Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

200. doğum yılında Dostoyevski: Çürüme, sınıf ve edebiyat

Doğumunun 200. yılında Ataol Behramoğlu, Nevzat Evrim Önal, Kaya Tokmakçıoğlu ve Levent Özübek Dostoyevski'yi soL için farklı açılardan ele aldı

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 19.12.2021 , 10:35 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:10

Rus edebiyatının en çok tartışılan ve ismi en çok anılan yazarlarından birisi Fyodor Dostoyevski. 11 Kasım 1821 tarihinde Moskova'da dünyaya gelen yazar, doğumunun 200. vesilesi ile dünyanın pek çok yerinde farklı biçim ve içeriklerle tekrar hatırlandı, üretimleri ele alındı ve alınmaya devam ediyor.

soL için hazırladığımız bu dosyada Dostoyevski'nin edebi üretimlerinin farklı yönlerine ele almaya çalışacağız. Üretimlerinin sınıfsal yönü, "çürüme" ve aydın portresi ile çevirileri açısından Dostoyevski'yi tekrar hatırlamak okuyucuları için de bir izlek oluşturacaktır.

Dostoyevski romanlarının çeviri zorlukları üzerine

Yazılama Yayınevi'nden çıkan üretimlerde Rusça çevirileriyle ismine aşina olduğumuz çevirmen Levent Özübek, Dostoyevski üretimlerinin farklı dillere çevirmedeki zorlukları ele aldı. 1849 yılında hakkındaki idam cezasının Çar tarafından affedilmesi ile dört yıl kürek cezası çekmek için Sibirya'ya sürgün edilen yazarın bu sürgün yıllarının, edebi üretimleri için bir laboratuvar olduğunu ifade eden Özübek, özellikle bu sürecin Karamazov Kardeşler romanının temellerini attığı yıllar olduğunu söylüyor. 

"Romanların Rusçadan başka dillere çevirisinde birçok zorluklar ve sorunlar baş gösterir. Çeviri işi yorulmaz bir titizlik gerektirir. Öncelikle dilbilimsel zorlukları aşmak önemlidir. Her biri şiirsel, ritmik bir dille yazılmış Dostoyevski romanlarının İngilizce, Fransızca ve Almanca dillerine çevrilmesinde karşılaşılan zorluklar ve ortaya çıkabilecek hatalar üzerine yapılmış akademik çalışmalar ve Rusça ve ilgili dillerde yazılmış çok sayıda makaleler bulunuyor.

Değişik dillerdeki semantik çeşitliliğin birbirleriyle uyumsuzluğu, Dostoyevski çevirilerinde sözcüklerin -belki de önemli ölçüde anlam kaybına ve sözcüğün metindeki diğer sözcüklerle olan bağdaşım bozukluğuna yol açabilir. Bu uyumsuzluk özgün metinde baştan sona kullanılan bir sözcükteyse; sonuç, çevirinin okuyucusu için büyük bir anlam yitimine uğramak olur."

Dostoyevski'nin dilinin geniş potansiyeline ve romanda geçen karakterlerin duygu ve düşüncelerini ustalıkla aktarabildiğine değinen Levent Özübek, çevirmenlerin aynı zamanda bu tür çalışmalarda bu derinliğin ve karakterlerindeki tuhaf hayat görüşlerinin aktarılmasında titiz davranmaları gerektiğinin altını çiziyor: 

"Çevirmenin dünya tarihine ve özel olarak Rusya tarihine yeterince vâkıf ve kronoloji bilincinin eksiksiz olması beklenir. Rus toplumunun bakış açısını ve yaşam tarzını yakından tanımak da gerekli şartlardan sayılmalı. Bu parametrelere sahip olmadan yapılacak Dostoyevski çevirisinin eksik kalacağı açıktır." 

Soğuk savaş yıllarındaki anti Sovyetik üretimlerin Rus halkının kültürel üretimlerine ve tarihine bir mesafe oluşturduğunu bunun da çeviriye yansıdığını ifade eden Özübek, bu sürecin Rus edebiyatı ve kültürüne bir tür yabancılaşmaya yol açtığını ifade ediyor. 

Dostoyevski'nin Rus Edebiyatına katkısı

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu olan, Rus edebiyatı konusunda Türkiye'deki en yetkin isimlerden şair ve yazar Ataol Behramoğlu ise Dostoyevski'nin Rusça'ya ve Rus edebiyatına yaptığı katkıya dikkat çekiyor. 

