Sayfa yolu
1945 ve sonrası: Faşizme karşı zafer, Sovyetlere karşı savaş
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
UMUT BEKCAN
Yayın Tarihi: 09.05.2023 , 01:25 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
İnternette Normandiya Çıkarması’nı gugılladığınızda, şöyle haber linkleriyle karşılaşıyorsunuz: “Normandiya Çıkarması: 2. Dünya Savaşı’nın dönüm noktası..”, “Avrupa’nın kaderini değiştiren Normandiya Çıkarması..”, “Normandiya Çıkarması: Naziler için sonun başlangıcı..” Bu haberlere ek olarak Normandiya ile ilgili yapılmış film, dizi ve belgeselleri de hatırladığınızda, Nazilerin ABD ve İngiltere tarafından Normandiya’dan başlayan çıkarma sayesinde yenilgiye uğradığını düşünüyorsunuz. Dünyada, Avrupa’da -hele NATO üyesi ülkelerde- nesiller II. Dünya Savaşı’nı, faşizme karşı mücadeleyi Sovyet kısımları kırpılınca kısacık kalmış bir film olarak görüyorlar, biliyorlar adeta. Oysaki verilen kayıpları, uğranılan zararı, yıkımı hesapladığınızda ve kıyasladığınızda ABD ve İngiltere’nin bu filmde figüran bir rolde olduğunu bile düşünebilirsiniz.
Bu çerçevede, Sovyetler Birliği’nin bu zaferdeki payını küçültmek veya yok saymak, batılıların Sovyet ve komünizm düşmanlığının, bu konseptte tasarlanmış bilinçli bir politikanın ürünü olduğu rahatlıkla iddia edilebilir. Savaşın sonunu ve sonrasındaki birkaç yılı hatırlamak bu düşmanlığı anlamaya yardımcı olacaktır.
Savaş sonu…
Mayıs 1945’te II. Dünya Savaşı’nın Avrupa cephesi kapandığında mihver devletlerin en azılısı Nazi Almanya’sı teslim oldu ve insanlık rahat bir nefes aldı. Nazilerin yenilgisiyle Avrupa altı yıl süren bir kabustan uyandı. Sovyetler Birliği, ABD ve İngiltere’den oluşan müttefik devletlerin zaferi Avrupa’da faşizm sonrası barış ve özgürlük havası oluşturdu. Kuşkusuz bu zaferin kazanılmasında 1941’den 1945’e kadar amansız bir mücadele veren, “ölüp ölüp yeniden dirilen” Sovyet işçileri başrolü oynuyordu. Fakat savaş sonu müttefikler arası iyimser hava yerini kısa sürede gerginliğe bıraktı. Sosyalist Sovyetler Birliği ile ABD’nin başını çektiği kapitalist devletler arasında soğuk bir savaş başladı.
Halbuki daha Mart 1944’te The New York Times’ta Sovyet askerlerinin Balkanlara girmesinden ve Doğu Avrupa’yı kurtaracak olmasından duyulan memnuniyet dile getiriliyordu. Ekim ayında, yine aynı gazetede savaş sırasında Rumen askerlerin Ruslara zulmetmesine rağmen Sovyetlerin Romanya’nın iç işlerine karışmadığı ifade ediliyordu. Kasım ayında, Normandiya Çıkarması’nın komutanı General Eisenhower, Rusya’nın Amerika ile savaştan kazanacağı hiçbir şey olmadığını, dostluk üzerine bir siyaset yaptığını söylemekten çekinmiyordu. ABD Dışişleri Bakanı Edward Stettinius Jr. da Yalta Konferansı sonrası, Sovyetler Birliği’nin, ABD ve İngiltere’den daha fazla ödün verdiğini söylüyordu. Sovyet düşmanı olduğundan tereddüt etmediğimiz İngiltere Başbakanı Churchill bile, aynı konferans sonrası Stalin’in batılı ülkelerle dostluk ve eşitlik anlayışı içinde yaşamak niyetini ve Sovyet hükümetinin sorumluluklarını kendi yararına olmasa bile yerine getirme hususundaki titizliğini Avam Kamarası’ndan açıkça ifade ediyordu.
