Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

300 binlik Ahmet Ümit yalnız değildir

Ahmet Ümit'in paylaşımına bu kadar tepki gösterilmesinde reklamı biraz şehvetle yapmasının payı büyük. Bir tür çığırtkanlık, bayağılık hissi verilen tepkiyi çoğaltmış olmalı. Yoksa banka yayınevlerinin övüldüğü bir ortamda reklamların piyasanın nazar boncuğu olduğu sır olmamalı değil mi?

Erkan Yıldız

Yayın Tarihi: 21.08.2026 , 00:09

Ahmet Ümit, yeni kitabını bir videoyla duyurdu. Kişisel hesabından yayımlanan videoda Ümit, kitabın yazım aşamasının bittiğini, bir aylık bir editör çalışmasından sonra baskıya gireceğini ve ilk baskıda 300 bin adet basılacağını bildiriyor. 500 sayfayı bulan romanın katmanlı ve doyurucu bir roman olduğunu belirtiyor. Heyecanla ve severek yazdığı kitabını okurların da keyifle okumasını temenni ederek ve gülümseyerek veda ediyor videonun sonunda. Habere sevinen okurlar dışında tepkiler de var Ümit'in videosuna. Tepkiler yazarın kendi kitabının reklamcısına dönüşmesinden, alacağı telifin büyüklüğüne, piyasacılığına farklı başlıklarda ortaya çıkıyor.

Oysa bu pazarlamacılıkta Ahmet Ümit tek yazar değil ve üstelik bu video da Ahmet Ümit'in en kötü tanıtım videosu değil. Daha kötüsünü merak edenler buraya bakabilir.

Ahmet Ümit'in paylaşımına bu kadar tepki gösterilmesinde reklamı biraz şehvetle yapmasının payı büyük. Bir tür çığırtkanlık, bayağılık hissi verilen tepkiyi çoğaltmış olmalı. Yoksa banka yayınevlerinin övüldüğü bir ortamda reklamların piyasanın nazar boncuğu olduğu sır olmamalı değil mi?

Kitapta ne yazdığından, yazarın yazma serüveninden çok ilk baskıda kaç yüz bin bastığı temel mesele. “300 bin” basıyor madem “ooo” deyip koşarak sıraya girmemiz, okumaya ihtiyaç duymadan övmemiz, kahveleri ve instagram postlarını hazır etmemiz, hele kitap bir de 500 sayfa ise “derinlikli ve katmanlı” bir eser olarak tanımlamamız gerekiyor.

Edebi bir metin değil bir tür fetiş aracı sunuluyor. Bu şekilde bir sunum/pazarlama yazara/esere bir tür dokunulmazlık zırhı da sağlıyor. Piyasada kalem oynatanların pek azı piyasanın görünmez eliyle kutsanmış o zırha hücum edebilir, eleştirinin sivri oklarını o zırhı delecek ve hedefi bulacak şekilde atabilir. Geri kalanların gözleri bu zırhın ışıltısıyla kamaşmış, zihinleri ise dumura uğramıştır. Edebiyatımızın çok satan meşhur yazarlarının ve eserlerinin edebiyat dünyamızdaki konumlarına bakarsanız söylediğimin abartı olmadığını kolaylıkla görebilirsiniz. Örneğin Livaneli buradadır.

Tabii reklamın da türlü türlü çeşidi var. Salı pazarında tezgâh açan esnaf gibi yapmaz da estetize ederseniz, mesela asilzade imajına bürünüp, seçkinci davranıp arada da “radikal” çıkışlara imza atarsanız sizden iyisi olmaz. Siz dinlediğiniz için Müslüm Gürses felsefi ve estetik bir derinlik kazanır, seçkilerinize alıp, projelerinizde yer verdiğiniz insanlar sizi kutsar. Edebiyatın fildişi kulelerinde en görkemli oda size ayrılmıştır artık. Hem muhalif gibisinizdir hem “o kadar da değil”sinizdir. Her masada yeri olan, her dimağa dokunan, gerçek edebiyat gurmelerinin vazgeçemeyeceği bir edebiyat yücesi, peygamberi, hatta tanrısı ilan edilirsiniz. Murathan Mungan buradadır.

80 darbesine kadar sosyalistlerin, genel olarak kültür sanatın her alanında ve edebiyatta yıllara yayılan ve tartışma götürmez bir hegemonyası vardı. Hâlâ iddiayla söylediğimiz şu cümle kaynağını o hegemonyadan alıyor: “Komünistleri, sosyalistleri edebiyattan, sinemadan, plastik sanatlardan, müzikten çıkarmaya kalkarsanız geride bir şey kalmaz.” 

90’lara gelindiğinde bu hegemonyada liberal solcular eliyle gedikler açılmayla başladığı sır değil. Sosyalizm deneyimlerinin “köhne, tek tip, renksiz” olarak nitelendirildiği bir dönemin sosyalist gerçekçiliği es geçmesi tabii ki beklenemezdi. Herkes “yeni"ye kapitalizmin kendisine vaat ettiği “ışıltılı hayata” koşuyordu. Siyaset, sanat ve edebiyat sadece bireyi keşfetmekle kalmıyor, örgütlerin ve örgütlü insanların hastalıklı bünyesi hakkında da vaaz veriyordu. Murat Belge ve Birikim cemaati buradadır.

Bu eleştiri/özeleştiri olarak tanımlanan saldırı döneminin olgunlaştığı ve yeni meyveleriyle ortaya çıktığı bir zamanda bilboardlarda reklamı yapılan ilk roman olarak Orhan Pamuk'un “Yeni Hayat”ı karşımıza çıktı. Tesadüf değildir. Her yer “Yeni Hayat"la ve “Bir gün, bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” cümlesiyle donatılmıştı. Bir kitap okuyup hayatı değişmeyen kimse kalmamış, İletişim Yayınevi, Tanju Çolak'ın Galatasaray'dan Fenerbahçe'ye geçmesi gibi ses getiren bir transferle kadrosuna kattığı Orhan Pamuk'u zamanın ruhuna uygun bir şekilde ve hakkıyla pazarlamıştı. Orhan Pamuk için bir sonraki eşik AKP'nin iktidara gelmesiyle aşılacak, iktidara verdiği desteğin de etkisiyle sonu Nobel'le taçlanan yolculuğuna devam edecekti. 
Hızını alamayan Pamuk'u Suriye Savaşı sırasında bir grup tetikçi ile birlikte, Esad'ı Kaddafi gibi katledilmekle tehdit eden mektubu imzalarken gördük. Yüce, demokrat ve hümanist edebiyat dünyası bu pervasızlığı sessizce karşılamıştı. “Ne ilgisi vardı canım edebiyatla bunun!” Söz konusu yazar şimdilerde kısa süreli de olsa müzesi ve dizisiyle gündemi işgal ediyor. Sonuçta  reklamın iyisi, kötüsü yoktur değil mi?

Buraya başka pek çok isim ve kurum eklenebilir. Edebiyatın demirbaş jürileri, banka sermayesinin yayınevlerini kutsayıp o tekellerin gölgesine sığınmak için birbirini ezenler, bu tabloya çıt çıkaramayan büyük eleştirmenler, sosyalizm kendini hissettirdiğinde şeytan görmüşe dönenler, dincilerde entelektüel kalite, derinlik ve demokratlık arayanlar… "özgürlüğün" ve “yeniliğin" dibini sıyırıyorlar. Baktığımızda gördüğümüz piyasanın ışıltılı dünyasının aydınlattığı büyük bir çöplük olmalı. Tepki gösterilecekse Ahmet Ümit yalnız bırakılmamalı.


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.