Breadcrumb
23 Nisan’da çocukluğu savunmak: Bu düzen çocukluk kavramına da düşman
Yayın Tarihi: 23.04.2026 , 10:59 Güncelleme Tarihi: 23.04.2026 , 13:18
Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.
Cumhuriyeti adım adım tasfiye eden holdingler ve tarikatlar düzeni çocukluk kavramını da hedef almış durumda.
Bu kavramın savunulmasına duyulan ihtiyaç toplumun baştan aşağı dönüştürülmesi için mücadeleyi de gerekli kılıyor.
“Dünyayı vereceğimiz” çocukların gönenci için sömürüsüz, eşitlikçi bir düzen mücadelesi her zamankinden daha yakıcı hale gelmiş durumda.
Eğitim, iktisat, hukuk, edebiyat alanından uzman isimlere “çocukluk kavramı”nın günümüzde nasıl dönüşüme uğratıldığını, gerçek bir çocuk gönencinin nasıl bir toplumu gereksindirdiğini sorduk..
Bir sorumuz da Küba'da çocukların durumuna ilişkindi. José Martí Küba Dostluk Derneği Başkanı Nahide Özkan'ın görüşü ABD ablukasına ve saldırı tehditlerine direnen Küba'nın çocukluğa yaklaşımını ve çocukların toplumsal yaşamda söz sahibi olmasının araçlarını ortaya koydu.
İşte aldığımız yanıtlar…
‘Çocukluk gönenci savunusu, toplumsal eşitsizliklere karşı temel bir eylem olarak görülmelidir’
Ayhan Ural (Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi, Prof. Dr.):
Çocuk gönenci kavramı, coşkulu bir çocukluk dönemi yaşamasına odaklanarak çocuğun yaşam hakkı, sağlığı, beslenmesi, barınması ve güvenliği gibi somut göstergeleri kapsamaktadır.
Yaşamın özgün bir evresi olan çocukluk döneminde çocuk özne olarak tanımlanır. Çocukluk gönenci kavramı, çocuğun kim olduğundan çok çocukluğunu nasıl bir dünyada yaşadığıyla ilgilidir.
Toplumsal yapıyla doğrudan ilişkili olan çocukluk gönenci, çocuğun özgürleşimini destekleyen eylemlerden oluşmaktadır. Özgürleşim süreci, çocuğun bütüncül gelişimini kamusal bir güvenceye dayandırmayı gerektirir. Bu güvence, çocuğun gereksinimlerinin karşılanması ve korunması yanında, çocukluk alanının özgürlük ve katılım odaklı özerkleştirilmesiyle sağlanabilir.
Çocuğun üstün yararı ve çocuktan yanalık kavrayışıyla desteklenen bir çocukluk gönenci savunusu, toplumsal eşitsizliklere karşı temel bir eylem olarak görülmelidir.
Çocukluk istismarı ve ihlali, bir çocuğun bedensel, zihinsel, cinsel ya da sosyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen, çocukluk gönencini doğrudan ortadan kaldıran her türlü eylem veya eylemsizliktir. Bu eylemler sadece bireysel birer suç değil, aynı zamanda sistemin çocukluk alanını koruyamamasının, onu metalaştırmasının veya denetimsiz bırakmasının bir sonucudur.
Çocuğun bakımından sorumlu olan kişi veya kurumlar tarafından çocuğa yöneltilen, onun gelişimini engelleyen kasti eylemler, çocuk istismarı olarak değerlendirilmektedir. Çocuğun gereksinimlerinin karşılanmaması ve sahip olduğu hakların engellenmesi ise çocuk ihmali olarak tanımlanabilir. Bunların tamamı, toplumun sorumluluğunda olan eylemlerdir.
