Sayfa yolu
14 Mayıs'a giderken... Ufukta IMF mi var?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Mehmet Tuna Doğan
Yayın Tarihi: 11.05.2023 , 12:05 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Türkiye’nin cari açığı, yani dünyanın kalanı ile girdiği ekonomik ilişkilerden doğan döviz açığı, 2023 yılının ilk 2 ayında 18,8, son 12 ayda ise 55,4 milyar dolara çıktı. Her iki rakam da tarihi yüksek seviyelere karşılık geliyor. Diğer yandan içinde bulunduğumuz dönem itibarıyla bunun gerektirdiği finansman “sağlıklı” yollarla sağlanamıyor. Dünya için gösterge niteliğindeki ABD 10 yıllık tahvil faizleri yüzde 3,5 civarlarında iken devletin yüzde 10’lara yakın faizle ihraç ettiği eurobondlar (yurtdışı piyasalarda ihraç edilen uzun vadeli borç senetleri), kaynağı belirsiz sermaye girişleri ve mevduat hareketleri dışında sisteme doğru düzgün döviz girişi yok. Bunun karşısında TCMB rezervleri dolu dizgin kullanılıyor ve rezervlerin geldiği hal de mevcut döviz ihtiyacının daha uzun süre bu şekilde karşılanamayacağını ortaya koyuyor.
Patronlardan vergi almayan ve harcamaları patronlara yapan AKP sayesinde merkezi yönetim bütçesi de 2023 yılında bütünüyle darmaduman halde. Ancak mesele bununla da kalmıyor, zira artık bütçe de ciddi miktarda döviz riski taşıyor. Nitekim kabaca 2018’den bu yana sermayenin taşıdığı döviz açığı riski sistematik bir şekilde kamunun, yani halkın sırtına bindirildi ve bunun sonucunda merkezi yönetim borçları içinde döviz borçlarının payı, lira cinsi borçların payını çoktan aşarak yüzde 65’lere ulaştı. Emekçilerin vergilerini mevduat zenginlerine tepside kur garantisi ile sunan kur korumalı mevduat sistemi her geçen gün büyüyen bir saatli bomba durumunda. Zincirin bir diğer önemli halkasını da gerçek boyutunu cesaretli gazetecilerin yazdıklarının ötesinde bilmediğimiz bütçe dışı döviz yükümlülükleri oluşturuyor. Yani köprü-yol-hastane vb. “kamu-özel işbirliği-KÖİ” projeleri adı altında sermayedarlara sunulan döviz garantili arpalıklar.
Buraya kadar yazılanların gösterdiği, artık herkesin dillendirdiği şekilde, Türkiye ekonomisinin 14 Mayıs seçimlerine saatler kala bir döviz krizinin kıyılarında dolandığıdır. Hal böyleyken ‘IMF’ye gidilir mi?’ sorusu da daha sık sorulur oluyor ve olası seçim sonuçlarına göre bu soruya yanıt aranıyor.
Haliyle her iki ittifak da göğsünü gere gere ‘Gideriz canım ne var, ayıp mı sanki’ diyecek halde değil. Nitekim 2022 yılı itibarıyla artan ithalat fiyatları ve onun ötesinde, patlayan şirket kârları enflasyonu azdırdı, bunun sonucunda emekçilerin yaratılan değerden aldığı pay herhangi bir düşüşün ötesinde, bir bölüşüm şoku düzeylerine ulaştı. Emekçi halk, çıplak bir şekilde karın doyurabilme ve barınabilme krizi ile karşı karşıyadır. Bu koşullarda ve seçimlerin hemen öncesinde, her iki ittifak da adı “halkın kemer sıkma politikalarıyla boğulması” ile özdeşleşmiş bir kurum için “karşılıklı oturur, güzel güzel anlaşırız” deme rahatlığında değil.
Biz de bu çerçeveden yola çıkarak, olası seçim sonuçlarına göre oluşabilecek tabloyu ve bununla beraber de IMF senaryolarını ele almaya çalıştık.
IMF ve AKP: Ayrılanlar hala sevgili…
Türkiye kapitalizminin kronik dış açık veren yapısı bir yana, AKP, iktidara getirildiği günden bugüne sermayenin tüm katmanlarını tatmin etmek ve kendi içerisinde cemaatler ve tarikatlar koalisyonunu bir arada tutmak zorunda olan bir parti. İktidarının kabaca ilk 10 yılındaki bol küresel likidite ortamı bunu kolayca mümkün kıldı. Ancak bir yandan dünya kapitalizmindeki değişimler, bir yandan da o sermaye girişlerinin bedava olmadığı ve yıllar içerisinde çeşitli kalemler altında biriken geri ödemeler yarattığı gerçeği, tabloyu gittikçe zorlaştırır hale geldi. AKP pasta küçüldükçe, sermayenin farklı kesimlerini aynı anda tatmin etmek ve kendi içerisinde yedikçe acıkan cemaat ve tarikatlar arası dengeleri sürdürebilmek adına gittikçe daha farklı politika reçetelerini devreye almak durumunda kaldı.