Nisan 1945’te San Francisco Konferansı’nda Türk heyetinde yer alan Mülkiye hocası Ahmet Şükrü Esmer, Amerikalıların “Ruslar kahramanca savaşarak çocuklarımızın canını kurtardı” dediğini aktarıyordu. Konferansta, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi için çalışmalar sürerken, zaferin kazanıldığı 9 Mayıs günü Sovyet diplomatı (geleceğin dışişleri bakanı) Andrey Gromıko, ABD’de binlerce kişinin kendisini tebrik etmek için sıraya girdiğinden söz ediyordu.
Peki, sonra ne oldu da Sovyetler, “şeytan imparatorluğuna” dönüştü? Olan şey, kapitalizmin sarsılması ve sosyalizmin ufukta görünmesiydi. Kapitalistlerin tadı kaçtı, sinirleri bozuldu. Sosyalizme/Sovyetlere karşı birlik beraberliğe en çok ihtiyaç duydukları günler hasıl oldu. Zira, savaş sonu Avrupa’da Sovyetler Birliği ve sosyalizmin kitleler üzerindeki etkisi muazzamdı. Faşizmin altında ezilen halklar, yerel sosyalistlerin/komünistlerin ve Sovyetlerin desteğiyle zafere ulaşmıştı. Karada ekonomik yıkım ve gıda sorunu vardı, havada ise sol rüzgarlar esiyordu. Zaman sosyalizm lehine işlediği için kapitalistlerin oyuna müdahale etmesi gerekiyordu. En başta Sovyet itibarının zedelenmesi lazımdı. Sovyetler Birliği; saldırgan, yayılmacı, demokrasi karşıtı ve hatta Doğu Avrupa’da işgalci bir devlet olarak suçlandı. Hal böyle olunca, Soğuk Savaş’ın mantığına uygun olarak Nazilerin yenilgiye uğratılmasındaki devasa rolü unutuldu, unutturuldu.
“Avrupa’ya tehdit, saldırgan ve yayılmacı bir ülke” olarak Sovyetler Birliği’ne gelince, savaş bittiğinde Sovyetler Birliği kendi yurdunu, Doğu Avrupa’yı, Berlin dahil Almanya’nın doğusunu kurtarmıştı. Ama toplumsal ve ekonomik olarak ağır bir tablo ile karşı karşıyaydı. Wikipedia rakamlarına göre toplamda 27 milyona yakın insanını kaybetmişti. ABD ve İngiltere’nin kaybı ise 900 binin altındaydı. Denna Frank Fleming’in, The Cold War and its Origins 1917-1960 adlı kitabında verdiği bilgiler Sovyetler Birliği’nin durumu hakkında bir ipucu verebilir. Buna göre ülkede; 15 büyük kent, 1710 küçük kent, 17000 köy, 6 milyon yapı, 31850 endüstri kuruluşu, 65000 km demiryolu, 56000 mil karayolu, 90000 köprü, 10000 elektrik istasyonu, 1135 kömür madeni, 3000 petrol kuyusu, 98000 kolektif çiftlik, 2890 makine-traktör istasyonu, 40000 hastane, 84000 okul, 43000 kütüphane, 44000 tiyatro, 427 müze ve 2800 kilise yıkılmış, 61 milyon büyükbaş ve 110 milyon kümes hayvanı öldürülmüştü.
Sovyetler Birliği, savaş sonu askeri gücünü büyük ölçüde azaltmıştı. The New York Times, Kızıl Ordu’nun 1945’te 12 milyona ulaşan asker sayısının 1948’de 3 milyona indiğini yazıyordu. Avrupa, Orta Doğu, Güney ve Doğu Asya’da uzun sınırlara sahip bir ülke için bu rakam hiç de yüksek değildi. ABD ise savaşı kendi topraklarında yaşamamıştı. Atom silahı geliştirmiş ve bunu Japonya üzerinde denemişti. Uzun menzilli bir hava gücünden ve atom silahından yoksun, donanması zayıf Sovyetler Birliği’nden tehdit algılamayacak kadar askeri ve ekonomik olarak güçlü bir pozisyondaydı. Buna rağmen 1,5 milyon asker besliyordu.
İşte bu durumdaki Sovyetler Birliği Avrupa’ya tehdit olarak görülüyordu. Aslında tehdit olarak görülmek zorundaydı, “kapitalizmin bekası” bunu gerektiriyordu.
Kim kimi tehdit ediyor, kim saldırgan?
