Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Adorno’nun görmediği, Volkswagen’in bildiği: Faşizmin sınıfsal özü

Faşizm, ne kitlelerin psikolojik bir sapması ne de aklın bir trajedisidir. O, ancak örgütlü bir sınıf iradesiyle parçalanabilecek sınıfsal bir barikattır.

Cem Demirok

Yayın Tarihi: 27.03.2026 , 10:11

Yazının başlığının, günümüzde kitlelerin içine sürüklendiği yaygın çaresizliğin gerekçelerine dair bir ipucu sunduğunu söyleyerek başlayalım. Zira emperyalizmin fütursuzlaşan saldırganlığı ve faşizmin küresel ölçekte yeniden yükselişi karşısında derin bir yılgınlık yaşandığı ortada. Bizim amacımız ise bu yılgınlığı kırmak.

Bu yolda ilk olarak ihtiyaç duyduğumuz şeyinse keskin bir siyasi netlik olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ancak bu sayede faşizmin somut ve maddi gerçekliğini yeniden hatırlayabiliyoruz. Ve bu “yeniden keşif”, aynı zamanda ve kaçınılmaz olarak çözümün de nasıl geleceğini anlamamıza olanak sağlıyor.

Bu konuya ileride yeniden döneceğiz. Öncesinde biraz sağ popülizmin ve faşizmin ne olmadığından bahsedelim.

Sermayeyi koruyan sağ, sınıfı terk eden 'sol'

Bu konuda yaygınlaşmış görüşleri iki ayrı kutupta inceleyebiliriz. İlki elbette liberalizm olacak.

Liberaller sağ popülizme veya faşizme dair doğrudan bir tanımlama yapmaktan imtina etseler de sonuçları üzerine birtakım açıklamalar getirebiliyorlar. On yıllar boyunca biriktirip sağlamlaştırmış oldukları kavram setlerine dayanarak Batı’yı iyi ve medeni, Doğu’yu ise geri kalmış olarak tanımlıyorlar. Buna bağlı olarak da emperyalist saldırganlığın Doğu’ya demokrasi ve özgürlük götürme yöntemi olduğunu ileri sürüyorlar.

Esas amaçlarıysa ortada: Sermayenin birikim ve paylaşım kurallarının vahşetini görünmez kılmak.

Bir diğer yaygın görüş ise Batılı sol geleneğin anlatılarından oluşuyor. Onlar da kendilerini liberalizmin zıt kutbuna oturtuyor ve durmaksızın kapitalizmi eleştiriyorlar. Gerçekten de kapitalizme dair kapsamlı tanımlamalar ve eleştiriler külliyatının epey bir bölümü, Batı marksizmi olarak tanımlayabileceğimiz düşünsel kümenin literatürünün imzasını taşıyor.

Ancak işin burası epey kritik. Çünkü söz konusu Batı marksizmi ve bilhassa Frankfurt Okulu olduğunda, geliştirilen teorilerin ana fikrine, anlatılanlardan ziyade, kasten gölgede bırakmayı tercih ettikleri başlıkları takip ederek ulaşabiliyoruz. Yani kapitalizmin eleştirisinde olduğu gibi faşizmin eleştirisinde de değinmekten çekindikleri konu, meselenin özünü oluşturuyor.

Kastettiğimiz şeyi somutlayalım:

Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Adorno ve Horkheimer, faşizmin "aklın araçsallaşması" sonucunda vuku bulduğunu ileri sürüyorlar. Onlara göre aklın bizzat kendisi bir tahakküm mekanizmasına dönüşmüş ve bu durum faşizmi tarihsel olarak olağan kılmıştır. Yani ikili, belki de en ünlü metinlerini yazarken faşizme dair sınıfsal bir tanımlama getirmekten uzak duruyorlar.

Adorno’nun ilerleyen yıllarda faşizmi mümkün kılan diğer dinamikleri irdelediği bir konferansta (Türkçe'ye Yeni Sağ Radikalizmin Veçheleri adıyla çevrilen metinde) bu çerçeveyi genişlettiğini de görüyoruz. Düşünür burada liderlik kültünden propaganda biçimlerine kadar son derece detaylı bir faşizm tahlili sunuyor. Hatta faşizmin ekonomik sorunların derinleşmesiyle birlikte güçlendiğini dahi vurguluyor.

Fakat hâlâ bu iktisadi işleyişte söz sahibi olan kesimden söz etmiyor. Faşizmin sermaye sınıfı için ne anlama geldiğine ve burjuva devletlerin neden faşist uygulamalara başvurmak istediğine değinmek yerine kitlelerin neden faşist lider arayışına girdiğiyle ilgileniyor.

Ezcümle; sağcı, ırkçı ve faşist liderlerin büyük sermaye öbekleri tarafından neden açıkça desteklenip fonlandığına dair yapısal bir analizin, Adorno'nun da öncüsü olduğu savaş sonrası hegemonik Batılı sol geleneğin metinlerinde giderek silikleştiğini ve adeta hasıraltı edildiğini söyleyebiliyoruz. Sınıfsal olandan nadiren bahsettikleri başlangıç metinlerinde dahi sınıfı, diğer kültürel değişkenlerle eş öneme sahip olarak kodlamaktan öteye gitmiyorlar.