Hemen her gün çocuklar işte, okulda, sokakta, evde saldırılara uğrarken, bunun içinde yaşadığımız karanlığın bir sonucu olduğunun üstü örtülmek isteniyor. Çocuklarımıza saldırıların baş sorumlusu olan bu düzenin sahiplerince gizlenmeye çalışılan gerçekleri tüm boyutlarıyla ele almaya devam etmemiz için siz de soL’a abone olun, katkı verin.
‘Yitip giden çocukluğun ardından sahnelenen bir parodi’
Serdal Bahçe (İktisatçı, soL yazarı):
Çocukluğu ele geçirdiler ve yok ettiler. Çocukluk aslında toplumun oluştuğu noktadır. Toplumun özgürlüğe, eşitliğe, onurlu yaşama alıştığı, onları öğrendiği an çocukluktur. Oysa yok ettiler çocukluğu.
Çocukluk özgürce oynamak, merak etmek, diğer çocuklarla iletişim kurmak, büyüklerin eşitsizliklerle bezenmiş toplumuna inat eşitliğin anlamını kavramak, utanmak, dayanışmak, insanlığın erdemlerini öğrenmek, birlikte üzülmek ve birlikte sevinmek anlamına gelmekteydi.
Onu yok ettiler, çocukları erken yaşta yetişkin haline getirecek bir sistemi dayattılar.
Emekçi çocukları için eğitim sisteminin bir anlamı kalmadı, artık daha iyi eğitim görme şansları yok. Bu eğitim sistemi onların düşük ücretli işçi ya da işsiz olmalarını garanti altına almaktan başka bir şey yapmıyor. Çok çabuk birer yetişkin haline geldikleri için çocukluğu yaşayamıyorlar. Erken yaşta işyeri kazalarına, yüksek sömürüye, uzun çalışma saatlerine maruz kalıyorlar.
Yüksek gelirli veya mülk sahibi sınıfların çocukları ise erken yaşta birer yatırım aracına dönüştürülüyorlar. Küçük yaşlardan itibaren sınavlar, dershaneler, kurslar, rekabetçi spor kulüpleri, eğitim koçları, özel okullar silsilesi altında çocukluğu yaşayamadan yetişkinleşiyorlar.
Kısacası içinde yaşadığımız sistem her sınıftan çocuk açısından çocukluğu yok ediyor. Bu ortamda kutlanan bir çocuk bayramı ise olsa olsa yitip giden çocukluğun ardından sahnelenen bir parodiye benziyor.
‘Çocukların suça sürüklenmesi bu düzenin ürettiği bir sorundur’
Özge Fındık (Kadın Dayanışma Komiteleri, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği avukatlarından):
Çocuk hakları alanında yaşanan ihlaller, yapısal eşitsizliklerin ve yetersiz koruma mekanizmalarının sonucudur.
Eğitim, barınma, sağlık ve güvenlik gibi en temel haklara erişimde dahi çocuklar arasında ciddi farklılıklar bulunuyor. Özellikle yoksulluk, afetler, göç ve aile içi şiddet gibi durumlar, çocukları çok daha kırılgan hale getirirken, mevcut sistem çoğu zaman bu kırılganlığı gidermek yerine yeniden üretiyor.
Çocukların korunması gereken özne olmaktan çıkarılıp tüm bu ihlallerin sorumlusuymuş gibi ele alınması, içinde bulunduğumuz durumun olumsuzluğunu daha da derinleştiriyor. Örneğin çocukların suça sürüklenmesi bu düzenin ürettiği bir sorundur ve bunun önüne geçmek için bu düzeni değiştirmek zorundayız.
Çocuk hakları, yalnızca korunma değil, aynı zamanda eşitlik ve onurlu yaşam hakkının eksiksiz sağlanmasını gerektirir. Bu doğrultuda, tüm çocukların ayrım gözetilmeksizin aynı imkanlara erişebildiği, sosyal ve hukuki destek mekanizmalarının güçlü ve erişilebilir olduğu bir düzen kurmak mümkündür. Çocukların üstün yararını esas alan, onları her türlü istismardan ve ihmalden koruyan, eşit ve adil bir toplumsal yapı inşa etmek zorundayız.