Yani holding iktisatçılarının öne sürdüklerinin tersine, AKP farklı politikalar uyguladığı, hukukun üstünlüğü vb. kalmadığı için sermaye akımları azalmadı, sermaye muslukları kısıldığı ölçüde AKP farklı politikalar uygular hale gelmek durumunda kaldı.
Bu süreçte AKP, durumu idare edecek döviz girişini temin ettiği ölçüde IMF’yi bir seçenek olarak ortaya koymadı. Bunun ana sebebi elbette, ‘bakın tükürdüklerini yaladılar, IMF’e gittiler’ çekincesi değil. Asıl neden, IMF ile yapılan bir kurtarma planı çerçevesinde sağlanacak finansman karşılığında kabul edilmesi zorunlu olan “kamu harcamalarının kısılarak, tümüyle bütçe içerisinde tutulması”, “kamu ihale kanunun şeffaflaştırılması” vb. uygulamaların AKP’nin kendi içindeki bölüşüm ilişkileri nedeniyle ve konjonktürel açıdan zorlayıcı olmasıydı.
Bu çerçevede seçimin AKP zaferi ile neticelenmesi halinde mevcut tablonun sürdürülmeye çalışılması yaklaşan yerel seçimler de düşünüldüğünde yüksek bir olasılık. Ancak Türkiye kapitalizminin sınırları belli, hele hele makroekonomik ve finansal dengelerin delik deşik olduğu mevcut durumda bu sınırlar çok çok daha daralmış görünüyor. Bu anlamda AKP de mutlak irade sahibi bir aktör hiç değil. Sistemin gittikçe belirginleşen tıkanmasının, nihayetinde sert bir ödemeler dengesi krizine evrilmesi, Erdoğan’ın kendisini niyet mektubunu imzalarken bulmasıyla neticelenebilir.
Diğer yandan ödemeler dengesi krizi, IMF olasılığını masada tutan tek faktör de değil. Zira yaşanan onca ‘gerilimin’ ardından seçimin Erdoğan zaferi ile sonuçlanması; emperyalizmle askeri, bölgesel ilişkiler başta olmak üzere birçok önemli başlığa uzanan yeni bir uzlaşının ifadesi, sıkça dile getirilen ‘Türkiye’de restorasyon ihtiyacının’ da yine Erdoğan eliyle yürütüleceği anlamı taşır. Gelişmelerin bir noktasında IMF’nin de bu tablonun ana aktörlerinden biri olması hayatın olağan akışına uygundur.
Erdoğan’ın Mehmet Şimşek’i sürekli çantasında taşımasının bir anlamı da budur. Yani bir yerde, ayrılanlar hâlâ sevgilidir.
IMF ve Millet İttifakı: I’m your dream, make you real*
Millet İttifakı’nın kurmayları da tek bir ağızdan, iktidara gelmeleri durumunda Türkiye’ye ‘temiz para’ akacağını ve IMF’ye gerek kalmayacağını dile getiriyor.
Birincisi, Londra’da “Gani gani temiz param var, Tayyip giderse feda olsun Türkiye’ye” diyen kimse bulunmuyor. Bu anlamda Millet İttifakı’nın sergilediği yüksek özgüven karşısında ilk uyarı da yakın zamanda yayınlanan ve finans tekeli temsilcilerinin demeçlerine yer verilen bir haber1 ile Financial Times’tan geldi. Haber, fon yöneticilerinin “Seçimi kimin kazanacağından bağımsız olarak, Türkiye’de ekonominin yeniden inşasının ve yatırımcılar nezdinde itibarın yeniden kazanılmasının oldukça zor (Grotesquely Difficult) bir görev olduğu” uyarısı ile başlıyor. Bunu “Seçimleri kazansa bile, yatırımcıların, muhalefetin kalıcı bir dönüşüm gerçekleştirebileceğini görene kadar ihtiyatla kenarda bekleyebileceği” takip ediyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde ise bir başka fon yöneticisi, yukarıda olası AKP zaferi ile ilgili söylediklerimize paralel şekilde, “AKP’nin seçimi kazanması ve sonrasında görüşlerini değiştirerek yeniden piyasa ile uyumlu politikalar uygulamasının da yatırımcılar tarafından olumlu karşılanacağını” belirtiyor ve ekliyor, “Piyasa, arzuladığı politikaların uygulanmasıyla ilgilenir, kimin uyguladığı ile değil.”
