Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

1978: Güneş Motel cehennemi

Kahramanmaraş, 16 Mart İstanbul Üniversitesi, Bahçelievler katliamları… 1978'de CHP iktidardayken yaşandı. Elbette sorumlu CHP değildi ama CHP iktidarı altında yaşananlar önce CHP'yi sonra solu vurdu.

Mehmet Kuzulugil

Yayın Tarihi: 08.10.2024 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 08.10.2024 , 00:04

Kanlı 1 Mayıs’tan bir ay sonra yapılan genel seçimlerde CHP tarihinin rekorunu kırarak yüzde 41,4 oyla 213 milletvekili çıkardı. 5 Haziran 1977 tarihli bu başarı belki de CHP tarihinde ilk ve son kez yaşanacak şekilde solun peşinden geldiği değil, büyük ölçüde kendine mal edebileceği bir başarıydı. Devrimci hareketler, dönemin TKP’si faşizme karşı birleşmemişlerdi ama anti faşist bir CHP iktidarı için ağız birliği etmiş, CHP’nin seçim başarısında büyük emekleri geçmişti.

Bu başarının kanlı 1 Mayıs katliamından bir ay sonra ve Ecevit’e yönelik oldukça komplike bir suikast girişiminin ardından gelmesi ilginçtir.

29 Mayıs 1977 günü Çiğli havaalanında Ecevit’i hedef alan silahlı saldırıdan 5 gün sonra Taksim’de yapılan CHP mitingi öncesinde bizzat başbakan Demirel Ecevit’e, mitingde de bir suikast girişimi olacağının haber alındığını bildirmiş, mitingin yapılmamasını önermiştir. Ecevit bu öneriyi “Ben yarın Taksim’de olacağım” sözleriyle reddetmiştir.

Türkiye’nin yıldırıcı bir iç savaş ortamına girişi ve 12 Eylül’e giden süreçte kanlı 1 Mayıs katliamının kritik bir yeri var. Öte yandan seçimler söz konusu olduğunda faşist saldırganlığın iktidardaki sağ bloğu zayıflatan bir sonuç verdiği de açık.
1977 seçimlerinde solun ve CHP’nin yürüttüğü hummalı çalışma, “dağa taşa Umudumuz Ecevit” yazılması kadar, yükselen faşist saldırganlığın da o momentte CHP oylarını arttırdığını söylemek yanlış olmaz.

Seçim ve sandık dışında bir siyaset algısı olmayanlar, bu durumu sağ cephenin bir hesap hatasına ya da ters tepen hesaplara bağlayabilir. Öte yandan katliamlara kadar yükselen saldırıların 12 Eylül günü meyvelerini veren bir stratejinin parçası olduğunu ve ortada bir hesap hatası olmadığını söylemek gerekir.

Esasen, sağın 1977 seçimleri sonrasında ülkeyi yönetme yeteneğini büyük ölçüde yitirmesi elbette bir tercih değildir ama Türkiye sağı ve sermaye sınıfı için yolun sonu da olmamıştır.

Bu konuya dönmek üzere 5 Haziran 1977 seçimlerinin sonuçlanmasının ardından yaşananlara bakalım.

Sandıktan çıkan tarihi başarı

CHP, 213 milletvekili çıkarmıştır ve meclisteki en büyük partidir. Öte yandan bu sayı güvenoyu almak için gerekli 226’nın altındadır.

Nitekim, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, mecliste en fazla milletvekili olan partinin başkanı olarak Bülent Ecevit’e hükümet kurma görevini vermiş ama Ecevit, koalisyon kurma girişimleri başarısız olunca bir azınlık hükümeti kurmakla yetinmiştir. Cumhurbaşkanı’nın onayını alan Ecevit başkanlığındaki 40. Hükümet mecliste güvenoyu alamadığı için 21 Temmuz 1977’de Ecevit başbakanlıktan istifa etmiştir.

Burada not edilmesi gereken birkaç şey var. Birincisi, dönemin sağ lideri Demirel’in azınlık hükümetine onay verdiği için Korutürk’ü suçlaması ve hükümete “Çankaya hükümeti” olarak seslenmesidir. İkincisi, yine sağ cenahtan gelen bir başka tanımlama girişimidir: KEK. Büyük sermayenin kurulan azınlık hükümetini desteklemesine işaret eden tanım Korutürk - Ecevit - Koç hükümeti şeklindedir.

Güvenoyu alamamıştır, ömrü bir ay olmuştur ama 1977 yazında kurulan Ecevit’in azınlık hükümeti bir bakıma 1978 başında Ecevit’i başbakanlığa taşıyan sürecin parçası olarak görülebilir.

