Kemal Okuyan: İnsanlık kırılma anına yaklaşıyor, bundan kaçış yok

"Bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olabilirdik. İnsanlık, yine bugün emperyalizme son ve öldürücü darbeyi vuruyor olabilirdi. O hatalar yapılmasaydı." Kemal Okuyan ile son kitabı Devrimin Gölgesinde - Berlin Varşova Ankara 1920'yi konuştuk.
Hatice İkinci
Cuma, 20 Eylül 2019 10:19

Türkiye Komünist Partisi yüzüncü yaşına girdi. Çok büyük ve görkemli bir tarihtir sözü edilen. 100. yıla girmenin verdiği bu son derece mutlu yoğunluk, Pazartesi Söyleşilerimizin düzenini de etkiledi. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’la son yayımlanan kitabı hakkında söyleşimiz onun yoğunluğu arasında gecikerek tamamlandı. Anlayışınıza sığınıyoruz.

"Bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olabilirdik. İnsanlık, yine bugün emperyalizme son ve öldürücü darbeyi vuruyor olabilirdi. O hatalar yapılmasaydı." Geçtiğimiz yüzyılın başı, insanlık tarihi açısından büyük bir yol ayrımıdır. Bir yanda devrimler, diğer yanda ise içine “aklınıza gelebilecek her tür rezilliği sığdıran” kapitalizmi bugünlere taşıyan yol. O yıllarda kapitalizmi alt etmek adına insanlık, eline geçen büyük fırsat değerlendiremedi. Peki, neden?

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Yazılama Yayınevi’nden çıkan son kitabı “Devrimin Gölgesinde - Berlin Varşova Ankara 1920”de işte bu sorunun yanıtını arıyor. Okuyan, bizleri tam yüz yıl öncesine götürüyor ve Berlin, Varşova, Ankara üçgeninde devrimin büyük yenilgisinin nedenlerini sorguluyor. O günler için devrimcilerin en küçük bir gelişmeyi bile büyük bir dikkatle izledikleri, adeta devrimin gölgesi düşmüş bu üç şehirde devrim neden yenildi?

Kemal Okuyan ile son kitabı “Devrimin Gölgesinde - Berlin Varşova Ankara 1920”yi konuştuk.

Kitabının odağına 1920 yılını koymuşsun, nedir bu yılı bu kadar önemli kılan?

1920 yılı insanlık açısından çok karanlık bir dönemin hemen ertesine denk düşüyor. 1914-1918 yıllarındaki Birinci Dünya Savaşı, yalnızca milyonlarca insanın ölümü, sakat kalması, yerinden-yurdundan olması anlamına gelmedi. Emperyalizmin, dünyayı nasıl bir kan içiciliğe, barbarlığa taşıyabileceğini de gösterdi. Savaş iki emperyalist kamp arasında gerçekleşti, kim kazansa aynı barbarlığa imza atacaktı. İngiltere’nin başını çektiği blok kazandı ve öylesine karanlık bir dünya tasarladılar ki! Savaşın ardından çıkan iki anlaşma her şeyi özetliyor, Versay ve Sevr, izin verildiğinde emperyalizmin dünyada adaletin ve özgürlüğün kırıntısını bırakmayacağının kanıtıdır. 1920 yılı, işte buna izin verilemeyeceğinin gösterildiği bir dönemin en kritik yılıdır. Direnç ilk Rusya’da, henüz savaş sürerken 1917’de ortaya çıktı. Ve hızla yayıldı. Emperyalist dünya içindeki bir haksızlığı düzeltmek için değil, emperyalizmi, kapitalist sömürüyü topyekun ortadan kaldırmak için bir dünya hareketine dönüştü. 1920 yılı bu hareketin geleceğinin belirlendiği bir yıldır. Sovyet Rusya’da sınıfsız-sömürüsüz bir düzenin kuruluş süreci devam etti ama bu Almanya’ya, diğer Avrupa ülkelerine yayılamadı. Türkiye’de ise devrim tutundu, muzaffer oldu ama burjuva sınırlarda kaldı.

'BİR KIRILMA ANINA YAKLAŞIYOR İNSANLIK; BUNDAN KAÇIŞ YOK'

Bugün, 1920 benzeri bir kırılma anına yaklaştığımızı mı düşünüyorsun?