‘Gerçek çocuk gönenci sömürünün ortadan kalktığı bir toplumda mümkün’
İnci Gül Acar (Okul Öncesi Öğretmeni):
Çocukluk, merakın, oyunun, özgür keşfin ve yavaşça büyümenin dönemidir. Günümüzde çocukların MESEM ve ÇEDES projeleri aracılığıyla erken yaşta iş gücüne dahil edilerek ideolojik yönlendirmelere açık hale getirilmesi, çocukluk kavramını ciddi biçimde aşındırmaktadır. Oysa çocukluk; korunması, desteklenmesi ve özgürce yaşanması gereken bir dönemdir. Bu dönemi patronların kâr hırsına ve gericiliğin karanlığına kurban etmek, hem bugünü hem yarını yok etmektir. Gerçek çocuk gönenci, ancak laik, bilimsel, parasız ve eşit bir eğitim sistemiyle, sömürünün ortadan kalktığı bir toplumda mümkündür.
Çocuklarımızın çocukluklarını yaşayabildikleri bir ülke için mücadele etmek en temel insani ve sınıfsal görevimizdir.
‘‘Dünyayı Verelim Çocuklara’ bir temsiliyet önermiyor, el konulan bir alanın çocuklara iadesini istiyor’
Fadime Uslu (Öğretmen, yazar, soL yazarı):
Bugün, “Ulusal Egemenlik” ayrı tutularak “Çocuk Bayramı” kutlanırken iktidar sahipleri koltuklarını çocuklara emanet ediyor. Bu jest, Nazım Hikmet’in Dünyayı Verelim Çocuklara şiirindeki “hiç değilse bir günlüğüne” çağrısıyla aynı yerde durmuyor. Çünkü Nazım’ın şiiri bir temsiliyet önermiyor; tarihsel olarak el konulmuş bir alanın -oyunun, temasın, birlikte kurmanın- çocuklara iadesini istiyor.
Her 23 Nisan’da devlet koltuğuna oturtularak temsili bir iktidarın vitrini hâline getiriliyor çocuklar. Teşhir bununla sınırlı değil. Uzunca bir süredir eğitim, türlü biçimlerde bir performans sahasına dönüştü; çocuklar bu sahada araçsallaştırılıyor, yetişkinlerin gösterisinin nesnesine indirgeniyor. Sınav odaklı rekabetle kuşatılarak sürekli ölçülen bir veriye dönüşen çocuk, bir yanda “geleceğin umudu” olarak yüceltilirken diğer yanda mültecilik ve suçluluk ekseninde damgalanma riskleri arasında sıkıştırılıyor. Kentlerde mahalle dokusu çözülürken çocuk sokaktan koparılıyor; bir araya gelebileceği alanlar daraltılıyor; temasın yerini gözetim, oyunun yerini kontrollü etkinlik alıyor.
Bir zamanlar ağır işlerde çalıştırılarak bedeni sömürülen çocukluk, bugün duyguları üzerinden işletiliyor; alışverişsiz geçen bir gün bile eksiklik duygusuna dönüşüyor. Çocukluğun tarihsel olarak vazgeçilmez bileşenleri –oyun, merak, deneyimleme, hata yapma özgürlüğü ve korunma hakkı- neoliberal politikaların ölçme, rekabet ve verimlilik aygıtlarına maruz kaldığında yerini kaygıya, performans baskısına ve erken yaşta içselleştirilen yetersizlik duygusuna bırakıyor. Böylece çocukluk, bir gelişim alanı olmaktan çıkıp iktidar aygıtlarıyla yönetilen, yönlendirilen ve sürekli optimize edilmesi beklenen bir projeye dönüşüyor.
Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde işaret ettiği gibi üretim ilişkileri, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde gösterdiği gibi aile dediğimiz yapı bile tarihsel olarak kurulmuş bir iktidar formudur; bu nedenle çocukluk, doğal değil, doğrudan doğruya bu iktidar ilişkileri içinde biçimlenen bir konumdur.