"İlk yapıtı 'İnsancıklar'dan son yapıtı 'Karamazof Kardeşler'e kadar sürekli olarak sancılı bir arayış içinde olmuş bir yazardan söz ediyoruz. Bu arayış 'Nasıl insan olmalı?' sorusunda özetlenebilir. Dostoyevski bana göre sorunun yanıtını iki alanda arıyor. Biri içinde yaşanılmakta olan toplumsal ortam ve buna bağlı insan ilişkileridir. İkincisi söz konusu insanın kendisidir. Dostoyevski ağırlığını bu ikinci alana koyuyor." diyen Behramoğlu yazarın metinlerin yer alan karakterlerin birey ve toplum açısından nasıl ele alındığına değiniyor

"Onu sanki toplumsal ortamdan çok insanın bireysel olarak özellikleri, onun toplumsal ortamla karşılıklı ilişkilerinden daha fazla, bilinçaltıyla ve düşünceleriyle, inançları ya inançsızlıklarıyla, katı kişilikleri ya da çelişkileriyle, bireysel kimliğinin irdelenmesi ilgilendiriyor.

Buna karşılık bu bireylerin yaşadıkları ortamlar da genellikle karanlık Petersburg sokakları, kasvetli ev içleridir. Bu ortamlara belki, olayların yaşandığı sahneler, dekorlar da denebilir. Bütün roman yazarları için de böyle midir bu? Sanmam. Örneğin aklıma gelen ilk farklı örnek olarak Tolstoy’da olayların geçtiği ve özellikle de (Dostoyevski’de hemen hiç olmayan doğa başta olmak üzere) mekânlar, dekordan çok daha fazla bir şeydir.

Dostoyevski’nin Rus edebiyatına kazandırdığı üslubu M. Bahtin “çok seslilik” olarak adlandırıyor. Böyle bir genelleme yapabilecek kadar çok iyi bildiğim bir konu değil. Fakat insan kişiliklerinin derinliklerine inme tutkusuyla bu yazarın, konularda olduğu kadar üslupta da Rus ve Dünya edebiyatına yeni kapılar açtığında kuşku yok."

Yeraltının trajedisi

Edebiyat eleştirileri ve edebiyat tarihine dair yazılarıyla bilenen akademisyen-yazar Kaya Tokmakçıoğlu konuyu daha çok Dostoyevski'nin iki üretimi, İnsancıklar ve Yeraltından Notlar mukayesesi ile ele alıyor. 

"Bu çalkantılı yüzyılın en nevi şahsına münhasır aydınlarından olan Dostoyevski, çelişkilerle dolu yazarlık yaşamına büyük bir ilerleme ve modernleşme taraftarı olarak başladı. İdeolojik konumlanışındaki radikal dönüşümün gerçekleşeceği 1860’lı yıllara gelmeden önce, Batılılaşma savunucuları ile karşıtları ve Rus toplumunun son derece farklı toplumsal katmanlarının üyeleri arasında giderek derinleşen fikir ayrılıklarının ortasında yaşadı.

Derinlikli zekâsı, toplumsal vicdanı ve Ortodoksluk’a bağlılığı erken yaşlarından itibaren ortaya çıktı ve yaşadığı toplumun güncelliğine müdahil olabilmenin yollarını aramaya koyuldu. İnsanı maddi temel üzerinde ele aldığı ve onu toplumsal ilişkilerin bir ürünü olarak değerlendiren İnsancıklar’ın Dostoyevski’si yeraltının değil yeryüzünün ezilenlerini, Çarlık Rusyası’nın alt sınıflarını konu edinirken, yaşlı bir memur ile gündelik işlerle geçimini sağlayan genç bir kadının umutsuz aşkını dile getirir.

İnsancıklar’ın (1846) yazarıyla “Dostoyevski karakteri”nin doğuşunu simgeleyen Yeraltından Notlar’ın (1864) yazarı arasındaki ideolojik uçurumun nedenleri arasında, Çar I. Nikolay’a yapılacak bir suikast planına (1849) dâhil olduğu gerekçesiyle idam cezası alıp son anda affedilen bir yazarın yaşadığı bunalımı dile getirir edebiyat tarihçileri. Edebiyatında bir sapma olarak değerlendirilebilecek İnsancıklar’dan sonra Rus insanının bilinçaltını deşmeye başlayan, Aydınlanma ve dolayısıyla ilerleme idealiyle bağını koparan bir yazarın yazdıklarını okuruz çoğu zaman."