Şimdi insanlık 1920 uğrağında değil, daha çok 1914’e yaklaşıyoruz gibi geliyor bana. Emperyalist sistem muazzam bir krizin içinde debeleniyor, bir çıkış yok. Savaş tehlikesi var. Milyarlarca insan için hiçbir gelecek yok. Eğer 1914 yılında Avrupalı emekçiler, bu gidişatı görmezden gelen ve daha sonra bu gidişatın sorumluluğunu paylaşan sosyal demokrat liderlerin etkisinden kurtulsaydı, kendi geleceklerini ellerine alsalardı ne Birinci Dünya Savaşı bu kadar yıkıcı olabilir ne de kurtuluş sadece Rusya’yla sınırlı olurdu. Sonrasında 1920’de yine de bir fırsat vardı ama çeşitli nedenlerle insanlık sömürücü sınıfları elinden kaçırdı, şimdi bunun bedelini ödüyoruz. Düşünsenize, bitilebilirdi bu iş ve bugün eşitlik, bolluk, kardeşlik içinde yaşadığımız bir dünyamız olurdu. Oysa halimize bakın.

Yüz yıla faşizmi, İkinci Dünya Savaşı’nı, atom bombasıyla kitle kıyımlarını, bölgesel savaşları, çevre felaketlerini, ırkçılığı, kadın cinayetlerini, aklınıza gelebilecek her tür rezilliği sığdırdı kapitalizm. Evet bir kırılma anına yaklaşıyor insanlık; bundan kaçış yok. Ve birileri her şey güzel olacak diyor! Bu düzende hiçbir şey güzel olamaz, aldatmasınlar insanları. Bu düzende neler olabileceğinin kanıtıdır 20. Yüzyıl ve onun bakiyesi durumundaki 21. Yüzyıl. 1920 derslerini iyi çalışmalıyız diye düşünüyorum. Çünkü bu yakalayacağımız son fırsat olabilir.

'1920’DE EMPERYALİZMİ KURTARAN SOSYAL DEMOKRASİDİR'

Tam bunu soracaktım, Türkiye’de 31 Mart seçimlerinin öncesi ve sonrasında yaşananlar ve tüm bunların "AKP’ye karşı birleşik cephe" olarak sunulması örneğin… Kitabın yayımlanmasına ilişkin zamanlamada tüm bu tartışmaların etkisi oldu mu?

Bu kitap çok eski bir projeydi. Ancak sürekli araya başka şeyler girdiği gibi, kitaplar kitap doğurdu. “Devrim” olgusunun genel geçer mantığını ortaya koyan bir kitap hazırlarken, 1920 yılının ne kadar az tartışıldığını fark ettim ve bu konuda da bir kitap için çalışmaya karar verdim. Ancak son yaşananlar elbette kitabın içeriğini etkiledi.

Türkiye’de CHP’ye gönül veren çok sayıda dürüst yurtsever, devrimci insan var. Yanlış yapıyorlar. Bir de şöyle bir algı var; sosyal demokrasi iyi bir şeydir, CHP’yi gerçek sosyal demokrat parti haline getirmek gerek! Kitabımın bir kahramanı da “gerçek sosyal demokrasi”. Merak eden daha yakından bakar! 1920’de emperyalizmi Alman proletaryasının elinden alan, kurtaran sosyal demokrasidir. Ebert, Scheidemann ve diğerleri…

'BELKİ EMPERYALİZME SON VE ÖLDÜRÜCÜ DARBEYİ VURUYORDUK ŞU ANDA'

O zaman biraz daha açman için şöyle sorayım: 1918’de Almanya’da örgütlü bir Komünist Parti olsaydı, nasıl bir dünya şekillenirdi? Bunun emekçi halkın gündelik yaşantısına etkisi ne olurdu?

Almanya’da işçi sınıfı iktidara çok yaklaştı 1918 sonundan itibaren. Deyim yerindeyse, gitti-geldi. Rusya’dakine benzer özelliklerde bir komünist parti, o koşullarda iktidarı Alman generalleriyle ittifak halindeki sosyal demokrasiye bırakmazdı. Almanya’da sosyalizmin kuruluşuna başlanması demek, Avrupa’da ve dolayısıyla dünyada bütün dengelerin değişmesi gerek. Sovyetler Birliği ve Almanya’da başlayan değişimi kimse durduramazdı. Abartmıyorum. Arada zorlu mücadeleler devam ederdi ama emin olun yüz yıl sonra bugün dünya çok ama çok farklı olurdu, olumlu yönde. Belki emperyalizme son ve öldürücü darbeyi vuruyorduk şu anda.

Kitabında 1920 yılındaki Sovyet-Polonya Savaşı’na birkaç bölüm ayrılmış. Buradan hareketle genel bir soru yöneltmek istiyorum: Bir ülke bir diğer ülke ile savaşırken, ya da saldırı altında iken ulus karakterinin işin içine karışması engellenebilir bir şey midir?

