27 Mayıs: Utanç duyulacak bir darbe mi yoksa devrimci bir ruh mu?

Yeniyi kurma ufku onun içinde bulunmuyordu, yeni kurulamadığı müddetçe de eskinin tekrar etme huyu vardır. Buna rağmen bu ufka sahip olabilecek solun önü 27 Mayıs’la beraber daha da açılmıştır.

Nazım Emre Yücetepe

27 Mayıs’ı ele almanın her olguda olduğu gibi birden fazla yolu var. Fakat bu ‘‘darbe’’nin öyle bir özelliği var ki 1960 yılıyla günümüzü birleştiriyor: Düzen 27 Mayıs’ın ruhundan korkuyor. 

O halde altmış dört yıl önce gerçekleşene iyi bakmamız, resmi anlatıda “Türk demokrasisinin utanç tarihi”* olarak geçen bu dönemeci daha iyi anlamamız; bunun için de 27 Mayıs’ı tarihsel meşruiyet kavramının merceğinden incelememiz gerekiyor.

'27 Mayıs' 1950’de başlar

27 Mayıs on yıllık Demokrat Parti iktidarının üzerine yaşanmıştı. 

1946 yılında CHP’nin içinden daha önce de başbakanlık yapmış olan Celal Bayar ve Adnan Menderes gibi isimlerle birlikte ayrılan bir kadro toplamı Demokrat Parti’yi kurmuş; aynı yılın temmuz ayı seçimlerinde 61 milletvekili çıkarmayı başarmıştı.

Partilerin, sermaye sınıfının ihtiyaçlarına yanıt üretebilmek için, birbirini doğurma süreci başlıyordu. CHP’nin içinden DP, Refah Partisi’nin içinden AKP çıkacaktı. Tarihte tesadüfe pek az yer vardı.

DP’nin sloganı ‘‘Yeter, söz milletin!’’ idi. Bunun sınıfsal tercümesi ‘‘Yeter, söz toprak ağalarının ve sermaye sınıfının!’’ olacaktı. Yıllar geçtikçe bu daha da iyi anlaşılmaya başlanıyordu.

İktidara geldiği yıl başlayan Kore Savaş’ı DP’nin NATO’ya katılma konusunda ne kadar hızlı olduğunu gösterecekti. Menderes Hükümeti, meclis onayını beklemeden 25 Temmuz gecesi Bakanlar Kurulu toplantısı neticesinde almış olduğu kararla Kore’ye asker gönderme girişiminde bulunmuştu.

“Kızıl korku” tedirgin etmeliydi… ABD ne kadar korkuyorsa Demokrat Parti de o kadar korkuyordu ve belki de daha fazla. 

Dozu kaçırılan Amerikancılığın yanında, nüfusun hâlâ büyük bir bölümünü oluşturan köylülere, küçük toprak sahiplerine yönelen ekonomik saldırılar, emekçi sınıfların ayağa kalkmasına karşı alınan sert önlemler sınıfsal mücadeleyi kızıştırıyordu. 

“Türkiye’nin düzen”i kendine yeni meşruiyet kanalları açmakta zorlanıyordu. Bunun için CHP’nin 1965 seçimleri öncesinde kendisini ‘‘ortanın solu’’ olarak konumlandırması ve yavaş yavaş emek-sermaye karşıtlığını gizleyecek yeni karşıtlıkların türetilmesi gerekecekti.

Dolayısıyla iktidara karşı patlak veren olaylar belli bir sınıfsal arka plana, tarihsel ve toplumsal bir meşruiyet problemine işaret ediyordu.

28-29 Nisan olaylarıyla beraber krizin mevcut enstrümanlarla çözülemeyeceği tasdiklenmişti artık. Kaldı ki darbenin gelişi muhtemelen bu olaylardan daha öncesine dayanıyordu ve belliydi.

27 Mayıs’ı yapanlar ve 27 Mayıs’ı taşıyanlar

27 Mayıs sabahı erken saatlerde DP iktidarına son verilmişti. Darbeyi duyuran ise tanıdık bir isimdi: Alparslan Türkeş.

İsim tanıdık, MHP’nin kurucu kadrolarının başını çeken, ABD ile her zaman dirsek temasında olan, NATO tedrisatından geçmiş bir isimdi. Fakat ordu içindeki eğilimler savaşı sonucunda Türkeş ve çevresindeki milliyetçi subaylar darbeden kısa süre sonra darbenin yetkili organı olan Milli Birlik Komitesi’nden tasfiye edileceklerdi. 

Nitekim 12 Eylül’ün övgüsünü ülkücülerin ağzından kolaylıkla duyabilirsiniz fakat 27 Mayıs övgüsü pek bulunamaz. 27 Mayıs sonrasında kendileri sürgündedir fakat fikirleri 12 Eylül için söyledikleri gibi iktidarda değildir.

27 Mayıs ruhu nedir?

Öyleyse 27 Mayıs ruhu neye karşı harekete geçmişti? 27 Mayıs’ı diğer darbelerden ayrı bir yere koyan neydi?

Türkiye’nin devrimci tarihinde aydın-asker bölmesinin bir aradalığı ve öncü rolüyle ilk kez karşılaşmıyorduk. İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908 Devrimi, Hareket Ordusu’nun 31 Mart ayaklanmasını bastırması, 1923 ve sonrası ve daha birçok örnek ortadadır.

27 Mayıs’a devrimci demokrat rengini verenler de DP iktidarının karşı-devrimci saldırılarıyla yarattığı krize müdahalede bulunmuşlardı. Devrimin ileri yönlerini taşıyan son kalıntıların son bir saldırıya geçmesi ve ülkeye müdahalesiydi bu. 

Bir programları yoktu, sosyalist bir ülke düşüncesi yoktu ortada fakat devrimin kazanımlarına saldıranlardan hesap sormak vardı. Elbette bunun da sınırları vardı. 27 Mayıs bu sınırları aşamazdı.

Yeniyi kurma ufku onun içinde bulunmuyordu, yeni kurulamadığı müddetçe de eskinin tekrar etme huyu vardır. Buna rağmen bu ufka sahip olabilecek solun önü 27 Mayıs’la beraber daha da açılmıştır.

Ama en önemlisi, 27 Mayıs’ın ruhundan günümüz için çıkarılabilecek en önemli derslerden biri devrim yapma, devrimi koruma hakkıdır. Çünkü devrim hakkı emekçi sınıfların şu köhnemiş düzen içerisindeki biricik ve en meşru hakkıdır.