Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

80'ler ve 90'ların çocukları, bugünün ebeveynleri

O yılların bütün gerçekliğini unutup geçmişi güzelleştirmekten değil, bugün üzerimize yüklenen sorumluluğun ağırlığını hissetmekten söz ediyorum. Çocukken birilerinin bizi büyüteceğine dair daha güçlü bir duygumuz vardı belki. Şimdi ise çocuklarımızı büyütürken bütün dünyanın yükünü de sırtımıza alıyoruz. Oysa çocuk yalnızca ailesinin çocuğu değildir.

Fotoğraf: Pexels

Gülperi Putgül Köybaşı

Yayın Tarihi: 20.09.2026 , 00:03 Güncelleme Tarihi: 20.09.2026 , 00:14

Geçmişi neden özlüyoruz?

Son zamanlarda sosyal medyada 80’ler, 90’lar çok sık karşımıza çıkar oldu. Eski şarkılar, diziler, alışkanlıklar, nesneler, çocukluk fotoğrafları… Yapay zekaya “80’lerde yaşıyor olsam nasıl görünürdüm?” diye bile sorduk, ortaya çıkan fotoğrafları paylaştık ve geçmişe özlemimiz dalga dalga yayıldı.

İlginç olan şu ki, o yıllar öyle kolay kolay özlenebilecek yıllar değildi. Ülkenin darbe sonrasında yaşadığı baskı, yasaklar, tutuklamalar, faili meçhuller, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar o dönemin gerçekliğiydi. Geçmişi bugünün içinden daha sıcak ve daha sade görmemiz, o dönemin karanlık taraflarını ortadan kaldırmıyor.

Geçmiş yıllara duyduğumuz özlemin tek bir nedeni yok. Ülkenin ve dünyanın içine düştüğü karanlıktan çıkıp başka bir zamana ışınlanmak istiyoruz belki. Geçmiş dönemi değil o dönemdeki kendi yaşamımızı özlüyor olabiliriz. Geleceğin henüz bu kadar belirlenmiş olmadığı, tamamlanmış zamanları…Üstelik o yılların daha ortak bir kültürel hayatı, daha canlı mahalle ilişkileri, daha az dijital ve daha yavaş akan bir gündelik hayatı vardı. Pazar günlerimiz benzer geçiyor, akşamları hep birlikte aynı diziyi izliyorduk mesela. Bugün daha fazla bilgiye, seçeneğe ve iletişim kanalına sahibiz ama aynı zamanda daha fazla rekabet, performans baskısı ve  kişisel sorumluluk taşıyoruz. Ben bu yazıda, bu nostaljinin başka bir tarafına, o yıllarda çocuk olanların bugün ebeveyn olarak yaşadığı değişime bakmak istiyorum. Onlar için de belki de özlenen doğrudan o yıllar değil, hayatın henüz bu kadar sorumluluk yüklemediği zamanlardır.

Çocukken dünyanın bütün yükünü taşımamız gerekmiyordu. Bir çocuğun ruhsal gelişiminden, beslenmesinden, ekran süresinden, okul başarısından, arkadaşlıklarından, gelecekteki mesleğinden sorumlu değildik. Bir şey yolunda gitmediğinde iyi kötü sırtımızı dayayabileceğimiz büyükler vardı.

Bugünün ebeveynleri çocukluğunda bambaşka bir ebeveynlik anlayışıyla yetiştirildiler. Kurallar, idealler, toplumsal beklentiler belirleyiciydi. “Büyüklerin sözünü dinle”, “ayıp olur”, “el alem ne der” gibi cümleler ve hatta anne terliği çocukluğun olağan parçalarıydı. Çocukların duygularını anlamaya, davranışlarının arkasındaki nedenleri araştırmaya bugünkü kadar önem verilmiyordu. Çoğumuzun çocukluğu daha çok uyum göstermeyi öğrenmekle geçti.

Bugün ise çocuğun duygusunu önemsemenin, onu aşağılamamanın, şiddetten uzak durmanın, gelişimsel özelliklerini dikkate almanın, ihtiyaçlarını anlamaya çalışmanın ne kadar değerli olduğunu biliyoruz. Psikoloji ve çocuk gelişimi alanındaki birikim kuşkusuz çok değerli bir kazanım.