Çöküş ve çürümenin nedenlerine odaklanan Tokmakçıoğlu sözlerine şu cümlelerle devam ediyor.

"1860’ların Rusyası’nda aşırı bir çürüme, inançsızlık ve çöküş görmeye başlar Dostoyevski. Ve tüm bunların ateistlerin, nihilistlerin, Narodnikler’in vb. simgelediği “Rus olmayan” dünyadan kaynaklandığını düşünür. Yeraltından Notlar’dan Suç ve Ceza’ya (1866) geldiğimizde kriz içindeki bir dünya ve Çarlık hakkında derin bir endişe taşıdığı görülür yazarın. Çarlık’ın Hıristiyan kurtuluşu dışında bir çıkışı yoktur.

Entelektüel gelişiminin geldiği nokta itibarıyla artık seküler ya da dünyevi kavramlarla düşünebilen bir pozisyonda değildir. Dinsel bir bilinç olmadan etkili bir toplumsal ya da siyasal reform olamayacağı inancındadır; iman ve ruh dikkate alınmadan yaşamın bir anlamı olamayacağını düşünmektedir ve Rus ruhunu, Rus Ortodoks inancını ve Mesih’i içermeyen bir tarihsel ilerlemeye tamamıyla karşıdır. İnsanın ve dünyanın kaderinin bu idealist yaklaşımla şekilleneceğini düşünmektedir." 

"Topluma ve insana Dostoyevski’ninki gibi idealist bir bakış, Aydınlanma düşüncesinin beraberinde getirdiği insan tarafından kavranabilir bir evren, doğa ve toplum tasarımının da karşısında konumlanır. Onun Slavofil modernleşme karşıtlığı köklerini dinde, gelenekte vb. bulurken, toplumların tarihini sınıf mücadelelerinin tarihi olarak kavrayan Marksizm’e de cepheden saldırır.

Bu yüzden Dostoyevski yeraltı insanını herhangi bir sınıfa mensup değilmiş gibi dışavurur ve onu tarihin akışına karşı koymaya çalışan bir meczup, varoluşçuluğun bir prototipi olarak tasarlar. Soyut bir insandır yeraltı insanı; Çarlık Rusyası’nın gündelik yaşamındaki adaletsizliklerden, türlü ezilme biçimlerinden azade bir yaşam sürer gibidir. Dolayısıyla, içinde devindiği toplumun sınıflı yapısını kavrayamaz. Tüm bunlara karşın; akla düşman karakterlerinin açmazlarını, çelişkilerini, hatalarını ve tutarsızlıklarını dışavururken “gideni ve gelmekte olanı” sezgisel bir biçimde hisseder gibidir Dostoyevski. Birkaç on yıl içinde yerle bir olacak bir toplumsal düzenin sınırlarında gezinen karakterleriyle 19. yüzyıl roman sanatının en önemli yazarlarından biridir.

Dostoyevski ve "alçalmanın yüceltilmesi"

"Çürüme edebiyatına" dair katkıları aşina olduğumuz akademisyen yazar Nevzat Evrim Önal ise Dostoyevski'nin farklı bir özelliğine dikkat çekiyor. Felsefe ve edebiyat denkleminde Nietzsche ve Dostoyevski denkleminden açıklayan Önal, bireyin ve roman karakterlerinin yazarın üretimlerinde nasıl yer aldığını tarif ediyor. 

"Felsefe ve edebiyat tarihinde orta sınıf bireyciliğinin mantıki sonucuna kadar götürmeye en fazla çabalamış iki kişinin Nietzsche ve Dostoyevski olduğunu düşünüyorum. Nietzsche übermensch'ini iyi ve kötünün, yani yerleşik ahlakın üzerinde tasavvur ediyor ve böylelikle onun özgür ruhlu olduğunu savlıyordu. Böylesi bir özgür ruhlu yüce, eyleminin toplumsal sonuçlarının kendisine dayattığı sorumluluktan azadeydi, çünkü o artık toplumun (ki Nietzsche'de bu kategori ile filistenlik eşanlamlıdır) kendisinden azadeydi. Dostoyevski ise sonuna kadar götürülen ahlaki çöküntü ve alçalmanın azizlik mertebesine erişme olduğunu savunuyordu."  

Karamazov Kardeşler romanı üzerinde örneğini açıklayan Nevzat Evrim Önal, katkısına şu sözlerle devam ediyor. 