Böyle bir şeyde Koç’un adının anılması kafa karıştırıcı elbette. 1979’da Ecevit başkanlığındaki 42. Hükümeti “düşürdüğü” söylenen TÜSİAD ilanları düşünüldüğünde “Koç, bir Ecevit hükümetini niye desteklesin” sorusu sorulabilir. (Bu bağlamda özel bir önemi yok ama TÜSİAD ilanlarının hükümeti düşürdüğü de tartışmalıdır. İlanlar 13 Mayıs 1979 tarihinde çıktı. Ecevit hükümetinin sonu ise 12 Kasım 1979 tarihine işaretlidir.)

Büyük sermayenin CHP’yi desteklemek konusunda devrimci hareketlerle ortaklaşması gerçekten pek açıklanabilir bir şey olmaz. Öte yandan, halk desteği büyümüş bir CHP’yi baştan sona düşman olarak görmelerini beklemek de büyük saflıktır.

Nitekim, sadece CHP bir düzen partisi olduğu için değil, sermaye örgütlerinin çok rasyonel ihtiyaçlarının ürünü olarak CHP’yle ve Ecevit’le etkileşimler hiç ihmal edilmemiştir. Buraya sonda dönmek üzere Türkiye’nin dört nala darbeye doğru gittiği döneme kaldığımız yerden devam edelim.

Sermayenin fedaisi: İkinci MC

1977 yazında, hükümet olmak için 13 eksiği olan CHP’nin düşüşü üzerine Demirel başkanlığında İkinci MC (Milliyetçi Cephe) hükümeti kuruldu. Bir katliam şebekesine dönüşümünü tamamlamakta olan MHP, Kıbrıs fatihi ünvanını Ecevit’le paylaşan Erbakan’ın varlığı bile bir Anayasa ihlali olan partisi MSP ve başlarında Demirel’in Adalet Partisi.

İkinci MC, 1977’nin ikinci yarısını sağ koalisyon tanımının hakkını veren şekilde yönetti. Başka türlü de olamazdı. Ama yine de dinci ve ülkücü kadrolaşmanın yol aldığı, faşist çetelerin tam bir serbestlik için cesaret buldukları bu dönemin, sermaye açısından da karşı devrim açısından da çok hayırlı olmadığına işaret etmek durumundayız.

Bunu kolay yoldan anlatmak için İlhan Selçuk’un 2 Ekim 1977 tarihli yazısına göz atalım:

(…) şimdi solun en solundan ortanın göbeğine dek tutunmuşuz bir eleştiriye: CHP niçin 214'le hükümet olamadı?  
Beceriksizliğinden...

Acaba beceri 1977 Türkiye'sinde CHP'ye iktidarın kapısını açabilir miydi? Açsa ne olurdu? 2'nci MC’nin bugünkü durumuna bakınız! Yatıp kalkıp 'CHP iyi ki hükümet kuramadı' diye dua etmek mi gerekir? Düşünelim ki hükümet olmakta beceriksiz bir demokratik sol, iktidar olmakta büsbütün beceriksizleşiyor. Şili’de veya Sri Lanka'da olan-bitenleri anımsayanlar, beceriksiz bir solun, koyu bir sağ iktidarın temellerini attığını ve faşizmin ekmeğine yağ sürdüğünü unutmasınlar.”

İlhan Selçuk’un işaret ettiği durum aslında ülkenin 1978 yılı boyunca neyi ve niye yaşadığını da gösteriyor. Bir iki vurgu daha ekleyerek…

1977 seçimlerinden tarihi bir zaferle çıkan CHP artık sadece bir düzen partisinin gücünü değil, ona destek olan devrimci halk hareketlerini de (siyasal olarak değil ama kuvvet olarak) temsil etmektedir. Üstelik seçim zaferinde “devrimci bir programa” dönük bir eğilimin hiçbir yeri olmasa da, karşı devrim cephesinin ülkeyi bunaltan saldırılarına dönük tepkinin mutlak etkisi vardır.

Bu koşullarda mecliste iktidar olan sağ, çok zor bir yolu arşınlamaktadır. Üstelik yine toplumsal dinamiklerin de etkisiyle oluşan bir karışıklık/parçalanmışlık belirmiştir sağda. Dinci parti bir yandan sağın sacayaklarından biridir ama bir yandan da kendi ideolojik özgünlükleri, tabanında ortaya çıkan popülist arayışları da sağ siyasete taşımaktadır. Faşist parti, mecliste iktidar ortağı, bakanlıklarda bürokrasinin bir kanadı durumundadır ama silahlı iç savaş örgütü, politikleşmiş kontrgerilla niteliğini de korumak zorundadır.

