Sayfa yolu
ABD’den Suudi Arabistan’a nükleer ayrıcalık: Bölgesel dengeler yeniden kuruluyor
Dış Haberler
Yayın Tarihi: 22.07.2026 , 14:03 Güncelleme Tarihi: 22.07.2026 , 14:04
ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Suudi Arabistan’la imzalanması planlanan sivil nükleer işbirliği anlaşmasını Kongre’ye sunmaya hazırlandığı bildirildi.
ABD Atom Enerjisi Yasası’nın 123. maddesi uyarınca hazırlanan anlaşma, Amerikan şirketlerinin Suudi Arabistan’ın nükleer enerji programına teknoloji, ekipman ve teknik destek sağlamasının önünü açacak.
Reuters’a konuşan kaynaklara göre taslak anlaşmada, nükleer silahların yayılmasını önlemeye yönelik iki kritik güvence yer almıyor. Bunlardan ilki, uranyum zenginleştirme ve kullanılmış nükleer yakıtın yeniden işlenmesinden vazgeçilmesini öngören ve “altın standart” olarak adlandırılan şart. İkincisiyse Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na daha kapsamlı bilgiye erişme, habersiz denetimler gerçekleştirme ve ilan edilmemiş tesisleri inceleme yetkisi sağlayan Ek Protokol.
Anlaşmanın bu haliyle yürürlüğe girmesi, Suudi Arabistan’a hemen nükleer silah üretme hakkı vermiyor. Ancak Riyad’ın nükleer yakıt çevrimi, uranyum zenginleştirme ve bu alanlarda teknik kapasite geliştirmesinin önündeki hukuki ve siyasi engelleri önemli ölçüde azaltıyor.
ABD yönetiminin, Suudi Arabistan’da bir uranyum zenginleştirme tesisinin mümkün olup olmadığını belirlemek üzere ortak bir çalışma yürütülmesini de anlaşmaya dahil ettiği belirtiliyor. Anlaşma 30 yıllık bir dönemi kapsayacak ve Kongre’de 90 günlük inceleme sürecinden geçecek. Kongre’nin anlaşmayı engelleyebilmesi için olası bir başkanlık vetosunu aşacak üçte iki çoğunluğa ulaşması gerekecek.
İran’a yasak, Suudi Arabistan’a serbest
Washington, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini yıllardır yaptırımların, sabotajların, askeri tehditlerin ve doğrudan saldırıların gerekçesi olarak kullanıyor. İran’ın nükleer programının “sivil” olduğu yönündeki açıklamalarını reddeden ABD, zenginleştirme kapasitesinin varlığını dahi potansiyel bir "silah programı" olarak sunuyor.
Aynı Washington yönetimi, söz konusu müttefiki Suudi Arabistan olduğunda zenginleştirmeyi kesin biçimde yasaklamayan ve uluslararası denetimleri genişleten Ek Protokol’ü zorunlu tutmayan bir anlaşmayı savunuyor.
ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın güçlü nükleer silahların yayılmasını önleme standartları içerdiğini öne sürse de silahsızlanma uzmanları ve bazı Kongre üyeleri, taslağın Suudi Arabistan’a ileride askeri amaçlarla da kullanılabilecek teknik bilgi ve altyapı kazandırabileceği uyarısında bulunuyor.
Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, daha önce İran’ın nükleer silah edinmesi halinde ülkesinin de aynı yolu izleyeceğini açıklamıştı.
İsrail’in nükleer tekeli sarsılabilir
Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme kapasitesi kazanması, yalnızca İran-Suudi Arabistan rekabeti açısından değil, İsrail’in bölgedeki nükleer üstünlüğü bakımından da önemli sonuçlar doğurabilir.
İsrail nükleer silaha sahip olduğunu resmen kabul etmiyor ancak Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü, İsrail’in yaklaşık 80 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu tahmin ediyor. İsrail, Ortadoğu’da nükleer silaha sahip olduğu bilinen tek ülke konumunda.