Fakat tuhaf bir şey oldu. Çocuğu daha iyi anlamaya başladıkça, çocuğa karşı sorumluluğumuz da sınırsız hale geldi.

Bugün iyi bir ebeveynin aynı anda pek çok şeyi doğru yapması bekleniyor. Çocuğuyla güvenli bir ilişki kuracak, duygularını düzenlemesine yardımcı olacak, sınır koyacak ama onu incitmeyecek, ekranı doğru yönetecek, sağlıklı besleyecek, okulunu takip edecek, arkadaşlıklarını gözleyecek, onunla kaliteli zaman geçirecek, özgüvenini destekleyecek, kaygısını artırmayacak ve geleceği için yeterince çalışmasını da sağlayacak.

Üstelik bütün bunları yaparken kendi ruhsal sağlığını da koruyacak.

Sosyal medya aracılığıyla bu yük çoğalıyor, daha görünür oluyor. Her gün karşımıza “çocuğunuza bunu asla söylemeyin”, “şunu mutlaka yapın”, “şu davranışın altında şu vardır” diyen sayısız içerik çıkıyor. Bir süre sonra ebeveyn, çocuğunun neredeyse her davranışını kendi ebeveynliği üzerinden okumaya başlayabiliyor.

Ebeveynlik, kendini sürekli sorgulama alanına dönüşüyor

Çocuğun öfkesi, başarısızlığı, kaygısı, arkadaşlık sorunu ya da ekran başında geçirdiği süre yalnızca çocuğun yaşadığı bir mesele olmaktan çıkıp ebeveynin kendisini nasıl bir anne ya da baba olarak değerlendirdiğini de belirlemeye başladı. “Nerede hata yaptım?” sorusu, ebeveynlerin zihnini en çok meşgul eden sorulardan birine dönüştü.

Psikolojinin bize çocuğu anlamak konusunda kazandırdığı önemli bilgiler, toplumsal koşullardan bağımsız ele alınıldığında bırakın rahatlamayı evin içine ek yükler taşıyabiliyor. Çocuğun davranışının nedenini artık daha iyi biliyoruz, ancak bu bilgi çoğu zaman davranışın ortaya çıktığı koşulları değiştirmek yerine ebeveyne “doğru müdahaleyi” yapma sorumluluğu olarak geri dönüyor.

Tam da burada ebeveynlik ve çocuk büyütme meselesi, yalnızca psikolojik bir mesele olmaktan çıkıyor.

Eskiden çocuk büyütmek daha mı kolaydı?

Geçmişte de yoksulluk, ağır çalışma koşulları, çocukların ihtiyaçlarının yeterince görülmediği aileler vardı. Kadınların bakım yükü yine daha ağırdı. Mahalle ve geniş aile ilişkileri de her zaman sevgi ve dayanışmadan ibaret değildi; baskı, dedikodu, müdahale ve “el alem ne der” de bu ilişkilerin parçasıydı. Ama bütün bunların yanında bir sosyallik ve dayanışma ağı vardı.

Çocuk yalnızca anne ve babanın meselesi değildi. Büyükanneler, büyükbabalar, akrabalar, komşular, mahalle… Bir çocuğun hayatına farklı biçimlerde dahil olan bu geniş çevre, kusursuz değilse de bakımın bütün yükünün iki kişinin omuzlarına binmesini bir ölçüde engelliyordu.

Böyle bir düzende ebeveynin rolü de değişiyor

Bugün ise özellikle kentlerde, uzun çalışma saatleri, ulaşımda geçirilen zaman, ekonomik güçlükler, ailelerin küçülmesi ve sosyal ilişkilerin zayıflamasıyla birlikte bu ağların önemli bir bölümü dağıldı. Büyükannelerin ve büyükbabaların da kendi hayatlarını sürdürebilmek için çalışmak zorunda olduğu bir düzende, geniş aile desteği eskisi kadar mümkün de değil zaten.

Çocukla geçirilen zaman bile hesaplanıyor artık: Kaliteli zaman. Ama kaliteli zaman geçirmek için önce zaman gerekiyor.