İki kapitalist ülkenin birbiriyle savaşının özünde iki egemen sınıf arasındaki rekabet ve çelişki vardır. Ancak milyonlarca yoksula patronların çıkarları için birbirini boğazlama emri veremezsiniz. Ulusal çıkarlar, milliyetçi ideolojiler burada devreye girer ve bunun zemini zaten hazırdır. Bir ülkenin emperyalist işgale ya da saldırıya karşı savunulması sırasında, aynı zemin pozitif bir enerjiye kaynaklık eder. Birbirinden çok farklı özelliklere sahip olsalar da milliyetçilik de, yurtseverlik de o zeminde serpilip güçlenirler.

Bunlar çok karmaşık süreçler. Polonya ile Sovyet Rusya arasındaki savaş ise iki farklı toplumsal düzen arasındaki savaştı. Ve unutulmamalı, Polonya Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında dağılmaya başlayan Rus İmparatorluğu’nun parçasıydı. Polonya milliyetçiliğinin temelleri çok sağlam. Kızıl Ordu ise çok uluslu bir karaktere sahip ve sınıfsal yönü öne çıkan, işçilerin-köylülerin ordusu. Polonya ile savaşırken Rus milliyetçiliğinin Kızıl Ordu saflarında yer bulmasının büyük talihsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu savaş emek ile sermaye arasındaki mücadelenin en kritik noktası olan 1920 yılında gerçekleşti. Ve Rus milliyetçiliği, Kızıl Ordu’nun Varşova önlerinde temelde siyasi olduğunu düşündüğüm yenilgisinin nedenlerinden biridir.

'HAZIR OLMANIN YOLU HALK DALKAVUKLUĞUNDAN UZAK DURMAKTIR'

“Devrimle karşı devrimi temsil eden hareketlerin, ulus kavramı etrafında flört etmeleri, devrimciler için her zaman mayınlı bir tarlada dans etmek anlamına gelir” diyorsun. Bu hep böyle mi olur, belki de komünistler ortak mücadele içinde milliyetçileri dönüştürebilirler?

Komünistlerin milliyetçilikle şekillenmiş ya da onun etkisi altındaki emekçileri, mücadele içinde dönüştürmesi zorunluluktur. Bundan kaçılamaz. Ancak bu bir ittifak ya da eklemlenmeye dönüşmemeli. Milliyetçiliğin her türünden, altını çiziyorum her türünden uzak durulmasının zamanı gelmiş, geçmektedir. Bu anlamda 100 yıl öncesinden farklı bir dünyada yaşıyoruz. 

“Devrimci mücadelenin en önemli ilkelerinden biri emekçi ruh halini hissetmek, ona teslim olmaksızın o ruh haline yabancılaşmamaktır.” Çok ince bir dengeden söz ediyorsun, ülke gerçeklerine bağlı kalarak bugün bu dengeyi kurmanın olanakları var mıdır sence?

Emekçi halkın ruh haline rağmen hiçbir şey yapamazsınız. Çok basit söyleyecek olursak, kitlelerin çoğunluğu bir düzen değişikliği ihtiyacı duymuyorsa, şu ya da bu yöntemle düzeni değiştiremezsiniz. Bunu bir veri olarak alacaksınız. Ancak, buradan hareketle düzen değişikliği hedefinden vazgeçer ya da ertelerseniz iki nedenle hata yaparsınız. Birincisi, zaten kitleleri düzen değişikliği yönünde ikna etmekle, hareket ettirmekle, örgütlemekle yükümlüdür devrimciler. Bundan vazgeçmek geniş yığınları karanlığa teslim etmektir. İkincisi kitlelerin ruh halinde bazen birkaç günde inanılmaz radikal değişiklikler olur. Buna hazır olmanın yolu, ortalamacılıktan ve halk dalkavukluğundan uzak durmaktır.

Çok kısa sürede ve büyük bir ilgiyle okudum kitabını, kutlarım. Yeni kitap çalışmaları var mı sırada?

"Kendime zaman ayırayım, kitap yazayım" böyle bir lüksüm yok. Partide yapmamız gerekenlerden vakit çalarak kitap yazamayız. Kuşkusuz kitap da mücadelenin bir parçası ancak yine de kitap yazmakta “bireysel” bir yan var. Bunun dışında zaten her birimiz sorumluluklarımız icabı yazılar, raporlar, genelgeler, açıklamalar, bildiriler yazıyoruz ya da onlara katkı koyuyoruz. Dolayısıyla kafamdaki bazı kitapların ne zaman tamamlanacağını bilmiyorum. Öte yandan kolektif mücadelemizin gereksinimi olduğunu düşündüğümüz ve Devrimin Gölgesinde’nin devamı olan Ülkeyi Devrimle Buluşturmak’ı kısa sürede baskıya vermeyi planlıyoruz.