Bu ayrıcalıklı konum, İsrail’e yalnızca askeri değil, siyasi ve diplomatik bir üstünlük de sağlıyor. İsrail Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na taraf olmadığı gibi nükleer tesislerini kapsamlı UAEA denetimlerine de açmıyor.
ABD ve Batılı müttefikleri, İsrail’in nükleer cephaneliğini bölgesel silahsızlanma tartışmalarının dışında tutarken İran’ın zenginleştirme programını "temel tehdit" olarak gösteriyor.
Suudi Arabistan’ın nükleer yakıt çevrimine ilişkin kapasite kazanması bu dengede yeni bir eşik oluşturabilir. Riyad kısa vadede silah üretmese bile, gerektiğinde hızla nükleer silah geliştirebilecek teknik ve endüstriyel altyapıya sahip bir “eşik devlet” haline gelebilir.
Bu durumda İran, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölge ülkelerinde benzer kapasite arayışlarının güçlenmesi ve Ortadoğu’da yeni bir nükleer silahlanma yarışının başlaması da gündeme gelebilir.
BAE’ye 'altın standart', Suudi Arabistan’a istisna
ABD’nin Birleşik Arap Emirlikleri’yle 2009 yılında imzaladığı nükleer işbirliği anlaşması, Abu Dabi’nin uranyum zenginleştirme ve kullanılmış yakıtı yeniden işleme hakkından vazgeçmesini içeriyordu. Bu nedenle anlaşma, ABD’nin nükleer işbirliğinde “altın standart” olarak gösterilmişti.
Suudi Arabistan ise uzun süredir aynı şartları kabul etmiyor. Riyad, ülke topraklarında bulunduğu belirtilen uranyum rezervlerini değerlendirme ve nükleer yakıt üretme hakkından vazgeçmek istemediğini söylüyor.
Trump yönetiminin hazırladığı anlaşma, Suudi yönetiminin bu talebine önemli ölçüde alan açarken ABD’nin daha önce başka ülkelere dayattığı kuralları stratejik müttefikleri için esnetebildiğini de gösteriyor.
Önceki ABD yönetimi, Suudi Arabistan’la nükleer işbirliğini Riyad’ın İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesini de içeren daha geniş bir bölgesel anlaşmaya bağlamaya çalışıyordu. Trump yönetimi ise nükleer anlaşmayı İsrail’le normalleşme şartından ayırıyor.
Petrol sonrasına hazırlık
Suudi Arabistan’ın nükleer enerji isteğinin arkasında askeri ve jeopolitik hesapların yanı sıra ekonomik nedenler de bulunuyor.
Elektrik üretiminde büyük ölçüde petrol ve doğalgaza bağımlı olan Suudi Arabistan, artan nüfus, sanayi yatırımları, klima kullanımı ve deniz suyunun arıtılması nedeniyle hızla büyüyen elektrik talebini karşılamak zorunda.
Riyad yönetimi, Vision 2030 programı kapsamında ekonominin petrol gelirlerine bağımlılığını azaltmayı ve ihraç edebileceği petrol ve doğalgazı iç piyasada elektrik üretmek yerine dış pazarlara yönlendirmeyi hedefliyor.
Bu kapsamda ülke yalnızca nükleer enerjiye yönelmiyor. Büyük ölçekli güneş ve rüzgâr santralleri, yeşil ve mavi hidrojen üretimi, enerji verimliliği ve karbon yakalama ve depolama teknolojileri de Suudi Arabistan’ın enerji stratejisinin parçaları arasında bulunuyor.
Suudi Yeşil Girişimi, 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını yılda 278 milyon ton azaltmayı hedeflediğini açıklarken bu hedef kapsamında yenilenebilir enerji, temiz hidrojen ve karbon yakalama teknolojilerine yatırım yapılacağını belirtiyor.
Suudi Arabistan özellikle doğalgazdan üretilen ve ortaya çıkan karbonun tutulmasına dayanan “mavi hidrojen” alanında da petrol sonrası dönemde küresel enerji ihracatçısı konumunu korumayı amaçlıyor.