Savaş sonunda ABD başkanı olan Harry S. Truman aklından geçenleri epey önce paylaşmıştı. Temmuz 1941’de henüz Missouri senatörüyken The New York Times’in yazdığına göre “Almanya savaşı kazanıyorsa Ruslara yardım etmeliyiz. Ama Ruslar başarılı olursa Almanlara yardım etmeli, mümkün olduğunca çok Kızılı öldürmelerine izin vermeliyiz” diyordu. Truman’la aynı fikirde olmayanlar da vardı. Roosevelt döneminde başkan yardımcılığı yapan ve Truman’ın kabinesinde ticaret bakanı olarak görev alan Henry A. Wallace, Temmuz 1946’da Truman’a yazdığı mektupta ABD’nin silahlanmaya ayırdığı bütçeyi ve Pasifik’te Bikini adasında yapılan atom deneylerini eleştiriyordu. ABD’nin ya savaşa hazırlandığını ya da insanlığı korkutmak için üstün bir güce sahip olmaya çalıştığını, Sovyetlerin batıya güvenmemesi için birçok nedeni olduğunu söylüyordu.
Atom bombasının geliştirilmesinde önemli rol oynayan Amerikalı kimyager Harold Urey dahi silahlanma yarışında suçun kendilerinde olduğunu, yaptıkları bombalarla başka ülkelere tehdit oluşturduklarını itiraf ediyordu. İngiltere’nin artık eski başbakanı Churchill, Fulton’daki o ünlü demirperde konuşmasından altı ay sonra, Eylül 1946’da Batı Avrupa’nın birleşerek, Sovyetleri Doğu Avrupa’dan çıkarmasından söz ediyordu. Aynı yıl, İngiltere’nin Moskova’daki diplomatı Frank Roberts, Ruslarla bir çatışma tehlikesinin Almanlarla olandan sonsuz biçimde daha az olduğunu raporlamıştı ama bunlar Sovyet düşmanlığının hızını kesmiyordu.
Truman doktrini (Yunanistan ve Türkiye’ye askeri yardım) ve Marshall Planı, ABD’nin Avrupa kapitalizmini ayağa kaldırmaya yönelik iki önemli hamlesiydi. Bu süreçte komünist partilerin çok güçlü olduğu Fransa ve İtalya’da, hükümetteki komünist bakanlar Mayıs 1947’de tasfiye edildi. ABD Dışişleri Bakanı George Marshall’ın öne sürdüğü Plan, ekonomik yardımla Avrupa’yı siyasal baskı altına almayı amaçlıyordu. Tabii öncelikle kapitalist sistemin uygulanmasını şart koşuyordu. Her ülke neyi en iyi üretiyorsa onu üretmeye devam edecekti. Bu durum, Doğu Avrupa ülkelerinin endüstrileşmesine ket vuracaktı. Doğu Avrupa'ya batının tahıl ambarı olma rolü biçiliyordu. Bir bakıma savaş öncesinde görülen gelişmiş batı ile az gelişmiş doğu arasındaki asimetrik ekonomik ilişkinin devam etmesi isteniyor, bağımlı bir kalkınma öneriliyordu. Günün sonunda ABD kapitalizme yeniden hayat verirken Avrupa ekonomisini kumanda edecek, kendi pazarını da genişletmiş olacaktı.
Nitekim Fransa Başbakanı Paul Ramadier, komünistleri hükümetten uzaklaştırırken “her aldığımız borçla bağımsızlığımızdan biraz daha kaybediyoruz” itirafında bulunuyordu. Fransa’da Mayıs-Haziran 1947’de ve Eylül 1948’de plana karşı yapılan geniş çaplı grevler ve gösteriler polis müdahalesiyle bastırıldı. İtalya'da Nisan 1948 seçimleri Amerikan ve İngiliz savaş gemilerinin gölgesinde yapıldı. Sağcı İtalyan basını Amerikan propagandası yaptı. Marshall, komünistler iktidara gelirse gıda dahil her türlü yardımın kesileceğini söyledi. Bütün bu girişimler başarıya ulaştı ve hristiyan demokrat parti seçimi kazandı. 1994’te ortaya çıkarılan “İtalya'da Komünistlerin İktidarı Yasal Araçlarla Ele Geçirmesinin Sonuçları” başlıklı belgede, komünistlerin seçimi kazanması durumunda ABD’nin seçim sonuçlarını tahrif etmesi veya gerilla savaşıyla müdahalesini içeren planlar tasarladığı yazıyordu. Öte yandan, cumhuriyetçi muhafazakar senatör Robert Alphonso Taft, Mart 1948’de Amerikan senatosunda yaptığı konuşmada bir kızıl tehlike uydurup bunu Marshall Planını kabul ettirmek için kullandıkları için hükümeti eleştiriyordu.
