şeyi yapıyor ve ondan ayrılıyor çünkü ona son katılışında sorduğu bir soru var: Adnan Bey bizim yanımızda mı yoksa namlumuzun ucunda mı olacak? Anlıyor ki yavaştan Adnan Bey bu tarafa geçiyor. Ben bu romanın bir intikam meselesi olarak algılanmasını istemem çünkü öyle değil. Arap Ali’nin bir noktadan sonra Adnan Bey’den hıncını almaya imkân, kabiliyet ve hatta fırsatı var. Ama onun gözü hep kulede ve bir adamın elinde toplanmış hudutsuz toprakta. Asıl gözünü diktiği şeyler farklı. İşte Arap Ali ve yoksul halkın sofrasına ve ekmeğine çökenler, kulelerin dikildiği toprakları taksim ettirmeyenler ve bu birikimin kar topu gibi aktığı her işin sahipleri kimlerse bu sorunun cevabı da onlardır.
Kırmızı Buğday’ın ana hikayesinde kadın yok. Deli İbram Divanı’nda yoktu hatları belli, kişiliği olan, aklımızda bir şeyleriyle kalacak kadın karakter. Bunu bir “hakkını verme” meselesi olarak düşündüğünüz için kasten mi kaçınıyorsunuz yazmaktan? Risk mi sizin için?
Bu soruya, “dönemden kaynaklı” diye cevap veririm diye içimden geçiriyordum. Ama galiba çok da hakkını veremeyeceğimi düşünmüş olabilirim. Belki bundan sonra biraz daha cesaret ederim.
Şahsi bir merakımı soracağım. Nasıl odaklanıyorsunuz? Dikkatiniz nasıl dağılmıyor? Dört sene boyunca hem araştırma yapmak hem onları kurguya yedirip hikâye haline getirmek ve sonunda belli ki “bir edebiyat olayı” olarak anılacak bu harika kitabı ortaya çıkarmak için muazzam bir dikkat gerekli. Mesaili çalışıyordunuz üstelik. Kopmamayı nasıl sağladınız?
Her yazar, “bir edebiyat olayı” yazmayı temenni eder ama bunu şimdi bilmemize imkân yok. Sadece çok çalıştığımı ve ter döktüğümü söyleyebilirim. Ama zaten bunlar da yazar olarak vazifelerimiz. Şöyle bir özelliğim var sadece: gereğinden fazla meraklıyım ve yeni bir şey öğrenmekten fazlaca haz alıyorum. Çocukluğumdan beri bu böyle. O nedenle meraklanmadığım ve ilgimi çekmeyen hiçbir şeyi öğrenemedim ve haliyle kötü bir akademik hayatım oldu bu memlekette. Okul hayatından bir iş çıkmayınca merak ettiklerimi kendim öğrenmeye ya da anlamaya çabaladım. Bunu da en iyi yazarak becerdim. Yaptığım şeyi eğlenceli bir oyun haline de getirdim zamanla. Dolayısıyla karşılaştığım zorluklar ve engeller beni tetiklemekten başka bir işe yaramıyor. Benim kendime bağışlanmış bir zamanım olmadığı gibi kendime ait bir odam ve hatta masam da olmadı hiç. Ama gereğinden fazla bile yazdım aslında. Yani kafayı bir şeye takmaya bakıyor bu hayatta işte.
Son olarak, öykü yazmaya ara mı verdiniz, yoksa artık öykülerinizi okuyamayacak mıyız? Romandan devam mı?
Bundan sonra ne yazacağımı uzun boylu düşünmedim henüz. Aklımda bir iki mesele var. Epeydir de öykü yazmadım aslında. Biraz yorgunluğu atınca bir bakarım. Bir yandan da, neredeyse çeyrek yüzyıl boyunca çok yazmışım, diye düşünmeden edemiyorum.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.