"Nietzsche, tanrısız bir varoluşta tüm dünyanın ve diğer insanların bireyin nesnesi olduğunu ve dolayısıyla istence dayalı her türlü eylemin meşru olduğunu söylüyor; Dostoyevski ise her bireyin kadirimutlak tanrının nesnesi olduğunu, içindeki her türlü istencin tanrıdan geldiğini dolayısıyla her türlü eylemin meşru olduğunu söylüyordu. Dostoyevski'nin bu savı olgun eserlerinin tamamına siner ve en açık ifadesini Karamazov Kardeşler'de bulur. Bütün Karamazovlar baba Karamazov'u öldürmek ister, ama bu eylemi gerçekleştiren piç kardeş Smerdiyakov en ari olanlarıdır; zira Dostoyevski'ye göre asıl günah olan düşünüp eylememek yerine pek düşünmeden eylemiştir. Smerdiyakov'un yamru yumru bedeni, tanrının onu nasıl bir alçak olarak yoğurduğunun göstergesidir ve bir alçaklar güruhu içinde en alçak olarak, artık kınamadan, eleştiriden azadedir, baş aşağı duran bir Quasimodo'dur."

Yazarın kendisinin ve romanındaki karakterlerinin sınıfsal boyutlarına değinen Önal, orta sınıf karakterinin de romandaki iz düşümüne dikkat çekiyor. 

"Orta sınıf mensubu yabancılaşmış, ıssız birey, hem eylemek hem kınanmamak ister. Yargılanmak (kendi gözünde yargılanmak dahil) onun en büyük korkusudur ve bu yüzden sürekli kendine acır; zira zavallı olan en azından merhametle yargılanacaktır. Bu, Dostoyevski'nin hayatının ve sanatının özetidir; tanrı yargısından başka tüm yargının insanın kibrinden kaynaklandığı savı, onun kendi hayli alçakça yaşanmış hayatının, edebiyatında temize çekilmesidir. Bu denklemden tanrıyı çıkartın, denklem biraz sadeleşir, biraz kararsızlaştır ve Nietzsche'yi elde edersiniz. İkisini bir araya koyun, Fransız Devrimi'nden bu yana kendi varoluşuyla kıvranan eğitimli orta sınıfın bir felsefi özeti çıkar karşınıza." 

Dostoyevski'de bu denklemin günümüze nasıl uzandığını açıklayan Önal, sözlerini şu cümlelerle tamamlıyor. 

"Kendi adıma bu kıvranmanın fazlaca uzadığını, bilhassa sanatta tekrarlanmasının benzersiz biçimde kabak tadı verdiğini, bir noktada artık bu yargıdan kaçışın kenara konması gerektiğini düşünüyorum. Zira bugün, içinde yaşadığımız toplumun bir gün dahi sürdürülmesi bir cinayet haline gelmiş durumda ve kendine acıyarak bencilce yaşantılarını meşru kılacaklarını zannedenler iğrenç insanlara dönüşüyor, iğrenç hayatlar yaşıyor ve sonra da alçaklıklarının "insana özgü" olduğunu savlıyor.

Son yirmi yılda lümpenleşen sanatta sayısız örneğini gördük bunun. Demirkubuz'un tüm filmleri, Serbes'in tüm öyküleri, Nuri Bilge'nin sendelediği filmlerindeki karakterleri, Dostoyevski'nin Mecdelli Meryem'e benzeterek yarattığı azize fahişelerine benzetilerek yaratılan Laleli'de Bir Azize'ler... Her alçalmanın, her çürümenin bir sebebi var, ama alçalmayla, çürümeyle kavga etmeden onların sebebini ortadan kaldırmak, bataklığı kurutmak mümkün değil. Dostoyevski "bataklık kurutulamaz, çünkü onu allah yarattı" diyor, tilmizleri "bataklık kurutulamaz, çünkü o insan ruhunun karanlık kalbi" diyor.

Oysa ne tanrı var, ne de insanın bir ruhu; tek bir şey var, insanların birbirleriyle olan tüm ilişkilerinden oluşan toplum; ve eğer bu toplum Dostoyevski karakteri gibi bireyler üretiyorsa, yıkılıp gitmesinin vakti gelmiştir. Doğru yol budur. İnsanın kendi iradesi ve eylemiyle dünyayı daha iyiye doğru değiştirebileceğine inanmanın ön şartı, Çar tarafından aklı başına getirildikten sonra hayatı boyunca bu iddia ile kavga etmiş, devrimcilere düşman olmuş, onları ruhuna şeytan girmiş insanlara benzeten Dostoyevski'nin tezlerini reddetmektir."

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.