Bize göre, 1977 sonunda Ecevit’i başbakanlığa taşıyan Güneş Motel kabinesinin kuruluşu ne Ecevit ve çevresindekilerin becerisi ya da hırsıyla ne de Güneş Motel’de bakanlık karşılığında transfer edilen sağcı milletvekillerinin yalamalığıyla açıklanabilir.

Güneş Motel efsanesi

1978’e yaklaşırken elde ülkeyi kana bulamakta maharetli bir faşist hareket ve yönetme yeteneğini yitirmiş bir sağ koalisyon vardır.

Büyük sermayenin CHP iktidarıyla ilgili 1978 vizyonunu, 1979 yılında yayınlanan ve CHP iktidarını hedef alan TÜSİAD bildirisiyle bağdaştırmak bu nedenle doğru olmaz. 1978’de sermayenin MC’yi kenara çekip, CHP’li sol hükümete yol vermesi için çok neden vardır.

1978, sol için, halk için bir Güneş Motel cehennemidir. Sermaye sınıfı içinse devrimin güzelce hırpalanıp, 12 Eylül’de gelen sona hazırlandığı bir dönem.

Olaylara dönelim.

1977 yılının son gününde, Demirel-Türkeş-Erbakan kabinesi hakkında meclise gensoru verildi. Ülke siyasetinde uzun süredir yaşanmadığı için kısaca açıklayalım/hatırlatalım: Gensoru hükümetin tamamı ya da bir bakanı hakkında verilen bir soru önergesidir. Öte yandan sonuçları açısından bir tür güven oylaması talebidir. Gensoru tartışmalarının sonunda oylama yapılır ve sonuca göre hükümet ya da gensoruya konu olan bakan düşer. 31 Aralık 1977 günü verilen gensoru ve yapılan güven oylaması sonucunda Demirel-Türkeş-Erbakan hükümeti düşürülmüştür.

Meclis aritmetiği açısından buna yol açan Demirel’in Adalet Partisi’nden istifa eden 9 milletvekiliyle desteğini çektiğini açıklayan Elazığ milletvekili Septioğlu’nun oyları oldu. 1977 sonbaharında yapılan yerel seçimlerden CHP’nin gücünü artırarak çıkması sonrasında Adalet Partisi’nde ilk istifalar gelmiş, yılın sonuna yaklaşılırken ayrılan milletvekillerinin sayısı önce 9’a, sonra 11’e çıkmıştı. Ecevit, AP’nin bağımsız eski destekçisi Ali Rıza Septioğlu da dahil bu 12 vekille görüştü ve önce gensoruyla hükümeti düşürme, sonra da yeni hükümeti kurma kararı aldı.

5 Ocak 1978 tarihinde kurulan Ecevit hükümetine Güneş Motel kabinesi denmesinin nedeni, görüşmelerin Güneş Motel’de yapıldığı ve MC hükümetini düşüren oyların sahibi vekillerden 10’una buradaki pazarlıklarda bakanlık verilerek hükümetin kurulduğu iddialarıdır.

Ecevit, bu iddiaları reddetmiş, vekillerin bakanlık taleplerinin olmadığını, hükümeti benimsemeleri için bakanlıkların verildiğini söylemiştir.

AP’li vekillerden Ahmet Karaaslan da yıllar sonra yaptığı bir açıklamada şunları söylemiştir:

"Bu ne bir alma ne de satmaydı. Ecevit'le yaptığımız görüşmede istifa eden milletvekilleri bağımsız kalacağı ve AP'yle CHP'nin bir araya getirilmeye çalışılacağı konusunda anlaştık, ancak Demirel buna yanaşmadı. İddia edildiği gibi Güneş Motel'de kalmadık. Sadece lokantasında bir toplantı yaptık. CHP'yi desteklemekle Milliyetçi Cephe hükûmeti döneminde hazırlanan askeri darbeyi iki yıl ertelemiş olduk. Satın alınmış olsaydık istifa edemezdik."

1978-1979 Ecevit hükümetinin kuruluşunda AP’den kopan bağımsızlara verilen bakanlıkların bir alış veriş ya da pazarlığı göstermediğine inanmak mümkün değil. Transfer edilen vekillerden Gümrük ve Tekel Bakanı olan Tuncay Mataracı örneği bile ciddiye alınır bir politik rüşvet olduğunu doğrulamaya yeter. Mataracı, darbe sonrasında rüşvet iddiaları nedeniyle Yüce Divan’da yargılanmış ve rekor cezalardan birini almıştır.

Öte yandan, Karaaslan’ın söylediklerinde doğruluk payı yine de var: Basitçe satın almak, bakanlık karşılığı hükümet devirmek de maddenin tabiatına pek uygun değil. Sonuçta politik sonuçlarından bağımsız olarak yapılacak her türlü pazarlık ve alış verişin, karşıtı da pek ala tasarlanabilir.