Bir gazete haberi tüm gerçekliği açıklamaz elbette, ancak gerçekler de bazen oldukça yalındır. Zira paranın hemen akmayabileceği ihtimali gerçekten de düşük değil. Seçime kadar bastırılan finansal kriz dinamiklerinin seçimlerden sonra ne ölçüde bir patlamaya yol açacağı bilinmiyor. Daha yapısal boyutta, Türkiye’de krediye dayalı büyümenin bir yerden sonra bir tercih olmadığı da herkesin malumu. ‘Yaratıcı yıkım’ çerçevesinde yüzdürülen/batması engellenen şirketler batırılacak ve ‘büyüklerin’ sofrasına sunulacak mıdır, bunun mutlak sonucu olan derin durgunluk ve yüksek işsizlik göze alınacak mıdır? Zor görevlerin başında bu geliyor.
Meselenin daha ‘siyasi boyutunda’ Millet İttifakı’nın parçalı, kırılgan, krizlere gebe yapısı da not edilmeli. Buna ek olarak kimse Erdoğan’ın seçim yenilgisinden sonra elinde televizyon kumandasıyla Millet İttifakı icraatlarını izleyeceğini de beklemiyor olmalı, seçim sonrası Millet İttifakı iktidarı-AKP’den kalma bürokrasi ilişkileri kaynaklı kriz/şok dinamikleri gündeme gelebilir. Listeyi uzatmak mümkün, özeti, Türkiye’nin sistemik krizinin bir seçim sonucuyla ortadan kalkmayacağının ve kriz dinamiklerinin daha da derinleşebileceğinin Türkiye’yi takip eden herkesçe açık olduğudur.
Bu anlamda beklenen hızda bir sermaye girişinin olmaması durumu veyahut beklenen sermaye girişlerinin sağlanmasında garantörlük rolü açısından IMF olasılığı Millet İttifakı için düşük bir olasılık değildir.
Ara parantez: Millet İttifakı'nın vadettiği para gerçekten temiz mi?
Yukarıda yazılanlar, olası Millet İttifakı zaferinin ardından ülkeye söylendiği gibi yüklü yabancı sermaye girişi olabileceği olasılığını bütünüyle dışlamıyor. Mümkündür. Diğer yandan gizlenen, bunun bağımlılık ilişkilerini daha da güçlendirecek olmaktan başka bir vasfının olmadığıdır. Nitekim AKP’nin çok övülen ilk yıllarının sermaye girişlerinde öne çıkan kanallardan birisi doğrudan yabancı yatırımlardır(DYY). DYY’ler çok büyük oranda özelleştirme talanının bir sonucu olarak gerçekleşti, emekçiler halkın olmaktan çıkan işletmelerde ucuz işgücü kılındı ve üstüne yaratılan değerin önemli bir bölümü de tekrar yurtdışına transfer oldu. Bunun halk için açık bir yıkım olduğu gerçeğinin yanı sıra bugün zaten ortada satacak o ölçeklerde büyük ve üretken çok fazla kamu işletmesi de kalmadı.
Aynı yıllarda bir diğer öne çıkan sermaye kanalı da özel sektörün (finans ve finans dışı) uzun vadeli dış kredileri oldu. Yine AKP’nin ilk yıllarında, kullanımın yüksek, geri ödemenin düşük olduğu bir tabloda kredi kaynaklı girişler sahte bir yüksek büyüme-artan refah iklimi yarattı. Öte yandan aşağıdaki grafikte de görüleceği üzere uzun vadeli krediler, adı üstünde bir borç kanalıdır ve ileriye dönük biriken bir geri ödeme meblağı yaratır. Geri ödemenin biriktiği ve ilave kullanım ihtiyacının arttığı bir tabloda borcun sürekli yenilenmesi ihtiyacı borçlanan ülkeyi açık ve sürekli şekilde bir faiz riskine sokar. Bundan kaçınılamayacak durumlar vardır, küresel faizlerin yükselmesi gibi. Öte yandan, piyasaların amentüsü ‘doğru politikaları uygula ki aksi halde risk primin artmasın ve borçlanma maliyetlerin yükselmesin’ gerçekliği, yani bağımlılık ilişkisi kendisini dayatır. Benzer, hatta daha kesif bağımlılık ilişkilerini portföy kanalıyla gerçekleşen sermaye girişleri için de söylemek mümkün, lakin yazıyı daha fazla uzatmak istemeyiz. Sözün özü, olası seçim zaferinin ardından vadedildiği gibi yüksek hacimlerde girişi olsa dahi, bu, Millet İttifakı’nın muştuladığı gibi temiz para değildir. 2000’lerin başındaki Babacan’ın getirdiği ne kadar temizse, 2023 yılında Babacan’ın getireceği de o kadar temiz olacaktır.