Nükleer enerji de güneş ve rüzgârın değişken üretimini dengeleyecek, kesintisiz elektrik sağlayacak ve enerji yoğun sanayi yatırımlarını besleyecek bir kaynak olarak bu stratejiye ekleniyor.
Rusya ve Çin seçeneğine karşı ABD bağımlılığı
ABD yönetimi anlaşmayı, Suudi Arabistan’ın nükleer enerji ihalesinde Rusya ve Çin yerine Amerikan şirketlerini tercih etmesini sağlayacak bir araç olarak görüyor.
Suudi Arabistan’ın uzun süredir ABD’nin yanı sıra Çin, Rusya, Fransa ve Güney Kore’yle nükleer enerji alanında temas yürüttüğü biliniyor. Washington açısından mesele nükleer silahların yayılmasını engellemek değil, onlarca milyar dolarlık reaktör ve altyapı yatırımlarının hangi ülkenin şirketlerine verileceği.
Anlaşmanın Amerikan şirketlerine, özellikle de reaktör üreticilerine büyük bir pazar açması bekleniyor. ABD yönetimi ayrıca Suudi nükleer programının Çin ya da Rusya tarafından kurulması halinde Washington’ın program üzerindeki denetim ve siyasi etkisinin azalacağını savunuyor.
Ancak bu tercih Suudi Arabistan’ı enerji alanında daha bağımsız hale getirmekten çok yeni bir bağımlılık ilişkisine sokabilir.
Bir nükleer santral yalnızca ilk inşaat aşamasında değil; yakıt tedariki, yazılım, yedek parça, bakım, güvenlik sistemleri, uzman eğitimi, atık yönetimi ve tesisin ömrünün uzatılması gibi alanlarda da teknoloji sağlayan ülkeye uzun vadeli bağımlılık yaratıyor.
ABD şirketleri tarafından kurulacak ve Amerikan teknolojisiyle işletilecek bir nükleer program, Riyad’ın onlarca yıl boyunca Washington’ın ihracat izinlerine, teknik desteğine ve siyasi kararlarına bağlı kalması anlamına gelebilir.
Suudi Arabistan böylece petrol gelirlerine bağımlılığı azaltmaya çalışırken enerji altyapısının kritik bir bölümünde ABD’ye olan stratejik bağımlılığını derinleştirebilir.
Nükleer düzenin hakemi de uygulayıcısı da Washington
Washington, nükleer silahların yayılmasını önleme söylemini uzun süredir rakiplerini baskı altına almak, müttefiklerineyse ayrıcalıklı alanlar açmak için kullanıyor. Üstelik ABD, Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı bombalarla nükleer silahı savaşta kullanan ilk ve bugüne kadar tek ülke.
ABD'nin bu politikası nükleer kapasiteyi bütünüyle ortadan kaldırmaya değil, bu kapasiteye hangi devletlerin, hangi koşullarda ve kimin denetimi altında ulaşabileceğini belirlemeye dayanıyor.
Nükleer teknolojide belirleyici olan Washington’la kurulan ilişki
ABD-Suudi Arabistan anlaşması, Washington’ın nükleer politikasının evrensel kurallara değil, güç dengelerine ve ittifak ilişkilerine dayandığını bir kez daha gösteriyor.
Nükleer silahı savaşta kullanan tek ülke olan ABD, İran’ın zenginleştirme programını askeri tehdit gerekçesine dönüştürürken İsrail’in nükleer cephaneliğini görmezden geliyor, Suudi Arabistan’a ise başka ülkelere dayattığı sınırlamaların bulunmadığı bir işbirliği modeli sunuyor.
Bu politikanın amacı nükleer teknolojiyi ortadan kaldırmak değil; bölgedeki nükleer kapasitenin hangi ülkelerin elinde, hangi şirketlerin teknolojisiyle ve kimin siyasi denetimi altında gelişeceğini belirlemek. Suudi Arabistan anlaşması da Riyad’a mutlak bir bağımsızlık sağlamaktan çok, ülkenin kritik enerji altyapısını uzun yıllar boyunca ABD teknolojisine ve siyasi desteğine bağlama potansiyeli taşıyor.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.