ABD başta olmak üzere, İngiltere ve Fransa, Almanya’nın bölünmesinde, kapitalistleşmesinde, silahlanmasında, tekellerin varlığını sürdürmesinde, Nazilerin yine önemli mevkilere gelmesinde öncü rol oynadılar. Ne de olsa Naziler, en az kendileri kadar antikomünistti. İşgal bölgelerini birleştirip, yeni bir para birimi kullanıma sokarak kurdukları Batı Almanya’yı doğudaki Sovyet işgal bölgesine (sonradan Alman Demokratik Cumhuriyeti) ve Doğu Avrupa’ya karşı Soğuk Savaş’ın antikomünist güçlü bir kalesi haline getirdiler. Pek tabii bunları Yalta ve Potsdam’da attıkları imzaları yok sayarak yaptılar. Batılı ülkelerin saldırgan ve yayılmacı, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın tehdit altında olduğu çok açıktı.
Tehdit altındaki Sovyetler Birliği
Sovyetler Birliği aslında, kapitalist devletlere güvenmiyordu. Örneğin, Almanya’ya Versay Antlaşması sonrası yirmi yıl boyunca ödünler veren, silahlanmasına destek olan veya göz yumanlar yine aynı şeyi pek ala yapabilirdi. Ama yine de Sovyetler savaş sonu imzalanan antlaşmalara müttefiklik ruhu içinde sadık kaldı. Batılıların saldırgan provokatif girişimlerine karşı barışçıl ve ölçülü bir tavır takındı. Örneğin, Stalin, Mart 1946’da Churchill’in demirperde konuşmasını müttefikler arası nifak sokmayı amaçlayan bir hareket olarak gördü. Eylül 1946’da savaş tehlikesinin olduğuna inanmadığını, iki sistemin dostça rekabet edebileceğini söyledi. Aralık ayında Sovyetler ile ABD’nin barış içinde bir arada yaşamasının mümkün olduğunu belirtti. Nisan 1947’de (Truman doktrini ilan edildikten sonra) iki farklı sistemin savaşta işbirliği yapılabiliyorsa barışta da yapılabileceğini ifade etti. Ama Sovyetlerin bu tavrına rağmen batılıların dinmeyen ataklarına karşı da kayıtsız kalamazdı.
Kominformun kurulması ve Doğu Avrupa hükümetlerinde komünist olmayan bakanların tasfiye edilmesi; Truman’ın doktriniyle başlattığı savaşa, Fransa, İtalya ve hatta Belçika’da hükümetlerden komünistlerin tasfiyesine verilen bir cevap olarak okunabilir. Batı Avrupa’da kapitalistleşmeyi, antikomünizmi, Yalta’nın, Potsdam’ın çöpe atılmasını görmeyenler, fütursuzca Doğu Avrupa’daki Sovyet baskısından söz etmektedir. Örneğin, ABD’nin Moskova Büyükelçisi George Kennan, Washington’a, çevreleme politikasını başlattığı ileri sürülen o ünlü Uzun Telgraf’ı gönderdiğinde, Bulgaristan’da monarşi resmi olarak hala varlığını sürdürüyordu. Sovyetler Birliği hep savunma pozisyonundaydı. Doğu Avrupa’yı da milyonlarca insanını kaybetmiş bir ülke olarak güvenlik açısından ele alıyordu. Kapitalizmin yıkılmaya yakın olduğunu veya krizde olduğunu düşünmüyordu. Ama Martin Walker’ın The Cold War: And making of the modern world adlı kitabında altını çizdiği gibi Sovyet devleti, “ABD’nin savaşın bitiminden on hafta sonra en büyük yirmi Sovyet kentine atom bombası atmayı planladığını bilse” belki savunmaya dönük daha fazla ve etkili tedbir alırdı.