Millet İttifakı'nın ruhu ‘Yeni Nesil IMF’ ruhudur…
İç ve dış ekonomi basınında, IMF’nin 2022 küresel fiyat hareketlerini teknik şekilde yüksek enflasyon veyahut enflasyon riski şeklinde değil de ‘hayat pahalılığı krizi’ şeklinde ifade etmesi çokça dikkat çekti.2 Zira mesele bir tarafıyla gerçek anlamda emekçi halk korkusunu yansıtırken, bir başka tarafıysa 40 yıllık neo-liberal politikaların yarattığı eşitsizliklerin geldiği boyutun dönüp dolaşıp kapitalizmin uzun vadeli büyüme dinamiklerini zayıflatması karşısındaki endişeleri yansıtıyor.
Nitekim bu konuda IMF yalnız değil. Örneğin Brookings Enstitüsü’nde yayınlanan yakın zamanlı bir değerlendirmede,3 “haliyle gelişmiş ülkeler kategorisinde bulunan, dünyanın en güçlü ordusuna ve en iyi üniversitelerine sahip olan ABD’de, 2022 mali yılında, ülkenin başkentindeki yerleşiklerin yüzde 22’sinin Ek Beslenme Yardımı Programı’na (Supplemental Nutritional Assistance Program -SNAP) bağlı olduğu” vurgulanıyor ve buna benzer çok fazla istatistik sıralanıyor, kısaca “Liyakat desen var, ama açlarımız çok aç” deniyor.
Avrupa ile ilgili olarak ise siyaset kurumundaki dönüşümlerin basit ve üstenci şekilde “popülizm” yaftasıyla geçiştirilemeyeceği, “bağımsız merkez bankası/para politikası” ve “siyaset üstü bütçe disiplini” gibi kavram ve politikalarla, ekonomi yönetiminin bütünüyle teknokratlaştırılmasının burjuva demokrasisini boğduğu yönünde değerlendirmelere giderek daha fazla rastlanıyor.4 Bir yerde neo-liberalizmin çöp oluşunun ifadesi olan bu değerlendirmelerle beraber IMF de ‘politika setinde’ değişimlere gidiyor. Kurum, kapitalizmin uzun vadeli çıkarlarını korumak adına, eskisinden biçimsel bir farklılıkla “para politikasında mevcut geleneksel yaklaşımın olduğu gibi, titizlikle korunduğu, öte yandan maliye politikasının da sıkı tutulmakla beraber kısa vadede en yoksullar (most vulnerable) lehine bir genişleme alanının tanındığı, bunun da orta vadede geri alındığı” bir çerçeve öngörüyor.
Uzatmayalım, aile destekleri sigortasından daha birçok başlığa kadar, Millet İttifakı’nın programına yakından bakanlar, bu programın ruhunda IMF’nin bu yeni model kemer sıkma programını çok açık görürler. Dolayısıyla, IMF’ye gitmek ya da gitmemek tartışması, Millet İttifakı’nın karakterini açıklamaktan uzak. İttifak, ruhu itibarıyla zaten IMF’ci.
Sonuç olarak, mesele mevcut sömürü düzenini bir şekilde rayına oturtmak ise iki ittifak da IMF’cidir. Olası bir AKP zaferi, halkımız için tam bir yıkım senaryosudur ve AKP gitmelidir. Diğer yandan Millet İttifakı da kimi ufak kırıntılar dışında, halkımıza gerçek anlamda insanca bir yaşam vadetmediği gibi, ülkeyi içinde bulunduğu derin siyasi ve ekonomik krizden çıkarma yetisine hiç sahip değil.
Türkiye’de kapitalizmin iktisadi ve siyasi krizinin 14 Mayıs sonrasında giderek daha yapısal bir karakter kazanarak derinleşmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu koşullarda devletleştirme yoluyla sermaye ve mülkiyet ilişkilerine müdahale edilmesi ve sosyalizm, emekçi halk için tek ve gerçekçi çözüm olarak zeminini bugünlerin çok ötesinde güçlendirebilir.
- 1Investors warn Turkish economy in for ‘tough period’ regardless of who wins election, Financial Times, 7 Mayıs 2023.
- 2Bkz. “IMF enflasyon riski demedi, hayat pahalılığı krizi dedi”, Güven Sak, TEPAV ve “Why economists are learning to speak human”, Gillian Tett, Financial Times.
- 3“The US is leaving millions behind: American exceptionalism needs to change by 2030”, Sarah E. Mendelson, Brookings
- 4“The economic basis of democracy in Europe”, Chatham House, Eylül 2022.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