Ebeveynler sabah evden çıkıyor, işe gidiyor, saatlerce çalışıyor, yolda uzun zamanlar geçiriyor; çalışmayanlar da tüm gün ev işleri ve küçük çocuk bakımı ile meşgul. Gündüz mesaisi ardından akşam çocuğun ödevini, yemeğini, dersini, arkadaşlığını, ekranını takip ediyor. Bütün bunları yaparken çocuğuyla ilişkisinin zarar görmemesi gibi bir derdi de var.

Bir yandan da çocuğun geleceği için kaygılanıyor, istese de istemese de bir yarışın içine giriyor. Burada eğitim sistemi, ebeveynliğin sürecine sert biçimde dahil oluyor. Sınavlar, okul başarısı, kurslar, özel dersler, deneme sınavları…

Üstelik mesele yalnızca çocukların sınavlarda ne kadar başarılı olacağı da değil. Okulların bilimsel, laik ve kamusal niteliğinin aşınması, eğitim alanında dinci-gerici yaklaşımların giderek daha fazla yer bulması, çocukların nasıl bir eğitim alacağına ilişkin kaygıları da büyütüyor. Ebeveynler artık yalnızca “Çocuğum iyi bir okul kazanabilecek mi?” diye değil, “Nasıl bir eğitim alacak, hangi değerlerle yetişecek?” diye de kaygılanıyor. Böylece çocuğun eğitimi, ailenin omuzlarındaki bir başka ağır sorumluluğa dönüşüyor.

Sayısı giderek azalan nitelikli devlet okullarına erişebilmek için verilen mücadele, değiştirilen adresler, ödenen kayıt paraları ya da daha büyük yaşlarda korkunç bir rekabet içinde hazırlanılan yıpratıcı sınavlar… Diğer seçenek ise birçok aile için fahiş fiyatlardaki özel okullar. Tüm bunlar için koşulları uygun olmayanların ise kalabalık sınıfları, sabunsuz tuvaletleri ile gözden çıkarılan okullardan başka şansı kalmıyor.  

Bütün bunların içinde çocukların yaşadığı zorlukları da gözden kaçırmamak gerekiyor. Çocuklar bugün daha fazla bilgiye ve seçeneğe ulaşabilirken hiç olmadığı kadar fazla uyarana maruz kalıyorlar. Sosyal medya, kısa videolar, oyunlar, reklamlar, sürekli değişen içerikler ve bitmeyen bildirimler, çocuğun dikkatini sürekli başka bir yere çağırıyor. Çocuklar  başkalarının hayatlarına, başarılarına, görünümlerine ve tüketim biçimlerine de sürekli maruz kalıyor. Okulun, sınavların ve sosyal ilişkilerin yarattığı baskı da buna eklendiğinde, çocukluk daha erken yaşlardan itibaren yoğun bir rekabetin içinde şekilleniyor. Bir yandan kendilerini gerçekleştirmeleri, özgüvenli ve dayanıklı olmaları beklenirken, diğer yandan dikkatlerini toplamak, beklemek, sıkılmak ve kendi başlarına kalabilmeleri gerekiyor.

Çocuğunun ruhsal olarak iyi olmasını isteyen ebeveyn, aynı zamanda onun gelecekte geride kalmaması için bu yarışın yöneticisi haline geliyor. Çocuk çalışmak istemediğinde, dersin başına oturmadığında, sınav kaygısı yaşadığında ailenin önüne yeni bir sorun daha geliyor.

Ebeveynler çocuklarına sınır koyamıyor mu?

Bütün bunların üzerine bir de “doğru ebeveynlik” bilgisi eklendiğinde, bilgi destek olmaktan çıkıp yeni bir sorumluluğa dönüşüyor. Bir de son yıllarda bunun karşısında başka bir söylem yükseliyor: “Çocuklar kontrolü ele geçirdi, fazla özgürlük verdiniz, sınır koymadınız, şımarttınız.”

Belki de burada sormamız gereken soru yalnızca “Ebeveynler neden sınır koyamıyor?” değildir. Asıl soru, neden bu kadar çok ebeveynin sınır koymakta zorlandığıdır.