Bugün bu konum yalnızca piyasa aygıtlarıyla değil, aynı zamanda ideolojik yönlendirmelerle daraltılmaktadır: “makbul” ve itaatkâr bir nesil inşa etme iddiası, çocuğun deneyim alanını sınırlar; merakın yerini dogmaya, karşılaşmanın yerini ayrışmaya bırakır. Bu noktada sorun, çocuklara nasıl bir gelecek verileceğinden çok onların bugünü nasıl yaşayabildiğidir.
Çocuğu temsil eden, onun adına konuşan, onu belirlenmiş kimliklere yerleştiren her yaklaşım aynı sonucu üretir: öznenin silinmesi. Bu yüzden gerçek bir çocuk politikası, çocuğu korumakla yetinmez; onu ölçme, biçimlendirme ve yönlendirme arzusundan vazgeçer. Çocukluk, ancak müdahale geri çekildiğinde, temas genişlediğinde ve deneyim alanı açıldığında var olabilir. Aksi halde ortada çocukluk değil, tasarlanmış bir nesil vardır.
Bugün çocuklar neoliberal düzenin saldırılarından korunamıyor. Sistem çocukları öğütüyor, şiddet görünmez kılınıyor, ölümler sıradanlaştırılıyor, failleri siliniyor. Çocukların korunamadığı bir dünyada gelecekten söz etmek bir yanılsamadır. Çocukların tehdit altında olduğu bir yerde toplum, insanlık nasıl sağlam kalabilir? Bunlardan geriye ne kalır?
‘Küba’da çocuklar ve ergenler örgütlü ve toplumsal yaşamda söz sahibiler’
Nahide Özkan (José Martí Küba Dostluk Derneği Başkanı):
Küba’da çocukluk kavramı, Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne uygun olarak, doğumdan 18 yaşına kadar olan dönemi kapsayan, kapsamlı korumaya ve aktif katılıma sahip, tam haklara sahip yurttaşlık perspektifinden tanımlanır.
Küba’da çocuklar hak sahipleridir. Küba Anayasası, Küba Aileler Yasası, Küba’da Çocukluk, Ergenlik ve Gençlik Yasası başta olmak üzere Küba yasaları ve devlet politikaları, çocukların ve ergenlerin “üstün çıkarlarını” tanımlar ve onların kapsamlı gelişimlerini ırk, cinsiyet veya sosyal sınıf ayrımı gözetmeksizin garanti altına alır.
Küba’da çocuklar kapsamlı korumaya sahiptir. Erken çocukluk, çocukluk ve ergenlik dönemlerini kapsayan bir yaşam döngüsü yaklaşımı mevcuttur. Küba Devleti, çocukların gelişimini en üst düzeye çıkarmayı amaçlayan kapsamlı politikaları destekler.
Küba’da çocukların toplumsal yaşama ve yurttaşlık süreçlerine katılımı öne çıkar. Çocuklar sadece koruma politikalarının "yararlanıcıları" değil, yasa ve uygulamaların geliştirilmesinde söz sahibi olan aktif baş aktörlerdir.
Küba’da çocuklar ve ergenler örgütlüdür. Çocuklar ve ergenler, Jose Marti Öncüler Birliği, Lise Öğrencileri Federasyonu, Üniversite Öğrencileri Federasyonu gibi örgütleri yoluyla eğitimden sağlığa, spordan kültüre, beslenmeden barınmaya kadar kendilerini ilgilendiren her konuda yasal mevzuatın geliştirilmesine ve toplumsal yaşamın şekillendirilmesine aktif katkıda bulunur.
Küba’da çocukların gönenci ve mutluluğudur merkeze alınan; sevgi ve şefkat, kolektif yaklaşım ve dayanışma çocuklara yönelik tüm toplumsal politikalara rehberlik eder.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.