Batı marksizmi, meseleyi tekelci sermayenin ihtiyaçlarından koparıp kitlelerin irrasyonalitesine indirgemekte hiç tereddüt etmiyor.

Sermayenin pazarı olarak savaş ve faşizm

Faşizmin kime fayda sağladığına dair sorulması pek tercih edilmeyen o sorunun cevabını şu şekilde verebiliriz:

Faşizm, sermaye sınıfı ona ihtiyaç duyduğu zamanlarda yükselir. Yani savaşlarla, soykırımlarla ve abluka uygulamalarıyla çözülmeye çalışılan sorun tamamıyla sınıfsaldır ve faşizmin amacı sınıfsal olanı gizlemekten ibarettir. Onun kökünü çoğunlukla dini referanslardan alan duygusal cephanesi, kitlelerin rasyonel olanı algılamasının önüne geçer.

Böylece emperyalistlerin cephede ölüme gönderdiği emekçi halklar; küçücük bir azınlığın maddi menfaati için savaşmadıklarına değil, aksine vadedilen kutsal toprakları geri almak ya da sahip oldukları üstün dini ve milli kimliği korumak adına ölümü göze almaları gerektiğine ikna edilirler.

Öte yandan savaş, pek çok sermaye grubu için bir “pazar” olma niteliği de taşır. Yani “gözü kara faşist liderlerin” okul bahçelerine ya da hastanelere attığı bombalar, silah sanayisini elinde tutan sermaye grupları için kârlı birer girişim anlamına gelir. Volkswagen’in İsrail devleti için silah üreten Rafael adlı şirketle ortaklık yapmasının gerekçesi de budur.

Volkswagen’in durumunun yanı sıra Elon Musk’ın seçim döneminde Trump için neden milyonlarca dolar harcadığına ya da Batılı emperyalist ülkelerin tamamına yakınının neden Netanyahu hükümetini desteklediğine dair eksiksiz bir analize, ancak ve sadece tarihin sınıfsal bir perspektifle ulaşılabilir. Sermaye sınıfının, yaklaşmakta olan paylaşım kavgası için işçi sınıfını dizginleyebilecek faşist liderlere ihtiyaç duyduğunu başka türlü saptamak mümkün değildir.

Karşımızdaki sorunun kökü sermaye düzenidir ve sermayenin vatanı olmadığı gibi ahlakı da yoktur.

İdeolojik silahsızlanmanın panzehiri

Sanırım artık gittikçe ısınan siyasal konjonktür karşısında çaresizlik hissedip kayıtsızlaşan kitlelerin, bu zihin yapısında saplanıp kalmalarının neden bir tesadüf olmadığından bahsedebiliriz.

Öyle ki liberalizmin kendi bireyliğine hapsettiği bu kişiler, bir de faşizmi sermayenin kanlı bir aracı olarak değil de salt psikolojik bir sapma, kültürel bir yozlaşma ya da “aklın araçsallaşması” olarak okuyan Batı marksizminin anlatılarına maruz kaldıkça, ideolojik olarak silahsızlanmış hale gelmektedir. Çünkü faşizmin faili somut bir sermaye sınıfı değil de yenilmez bir "kitle psikolojisi" veya her yeri saran bir "kültürel iklim" olarak tanımlandığında, ortada şalteri indirip durdurabileceğiniz maddi bir düşman da kalmaz.

Sistemi kendi emeğiyle var eden işçi sınıfı, bu teorilerde üretimden gelen o muazzam gücünü unutur ve "kültür endüstrisi" tarafından efsunlanmış pasif bir yığın olduğuna ikna edilir.

Kapitalistler mutlak güçlü, işçi sınıfı ise kaybetmeye mahkum olarak algılanır.
Oysa az önce de belirttiğimiz gibi faşizmin kalbi, üretim araçlarını elinde tutan sermayedarların kâr hırsında atıyor. Ve eğer faşizm sermaye sınıfının işçi sınıfı üzerinde kullandığı bir silahsa, ondan kurtulmanın yolu da sermaye denen şeyin işçi sınıfı olmaksızın birikemeyeceğini hatırlamaktan geçiyor.

Tarih bize emperyalistlerin politikalarının er ya da geç faşizm sopasına sarılmakla sonuçlanacağını kanıtlayarak ilerliyor. Dolayısıyla faşizmi alt etmek için önümüzde işçi sınıfı öznesiyle, doğrudan ve kalıcı olarak sermaye akışını durdurmaya yönelmiş bir örgütlenmeye dahil olmak dışında bir yol da bulunmuyor.

Faşizm, ne kitlelerin psikolojik bir sapması ne de aklın bir trajedisidir. O, ancak örgütlü bir sınıf iradesiyle parçalanabilecek sınıfsal bir barikattır.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.