Çocuğun duygusunu kabul etmek, her davranışını kabul etmek değildir. Çocuğu anlamak, çocuğun istediği her şeyi yapmak değildir. Sağlıklı sınırlar elbette gereklidir. Ama sınır koyabilmek de yalnızca bir ebeveynlik tekniği meselesi değildir. Bir ebeveynin ihtiyacı bazen yeni bir ebeveynlik tekniğinden çok, biraz nefes alabileceği bir hayattır.

Elbette yaşanan zorlukların önemli bir bölümü ebeveynlik tutumlarına dair sorunlarla ilişkili ancak mesele ilgisiz, sorumsuz ebeveynlerden ibaret değil. Çocuğuna zarar vermekten korkan, onunla ilişkisini bozmak istemeyen, kendi çocukluğunda yaşadığı bazı şeyleri tekrar etmekten çekinen, neyi nasıl yapacağını düşünmekten yorulmuş ebeveynlerin çaresizliğini de göz ardı etmemeliyiz.

Bazen ebeveyn çocuğuna sınır koyamıyor çünkü sınırsızlığın özgürlük olarak tarif edildiği bir düzende, sınır koyduğu her anın çocuğu ile yeni bir çatışma anlamına geleceğini biliyor. Çünkü bütün gün çalıştıktan sonra çocuğuyla geçirebildiği birkaç saatin de mücadeleyle geçmesini istemiyor. Bazen çocuğunun mutsuzluğuna tahammül etmekte zorlanıyor. Bazen de gerçekten ne yapacağını bilmiyor.

İyi ebeveyn olmak yeterli mi? 

Çocukların ruhsal sağlığını korumak istiyoruz. Ama onları yetiştirdiğimiz hayatın kendisi giderek daha fazla rekabet, belirsizlik ve güvencesizlik üretiyor. Eğitim, bakım, sağlık, beslenme, güvenli yaşam alanları…Bunların giderek daha büyük bir bölümü ailenin satın alma gücüne ve bireysel becerilerine bırakılıyor.

Sonra da eşitsiz koşullarda yaşayan bütün ailelerden aynı sonucu üretmeleri bekleniyor. İnsanlara hayatını sağlıklı sürdürebileceği koşulları vermeden, onlardan kusursuz bir hayat kurmasını bekliyoruz.

Belki 80’lere, 90’lara duyduğumuz özlemi de buradan okumak gerekiyor. O yılların bütün gerçekliğini unutup geçmişi güzelleştirmekten değil, bugün üzerimize yüklenen sorumluluğun ağırlığını hissetmekten söz ediyorum. Çocukken birilerinin bizi büyüteceğine dair daha güçlü bir duygumuz vardı belki. Şimdi ise çocuklarımızı büyütürken bütün dünyanın yükünü de sırtımıza alıyoruz.

Oysa çocuk yalnızca ailesinin çocuğu değildir. Bir çocuğun nasıl büyüdüğü; içinde yaşadığı mahallenin, okulun, çalışma hayatının, sağlık sisteminin, kamusal alanların ve ekonomik koşullarla da ilgilidir. Çocuğun geleceği yalnızca ailesinin eğitim düzeyine, gelirine ve ebeveynlik becerilerine bırakılamayacak kadar önemli bir toplumsal meseledir.

İyi bir ebeveynin yapabilecekleri vardır. Ancak hiçbir ebeveyn tek başına kötü çalışma koşullarını düzeltemez. İyi ebeveynlik ücretsiz kreş ihtiyacını yok etmez. Ebeveynler eğitimdeki eşitsizliği ortadan kaldıramaz. Hiçbir psikolojik danışmanlık, bir ailenin zaman yoksulluğunu çözemez. Hiçbir ebeveynlik kitabı, çocuğun geleceğini belirleyen bütün toplumsal koşulların yerine geçemez.

Belki de çocuk büyütmenin yeniden yalnızca anne babanın becerisi olarak değil, toplumun ortak sorumluluğu olarak konuşulmasının zamanı gelmiştir.

Çünkü bir çocuğun iyi büyümesi için yalnızca iyi ebeveynlere değil, çocuk büyütürken ebeveynlerin yalnız kalmadığı bir dünyaya ihtiyaç var.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.