Son söz
Kelimeler kifayetsiz kalmış olabilir. Meramın, büyüklüğünden ötürü bu kısa yazıya sığması zordur. Eksiği yoktur, fazlası vardır ama Sovyet ve komünizm düşmanlığının kabaca bu şekilde/sebeple ortaya çıkıp geliştiği söylenebilir. ABD’nin bir süper kahraman edasıyla gelip insanlığı kurtardığı hikayesine “eksik” veya “hatalı”dan, “abartı” ve “yalan”a kadar birçok uygun isim veya sıfat takılabilir.
Teşbihte hata olmazsa, eldeki görüntü, Kemal Sunal’ın 1984 yapımı Ortadirek Şaban filminin son sahnesine benzemektedir. Bir tarafta, her türlü sporu başarıyla yapan, herkesin hayran olduğu, havalı, atletik, popüler ve burjuva bir karakter olan Erkan vardır. Diğer tarafta, hayatı boyunca geçim sıkıntısı çekmiş, dışarda kalmış, ezilmiş, sevdiğinden de yeterli ilgiyi görmemiş emekçi Şaban. Şaban, sevdiği kızı kurtarmak için tek başına, korkusuzca haydutların peşine düşmüş, saklandıkları eve girmiş ve onları haklamıştır. Erkan ise son anda dahil olduğu boğuşma sahnesinde Şaban’ın hakladığı haydutları yerden toplayıp dışarı çıkmış ve her şeyi kendi başarmış gibi çevresine anlatarak hava atma aymazlığında bulunmuştur. Neyse ki gerçek hemen sonra anlaşılmıştır. II. Dünya Savaşı ile ilgili de unutturulan gerçeğin ortaya çıkarılması, hatırlatılması, genç nesillere öğretilmesi gerekmektedir.
Nazileri yenen, Nazizmi ortadan kaldıran Sovyetler Birliği’dir. Batılılar, Nazilerle veya faşistlerle yaptıkları muharebede üstün gelmişlerdir, o kadar. Nazizmi/faşizmi ortadan kaldırmak gibi bir dertleri hiç olmamıştır. Kavga eden iki çocuğun bir süre sonra hiçbir şey olmamış gibi oynamaya devam etmesi misali ilişkilerine savaş öncesi kaldıkları yerden devam etmişlerdir.
Batı ittifakının (NATO’nun) mayası antikomünizmdir. Düşman Sovyetler Birliği’dir ve Stalin’dir. Mareşalin liderliğindeki zafer hazmedilememiştir. Sovyet sonrası NATO/ABD kendine deyim yerindeyse bir meşgale, bir düşman aramıştır. Balkanlar, Orta Doğu, Afganistan, Irak derken “beyin ölümü gerçekleşti” dendiği sırada 2008’den beri süren ekonomik kriz ortamında kendine yeni bir “challenge(r)” ama eski, tanıdık bir düşman/tehdit ve coğrafya bulmuştur. Ukrayna da bu düşmana karşı kullanılan bir silah görevini hevesle üstlenmiştir. II. Dünya Savaşı sonrası ihya ettikleri Nazileri yeniden eski/tanıdık düşmana karşı kullanmaktan çekinmemektedirler.
Ekonomik krizin, NATO’nun saldırgan yayılmacılığının ve Rusya-Ukrayna Savaşı’nın, aklı devre dışı bıraktığı, faşizmi, silahlanmayı ve savaş çığırtkanlığını yükselttiği bir dönemi yaşıyoruz. Kaybeden yine emekçiler oluyor, görüyoruz. Faşizme karşı zaferin 78. yıldönümünde yine bir zafere, yeni bir zafere ihtiyaç var. Sınıf temelinde birleşen örgütlü halkın zaferine… Faşizme ve pek tabii ona yol veren kapitalizme karşı bir zafere. Biliyoruz, kapitalizm yoksa faşizm de yok. Emek varsa umut da var!..
Faydalanılan kaynaklar
Ataöv, T., Amerika, NATO ve Türkiye, İstanbul, İleri, 2006.
Canfora, L., Avrupa’da Demokrasi, Bir İdeolojinin Tarihi, Çev. N. Domaniç & N. Avhan, İstanbul, Literatür, 2010.
Gromıko, A., Anılarım, Çev. M. Arkan, İstanbul, Yazılama, 2008.
Hobsbawm, E., Kısa 20. Yüzyıl, 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Çev. Y. Alogan, İstanbul, Everest, 2011.
Stalin, J. V., Eserler, Cilt 16, Çev. S. N. Kaya, İstanbul, İnter, 1994.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