Gerçek şu ki, 1978 sonuna gelindiğinde Milliyetçi Cephe iktidarıyla devam etmek sermaye egemenliği için yararlı bir seçenek olmaktan çıkmıştır. 

Burada, sermayenin CHP ile kurduğu çok somut ilişkilerin, bu ilişkilerle CHP’ye verilen şeklin de dikkate alınması gerekir.

Büyük umutlar, büyük hayal kırıklıkları

En iyisi, 5 Ocak’ta kurulan hükümetin durumuna tekrar bir bakalım.

1977 sonbaharında yapılan yerel seçimden gücünü artırarak çıkmış bir CHP.

Ona meclis dışında da bir güç verdiği söylenebilecek bir halk tabanı.

Ve Adalet Partisi’nden istifa etmiş / desteğini çekmiş 10 milletvekiline verilen bakanlıklar.

Halkın ve sol hareketlerin büyük beklentileri ve bu beklentilerle pek de uyumlu olmayan üstyapı. Faşist çeteleri dağıtması beklenen Ecevit ve kendi iddiasına bakılırsa sözünü geçirmek bir yana kapısından içeri giremediği bir devlet yapılanması olarak kontrgerilla.

Giderek bir iç savaş tablosunu andırmaya başlayan “şiddet olayları” 1977 yılında tırmanışa geçmiş, 1 Mayıs katliamı aynı zamanda bu tırmanışın da psikolojik zirvesi olmuştur. 

Öte yandan 1978, ülkenin on yıllar boyunca tekrarlanan “her gün silahlı çatışma, saldırı ve siyasi cinayet haberleri” klişesinin başlangıç noktası oldu. 1979’da tırmanış sürdü.

Bundan tam 46 yıl önce yaşanan Bahçelievler Katliamı’nın da dahil olduğu siyasal cinayetler, katliamlar CHP’nin iktidarda olduğu bu iki yıla yakın uzunluktaki dönemde yaşandı.

Daha kötüsü, solun faşizme karşı hep birlikte sandıklara koşup iktidara taşıdığı CHP, faşist teröre tam da onun istediği şekilde yanıt verdi. 

1978 yılının kapanışında Maraş Katliamı vardı. Katliamın ardından CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı olayların sebebinin sol örgütler olduğu açıklamasını yaptı! İstifaya zorlanan Özaydınlı’nın yerine Hasan Fehmi Güneş geçti, Ecevit katliamın arkasında hükümetin sıkıyönetim ilan etmesi için bastıranların ve onların hizmetindeki kontgerillanın olduğunu söyledi.

Ve CHP hükümeti 13 ilde sıkıyönetim ilan etti.

1979 yılının sonbahar aylarına gelindiğinde “mavi dalga” sönümlendirilmiş, halkçı Ecevit yıpranmıştı. 14 Ekim 1979’da yapılan ara seçimlerde CHP büyük bir başarısızlık yaşadı. Mecliste güvenoyu alacak çoğunluğa yine sahipti ama artık yolun sonuna gelinmişti. Ecevit istifa etti ve Demirel yine başbakan oldu.

MHP ve MSP dışarıdan desteklediği için “Üçüncü MC” olarak adlandırılmayan bu hükümet 24 Ocak kararlarını aldı, 12 Eylül darbesinden önceki son saldırıları (Fatsa’nın fethi, İzmir’de Tariş işçilerine yönelik polis harekatı gibi) yönetti.

CHP yenilince devrim de yenilmiş sayıldı

Baştaki meselemize dönebiliriz.

Görüldüğü kadarıyla, 1977 yılı sonuna gelindiğinde yönetme gücü çok yıpranmış sağ koalisyon düşürülmüş, meclis dışında geniş bir halk hareketini, meclisteyse sağcı milletvekillerini arkasına almış bir CHP hükümeti kurulmuştur.

CHP iktidarı boyunca, meclis çoğunluğunun sağcı bakan-vekillere bağlı olmasının da sağladığı olanaklarla sermaye sınıfı açısından çok önemli engeller aşılmıştır.

Sağ iktidarın halk direnişiyle karşılaşmadan yapamayacağı şeyler CHP’ye yaptırılmış üstelik bu sayede CHP çevresinde oluşmuş olan bir cepheleşme de dağıtılmıştır.

Güneş Motel kabinesi, yakın tarihimizde bir iş gördüyse o da ülkedeki devrimci dinamizmin CHP eliyle hem eritilmesi hem de sonunda duvara çarptırılarak dağıtılmasıdır. CHP, hükümet olup iktidar olamamış ama CHP yenildiğinde tüm sol yenilmiş sayılmıştır.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.